Tüm insanlığa, hakkı hukuku, adaleti, doğru yolu, nizamı ve mutluluğu , barışı getirebilmek ve öğretebilmek için gelmiş Yüce İslam, Allah- Din arasındaki inanç manzumelerinin bütünüdür.
Bu inanç sisteminde, kişiye göre tercih ve seçim hakkı bulunmaz. İslamın popülürleğini yitirip, cazibesini kaybedişi, ahlaki değerlerden ve insani değerlerden uzaklaştırılmış gibi ona mal edilen olumsuz imalar, İslam davası adına iş başına gelip te, tam tersi işler yapanlar eliyle olmuştur. Zaten başka türlü olması da mümkün değildir.
Dinin ürettiği ahlaki değerler unutulmuş, umarsanmaz olmuş, günlük şekli ibadetlere indirgenerek içi boşaltılmıştır. Bu hale getirilmiş bir din ahlak üretir mi?
İçinde yüksek ahlaki kurallar ve hazineleri taşıyan dinimizin gelinen noktada insanlık alemine örnek olacak değerleri bir, bir yozlaştırılmıştır.
Değerlerini ve hedefini oluşturan Kur’an ın yüksek ahlakı, bizzat sermayesi dincilik olan din tüccarları eliyle, heyecanını, coşkusunu ve ruhunu yitirmeye başlamıştır.
Kimse birbirini kandırmasın.
‘’…Bir tek hurmayla beslenen, karnına açlıktan taş bağlayan ümmetin Peygamberinden ve yamalı cübbe giyen…’’
Hz. Ömer’in menkıbeleriyle insanları kandırıp, kendileri için yaptırdıkları katlarda, villalarda yaşayan, sonradan türeyen, sonradan görme sözde dindar geçinen sınıfın hangi yaşantısını din adına halk örnek alacak ve İslam adına referans kabul edecektir?
Yok "fakirler cennete, zenginlerden 500 sene önce cennete gireceklermiş" diye fakirliği öve , öve bitiremeyenlere; o zaman madem ki fakirlik bu kadar sevap ve muteberse sorarlar adama.
"...Yer değiştirin de siz cennete 500 sene daha önce girin diye sorulması gerekir!."
Dinin yüce değerleri, böylesine hafife indirgeyerek inanç empoze edilemez.
Bugün olmazsa, yarın mutlaka sorgulanır bu anlatım tarzı!..
Elde Kur'an, dilde yalan ile insanları çarpmak en büyük riyakarlık, ahlaksızlık ve sahtekarlıktır...
☆☆☆
İhalelere fesat karıştıranlar, işlerden komisyon alanlar, çoluk çocuklarını, yakın akrabalarını, hısımlarını ehil ve layık olmadıkları makamlara getirenler, yazılı sınavlarda en yüksek başarı gösteren halkın çocuklarını, mülakat sınavlarında eleyenlerin din ve ahlak adına daha da söz hakları inandırıcı olamaz...
Hiç bir iş yapmadıkları halde aydan aya bankamatikten maaş çekenler, emanetlere ihanet edenler, hak hukuk, adalet gözetmeyenlerin veya kimler olursa olsun söylemleri ile icraat ve davranışları sorgulandığında, şu anda yaşanılan dinin Müslümanlıkla ve dindarlıkla ilgisinin olmadığı görülmektedir.
Müslümanların şeyh, şıh ya da siyasi liderlere tapan putperest oldukları görülmektedir.
Toplumda dindarların da yolsuzluk, hırsızlık, haksızlık yapmayacağı inancını bilhassa son yirmi yıldaki muhafazakar iktidarlar eliyle yıkılmıştır.
Yani Taha Akyol’un deyimiyle ‘’AHLAKSIZ DİNDARLIK’’ diye gözlenen her türlü davranış bozuklukları ve sapmalar bu dönemde salgın hastalık gibi yaygınlaşmıştır.
Kimse siyaset yapmak için yazdığımızı zannetmesin. Siyasetten elimizi, ayağımızı çektik çok şükür. Bir gerçeğin tespitidir bu. Dinimize ve dindar vatandaşlarımıza en büyük zararı AKP vermiştir.
Artık geldiğimiz noktada hiç kimse dindarlara güvenemez olmuştur. Yani yüce İslam’ın ahlak anlayışı bunlar vasıtasıyla tarümar edilmiştir!..
Görünen köy kılavuz istemez. Teşbihte hata olmazsa; Ülkemizde ki Müslüman dindar kitlenin iman anlayışları ve barometre parametreleri, ekonomik endeksli olduğu görülmektedir.
Para, maddiyat ve menfaat gibi cüzdanlarda taşınan bir Tanrı anlayışı ve olgusu gelişmiştir!.. Şimdi sen kimsin de insanların iman dereceleri hakında laf söyleyebiliyorsun diye düşünenler olabilir.
Biz zarfın içindeki mazruftan değil, zahiren görünen zarftan bahsediyoruz. Çoğu zaman da her zarf içindekini yansıtır. Tabi ki en iyisini Allah ( CC) bilir.
Bir şeyin çürümesi içerden tahribatla mümkündür. İslam’ın uygarlık yarışından çekilmesi başlı başına bugünün sorunu değil, yüzyıllar öncesinden gelen , hurafi düşüncelerin yayılmasıyla, müspet ilimlerin bilim yuvalarından günahtır diye çekilmesiyle başladığı çok kişilerce yazılmıştır.
Burada bilinen şeyleri tekrara girmek istemiyoruz. İslam’ın aydınlık çağı, yerini karanlığa bırakalı belki beş asır oldu.
Artık İslam dünyasının insanlık adına ürettiği hiçbir teknolojik gelişme, buluş, ürettiği bir ahlak anlayışı da yoktur. Tek, tük kendi çabalarıyla Avrupa Üniversitelerinde buluş yapan ilim adamlarımız şüphesiz vardır.
Fakat bu değerlerimiz de beyin göçüyle kaptırılmıştır. İslam dünyası bugün, Batı uygarlığından 500 yıl geriden takip etmektedir. Hamasi düşünceleri bırakıp kabul edelim artık…
***
Şimdi konumuzun felsefeyle ilgisine bakalım:
İnancın dini boyutunda, ya inanırsın, ya da inanmazsın. Bunun ortası olmaz, seçimi olmaz...
Felsefe boyutunda ise; ‘’Bana göre, sana göre’’ olan yorum farkları olabilir . Ama muhtevanın özünü inkar dairesinde eleştirel düşünce bir hak olarak değil, inkar mahiyetini alırsa, yargılama olur.
Dinin yargılanması şüphecilik kavramını çağrıştırdığında felsefenin konusunu içerir. Her felsefi düşünce dinlere karşı gelmek değildir. Felsefe araştırmaktır. Yok oluşun varlığını simgeleyerek gerçeği bulmak çabasındadır.
AHLAK İLE FELSEFENİN İLGİSİ
Ahlak ile felsefi düşünce arasındaki ilişki, insanın nasıl yaşamalıyım sorusuna aradığı cevapların temelini de oluşturur. Ahlaki düşüncenin konusu, doğruyu yanlışı ayırt etmek, iyi- kötü, erdemli- erdemsiz olma gibi değerleri içerir.
Felsefe ise bu değerleri tümden sorgular. Temellendirir ve anlamak için uğraşır. O halde diyebiliriz ki, ahlak kavramı yaşanılan şeylerdir. Felsefe ise bu yaşanılan şey ve davranışların sorgulanması faaliyeti olarak tanımlanabilir.
Aslında ahlak, felsefi düşüncenin de bir dalıdır. İyi nedir? Kötü nedir? Doğru davranışa nasıl ulaşılabilir? Ahlaki değerler evrensel midir? Yoksa toplumlara göre mi şekillenir ve değişir?
Toplumda ki olumsuz şiddet olaylarının temelinde değerlerin çürümesi ve ahlaki zafiyetlerin etkisi ne derecede etkili olmaktadır? Tüm bu soruların hepsi felsefidir ama konusu ahlaktır.
Her toplumda bir çok ve değişik ahlak kuralları mevcuttur. Ama bunların neden doğru, neden yanlış oldukları her zaman sorgulanmaz.
İşte burada felsefi düşünce devreye girer. Konuyu açarsak, birinin diğerine, ‘’Yalan söyleme’’ demesi bir erdem ve ahlaktır. Fakat ‘’Neden yalan söylememeliyim?’’ diye sorgulamak ise felsefedir.
Ünlü düşünür Aristoteles, kişinin erdemli olmasını, o kişinin amacına ulaşması olarak tanımlarken, İmmanuel Kant ise, Ahlak; evrensel kuraldır ve bu kurallara uymaktır demektedir.
Dolayısıyla felsefe sadece soyut düşünce olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda insan hayatına yön veren düşünceler bütünüdür. Düşüncenin temelinde ahlaki boyut yoksa, felsefe olmadan sorgulanamaz.
Taklit başkadır, ahlaki düşünce başkadır. İnsanın savunduğu ahlaki kuralın içi doldurulmaz ve körü, körüne yapılırsa o kural taklit kuraldır. Zaman içinde yozlaşarak, uygulanan olumsuz tavır ve davranışlar, her çeşit şiddet öğesi zaman içinde kanıksanarak bir tatmin aracına dönüşebilir.
Daha tutarlı bir davranışa yöneltebilmek için, yani var olan yanlışı ortaya çıkarmak için felsefenin eleştirisine ihtiyaç hasıl olur… Etle tırnak gibi ahlak ve felsefi düşünce birbirini, tamamlaması gerekir.
DİN, AHLAK ARASINDAKİ İLİŞKİ
Bu ilişki hem toplumsal açıdan hem de felsefi açıdan araştırılması gereken bir konudur. Diyebiliriz ki din ve ahlak çoğu zaman iç içe geçmiş geçmiş gibi görünse de, tamamen aynı şey değildir.
Şu soruyu sorabiliriz. Acaba ahlaki değerlerin kaynağı din midir? Çoğu inanç sistemlerinde din, ahlakın temel kaynağıdır. İslamiyet de, Hristiyanlık da doğruyu, yanlışı, iyiyi ve kötüyü belirleyen kuralları koyar.
Din insanlara neyin iyi, kötü, doğru, yanlış sorularına cevap verir. İnsanların ihtiyaçlarını gidermek, yalan söylememek, kul hakkı yememek öğretileri bir çok ayeti kerimelerde yer alır.
Ahlakın güçlenmesinde ve devamlılık kazanmasında dini kurallar şüphesiz etkilidir. Din, ahlaki boyutun gelişmesinde vicdan ve inanç boyutu ile değer kazanır. Yani hesap verme düşüncesi, ahiret duygusu, kimse görmese ve bilmese de Tanrı bilir düşüncesi etki kazanır.
Yani din ile ahlak arasında güçlü bağlar vardır. Fakat bu bağlar tek yönlü değildir. Din, ahlaki duyguları şekillendirirken, ahlaki anlayış da dini değerlerin yorumlanma biçimi açısından önem kazanır.
İslam Peygamberi güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir. Ahlaki değerler ile din iç içedir. Kur’an da ahlak sadece ve nasihatler değildir.
İnsanın hem iç dünyasını hem de toplumsal ilişkilerini düzenleyen bir inanç sistemidir. Yani ahlakın tanımını, iman ile davranışların bütünlüğü olarak düşünebiliriz.
Bu cümleden olmak üzere:
Doğru ve dürüst olmak + Adaletli olmak + İyilik etmek ve merhametli olmak + Kul hakkı yememek. + emanet ihanet etmemek+ işi ehil olanlara vermek + adam kayırmamak ve haksızlık yapmamak + kibirden uzak olmak , tevazu sahibi ve alçak gönüllü olmak + Haksız kazanç ilişkisi içinde olmamak + fakir fukara ve garibanları gözetmek...
Buna benzer sayısız emir ve yasaklar, Kur’an’ın en çok vurguladığı ahlaki ilkeler arasında yer alır. İlahiyatçılar bu konuları bizden daha iyi bilirler…
Şimdi sorulacak soru şu:
DİN İNSANI DAHA DÜRÜST, DAHA ADALETLİ VE HAKKANİYETLİ YAPIYOR MU?
DİNDARLIK İLE AHLAK NEDEN BAZEN AYRIŞIR?..
Eğer yapmıyorsa, sorun nerede ve kimde, kopukluk nerede?
Bizce bu çok önemli konuyu biraz daha derinleştirerek SOSYOLOJİK VE PSİKOLOJİK AÇIDAN DA tahlil etmeye etmeye çalışalım:
Bunun ayrışmasının nedeni hem insan psikolojisi hem de sosyolojik toplum yapısıyla yakından ilgilidir.
PSİKOLOJİK OLARAK: Her kişinin gün içinde ve zaman içinde anlayış, değişkenlik ve haleti ruhiyesi farklıdır. Hatta bazen kişiler aynı zaman dilimi içinde dört mevsimi bir arada yaşadıkları zamanlar olur.
Kişi bu zamanlar içinde kendisini ahlaklı ve dindar olarak tanımlasa da; davranışları ile düşüncesi çelişiyorsa, böyle durumlarda kendisine en yakın ve en kolay olanı seçme eğiliminde olur. Yani bir başka tanımla, davranışlarını değil, düşüncesini değiştirmeyi tercih eder.
Psikolojide ki savunma mekanizmaları devreye girer. Bu durumlarda denetim olmazsa, ahlak da zayıflar. Yani görünürdeki dindarlık ile gerçek davranışlar farklılaşır.
Daha açık ifadeyle kişi iyi olduğu niçin değil de; ‘’ günahtan korktuğu veya cezalandırmaktan korktuğu’’ için o eylemden vazgeçer. Yaptığı eylemin müeyyidesi ceza olmasaydı, ahlaki olmasa da içten gelen savunma mekanizması; ‘’ canım bir defadan bir şey olmaz’’ duygusu önlenemez bir hal alır.
Kişi ibadet, sadaka gibi iyi davranışları yaptıktan sonra kendisinde zuhur eden bazı hataları meşru ve affedilir görmeye başlar. Yani geliştirdiği mantık şudur:
Ben zaten insan olarak iyiyim, arada bir biraz hata ve yanlış yapsam da sorun değil. Allah affedicidir, tevbe kapısı nasıl olsa açık. Bir başka tabirle dindarlığın ve geliştirdiği savunma paradoksu ahlaki gevşemeye zemin hazırlaması olarak görülür…
SOSYOLOJİK DÜZENDE AYRIŞMANIN ETKİLERİ DAHA MI ÇOK HİSSEDİLİR?
Kişinin toplumda itibar kazanmak ve kendini kabul ettirme isteği, statü ve mevki kazanma isteği, güçlü görünme isteği ayrışmayı tetikleyen en büyük etkenlerdir. Ekonomik baskılar, rekabet ilişkileri, çıkar ilişkileri gibi nedenlerle kişiler dindar olabilir, dine , tanrıya, ahlak değerlere inanır fakat uygulayamaz.
Toplumdaki en büyük çürümeler bu şekilde başlar. Görünürde ahlak uygulanır ama hakikatte ise kurallar esnetilmiştir. Herkes yapıyor, ben de yapsam ne olur ki! Böylece kişisel ahlak, toplumdaki kokuşmuş yozlaşmaya uyum sağlamaya başlar.
Eğer din - ahlak ilişkisi sadece dine indirgenirse daha başka sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Yani bu sefer; dindar olmayanlar, ahlaksız gibi algılanır.
Halbuki ahlak olgusu, adaletli, olma, vicdanlı olma, empati yapabilme gibi , dindar kişilerdeki duyguları da kapsadığından, ahlakın içeriğini zayıflatmaya çağrışım yapar.
Konuyu teorik olarak hasbel kadar açıklamaya çalıştık. Esas günümüz toplumuyla örneklemek uzun ve çok yer alacağından şimdilik burada bırakmak zorundayım…











