“Hastalık sadece bedeni değil, ruhun yalnızlığını da sınar.”
Hastalık, çoğu zaman yalnızca bir beden meselesi sanılır. Oysa insan hasta olduğunda fark eder ki, aslında en çok ruhu da sınanır. Ateş yükseldiğinde, boğazda bir sızı belirdiğinde, eklemler ağırlaştığında insan yalnızca biyolojik bir rahatsızlık yaşamaz; aynı zamanda ruhunun en karanlık odalarına doğru bir yolculuğa çıkar.
Normalde günün telaşında unuttuğumuz bedenimiz, birden bütün ağırlığıyla karşımıza dikilir. Her yudum su, boğazımızdan geçerken farkına varmadığımız bir mucizeye dönüşür. Baş ağrısı, en küçük ışığı bile hançer gibi saplarken, aslında şunu fısıldar: “Ben de buradayım, benimle ilgilen.” O an anlarız ki beden, yalnızca bize hizmet eden bir araç değil; kimi zaman bize ayna tutan, bizi bize hatırlatan sadık bir dosttur.
Ama hastalık, sadece bedenle yüzleşmek değildir. Hastalık, aynı zamanda yalnızlıkla baş başa kalmaktır. Gecenin en ıssız saatinde öksürükle uyanırsın; odanın sessizliğinde kendi nefesinden başka hiçbir sese kulak veremezsin. Yastığın gölgeleri uzar, tavandaki ışık sızıntısı birdenbire büyür, boş bardağın sessizliği kulaklarında uğuldar. İşte o anda, aslında sadece ateşinle değil, yalnızlığınla da mücadele ettiğini fark edersin.
Bir doktorun reçetesi, eczaneden aldığın ilaçlar, antibiyotiklerin şeffaf kartelaları… Hepsi bedenine yöneliktir. Oysa ruhunun boşluğunu dolduracak bir ilaç yoktur. Termometre ateşini ölçer ama içindeki o görünmez ıssızlığı ölçecek bir cihaz hâlâ icat edilmemiştir.
İşte tam da bu yüzden, hastalık zamanlarında insan en çıplak hâliyle kendisiyle tanışır. Güçlü görünmeye çalıştığın bütün maskeler düşer. Ne kadar dirayetli, ne kadar sabırlı, ne kadar “dayanıklı” olduğuna inansan da, bir anda güçsüzlüğün sarmalına yakalanırsın. Ve belki de en büyük ders, burada gizlidir: Asıl iyileşme, antibiyotiğin mikrobu öldürmesinde değil, insanın kendi kırılganlığını kabullenmesinde başlar.
Bu kabulleniş, bir çeşit sessiz şifadır. Çünkü yalnız kaldığında, kendi içindeki boşluğa bakmayı öğrenirsin. Kimi zaman geçmiş kayıpların belirir: giden dostların, yitirilen sevgiler, toprağa emanet ettiğin canların… Onların eksikliği, ateşinle birlikte yükselir. Kimi zaman da geleceğe dair belirsizlikler, yarınların kaygısı seni yoklar. Böylece hasta yatağı, yalnızca bir dinlenme alanı değil; ruhunun defterini açtığı, uzun zamandır yazılmamış satırların kendiliğinden belirdiği bir masaya dönüşür.
Fakat tüm bu karanlığın içinde bir başka gerçek daha vardır: Şefkatin iyileştirici gücü. İnsanın kendi kendine bile göstereceği şefkat, çoğu zaman en etkili ilaçtır. Bir dostun telefonla “Geçmiş olsun” demesi, küçük bir köpeğin sessizce yanına kıvrılması, bir bardak çayın sıcaklığı… Bunlar, reçetelerde yazmayan ama insanı ayağa kaldıran tedavilerdir. Bazen tek başına bile olsan, kendi kendine söylediğin küçücük bir cümle bile şifaya dönüşür: “Geçecek.”
Evet, hastalık geçer, beden iyileşir. Ama o yalnızlığın bıraktığı iz kolay kolay silinmez. Belki de bu yüzden, sağlıklıyken bile kendimize daha çok şefkat borçluyuz. Çünkü aslında her gün, içimizde gizli bir yalnızlık taşıyoruz. Bazen bastırıyoruz, bazen unutuyoruz ama ateş yükseldiğinde, beden zayıf düştüğünde o yalnızlık yeniden yüzeye çıkıyor.
Şunu kabul etmek gerek: İnsan her ne kadar kalabalıklar içinde yaşasa da, en temel deneyimlerini hep tek başına yaşar. Doğmak, sevmek, acı çekmek, hastalanmak ve ölmek… Bunların hepsi en özünde bireysel yolculuklardır. Hastalık, işte bu gerçeği hatırlatan sessiz bir öğretmendir.
Belki de bu yüzden, sağlıklıyken yapmamız gereken şey sadece hızlı koşmak değil; arada durup nefes almak, bedenimizi dinlemek, ruhumuza dokunmaktır. Çünkü en zorlu gecelerde anlıyoruz ki, iyileşmek için antibiyotikler kadar, kalpten bir dokunuşa da ihtiyacımız var.
Her daim kendi içimizdeki şefkati hatırlayabilmek ve kalbimizin yanı başında atan dost yürekleri hissedebilmek temennisiyle,
Sağlıcakla, şefkatle ve dostça kalın.












Çok güzel bir yazı olmuş kalemine sağlık hocam