Bugün ülkemizde birçok kurumda ve siyasi oluşumda, akılalmaz bir tutarsızlık salgınına tanık oluyoruz. Partilerin birbirlerinden "adam ayartmasını" artık kanıksar hale geldik. Kuşkusuz bu yozlaşmanın sosyolojik, ideolojik ve ekonomik binbir türlü sebebi vardır. Ancak sebep ne olursa olsun, bu tablonun toplumda yarattığı güvensizlik; hem fikir namusunu hem de siyaset anlayışını bir "kadavra" haline getiriyor.
Açık konuşalım: Mazideki "politika fırıldaklarını" onaylamadığım gibi, günümüzdeki siyasi devşirmeleri ve döneklikleri de asla doğru bulmuyor, sindiremiyorum. Bir siyasetçi, seçmenin karşısına hangi partinin adayı olarak çıkıyor ve kimin adına oy isteyip kazanıyorsa, o iradeye sadakat göstermekle mükelleftir.
Bir Parça Ekmek mi, Döner Bir Koltuk mu?
Her birey hayatı boyunca sayısız sınavdan geçer; ama en çetini karakter ve ahlak sınavıdır. Ne diyordu üstat Neyzen Tevfik:
"Geldik cihana, ne işledik, ne gördük?
Bir kuru kavga, bir boş heves sürdük.
İnsan diye geldik, hayvanca yaşadık,
Bir parça ekmek için ne taklalar attık!"
Siz isterseniz o "bir parça ekmek" yerine; döner bir koltuk, kallavi bir maaş, ömür boyu emeklilik veya sınırsız tahakküm koyun. Ama rica ediyorum; bu pazarlığın adını "dava veya hizmet aşkı" koymayın, midem bulanıyor!
Omurgası olmayanın, sözünde durmayanın, bindiği arabaya göre türkü çığıranın davası mı olur? Olsa da buna kim inanır? Rahmetli Rauf Denktaş’ın şu sözleri her şeyi özetliyor: "Hayatta hiçbir zaman yalpalamayacaksın; her dönemin adamı değil, her dönem adam olacaksın."
Siyasi Transfer Pazarı ve "Baba Ocağı" Masalları
Transfer pazarındaki örnekler saymakla bitmiyor. Seçimin üzerinden henüz üç ay geçmişken, kazandığı partiyi bırakıp diğerine geçen belediye başkanı, "Baba ocağına döndüm" diyebiliyor. Peki, hani oy namustu? Hani emek kutsaldı? O parti teşkilatının, gece gündüz demeden çalışan üyelerin maddi-manevi emekleri ne olacak?
Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig’de şöyle der: "Başkasının emeğini takdir etmeyen kişi tam anlamı ile bir öküzdür. Yürü insanlık yap; insanlara karşı insanlık yap." Keşke bu eser, siyasetçilerimizin başucu kitabı olsaydı.
Bugün Keçiören’den Aydın’a, Mersin’den Ankara’ya kadar uzanan bu "dayanılmaz hafiflik" hali, siyaseti tam bir mizah malzemesine dönüştürmüş durumda. Dün sövdüğüne bugün methiye düzenler, Başkomutanı şapkasız selamlayıp rozet takanlar... Ve en acısı da partizanların tavrı: "Bizim partiye gelirse hak, bizden giderse nâ-hak! Bize gelirse alkış, başkasına giderse alçak!"
Biz Bu Demokrasiye Layık Değil miyiz?
Can Yücel ne güzel söylemiş: "Ah be dünya! Sen dönüyorsun onu anladık da bu insanlar senden hızlı dönüyor, hem de ortada hiçbir yörünge yokken."
Ben bir seçmenim. Beni partilerin amblemi değil, kişilerin "kişiliği" ilgilendiriyor. Ve sormadan edemiyorum: Neden gelişmiş ülkelerin hiçbirinde bu denli fütursuz bir transfer pazarı, bu denli büyük bir seçmene ihanet yaşanmıyor?
Sahi dostlar; biz mi demokrasiyi içselleştiremedik, yoksa biz mi demokrasiye layık değiliz?











