Bir pencere pervazına sığmayan nice kalabalıklar aşındırıyor her gün kaldırımları. Saatler, takvimlere yetişmeye çalışırken alelacele sıradanlaşıyor ilişkiler. Şehrin gürültüsünün ortasında, bir gülümsemeyle boy veren merhabalar yavaşça dibe çekiliyor. Ve gün ışığını yeniden hatırlamayı bekleyen ruhlar, sessizliklerini korumaya devam ediyor.
Dünyanın bu kadar telaşesinin ortasında, biz nasıl bu kadar sessiz kalabildik?
Artık kimsenin suskunluğu huzurdan değil; çoğunun sessizliği, içten içe yanan bir yorgunluğun yankısı. Ruhlar, görünmez bir ağırlık taşıyor omuzlarında; ne tam tükeniyorlar ne de gerçekten dinlenebiliyorlar. Bir yanda hep daha fazlasını isteyen bir dünya, diğer yanda içimizde giderek küçülen bir “ben”. Ekran ışıklarının ardında parlayan yüzler, içsel karanlığını gizlemeye çalışıyor. Konuşuyoruz, ama kimse kimseyi duymuyor; dinliyor gibi yapıyor, hissetmiyoruz. Sanki hepimiz birer sessizlik provasında, sahneye çıkmak için sıra bekliyoruz.
İnsan ilişkilerinin dili de değişti. Artık kelimeler, duygulardan önce geliyor; çoğu zaman da onları bastırıyor. “İyiyim” kelimesi, yüzyılın en büyük yalanı haline geldi. Herkes bir şekilde ayakta kalmaya, bir şekilde görünür olmaya çalışıyor. Ama görünürlük arttıkça, görünmeyen taraflarımız daha çok kararıyor. Paylaşımlar çoğalıyor, samimiyet eksiliyor. Bir zamanlar göz göze anlatılan duygular, şimdi emojilere sıkışıyor; seslerin yerini bildirim sesleri alıyor.
Ve bütün bu gürültünün ortasında, insan kendi iç sesini kaybediyor. Ruh, artık fısıldayarak bile duyuramaz hale geliyor kendini. Belki de en çok bu yüzden yorgunuz; çalışmaktan, yaşamaktan, sevmekten değil… Kendimizi duymamaktan. Her gün biraz daha uzaklaşıyoruz içimizdeki sükûnetten, o eski sabırdan, sessizliğin tedavi eden yanından. Kalabalıkların ortasında içe kapanan bu çağda, sessizliğin bir kaçış olmadığını, bir sığınağı yeşertmenin en şefkatli hali olduğunu anlamak herkese nasip olmuyor artık.
Ben bazen kendi sessizliğime dönüyorum. Kalabalıklardan, gürültülerden, bitmeyen konuşmalardan arda kalan o küçük sessizliğe... Orada kimse yok, sadece kalbimin nabzı ve kendi sesim. O sessizlikte anlıyorum ki yorgunluk, hep dış dünyanın yükünden değil; bazen kendimizi taşıyamamaktan geliyor. Bazen başkalarını anlamaya çalışırken kendimizi duymayı unutuyoruz. Ve sonra bir sabah, aynada yorgun ama hâlâ umutlu bir yüz görüyorsun.
Gözlerinin kenarındaki çizgiler bile bir hikâyeye dönüşüyor: yaşanmışlığın sessiz bir hatırası.
Belki de ruhlarımızın sessizliği, pes ediş değil; yeniden başlama biçimidir. Biraz durmak, biraz soluklanmak, biraz kendine yaklaşmaktır. Çünkü dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, insan en çok kendi içindeki sessizlikte iyileşir. Ben o sessizliği artık bir eksiklik değil, bir armağan gibi taşıyorum. Kimi gün susarak, kimi gün yazarak, ama hep hissederek…
Yorgun ruhların sessizliği, belki de hayatın bize söylediği en derin şeydir:
Dur, dinle, içinden geçen sesi duy. Peki ya siz yorgun ruhunuzun sesini duyabiliyor musunuz?









