(Birinci mektubumuzda değerli öğrencimizin adını İsmail kabul edelim demiş ve bu sebeple üçüncü ve şimdilik sonlandırdığımız üçüncü mektubumuzu da o minval üzere kaleme alıyoruz.)
Değerli öğrencim, “Hocam sen de mi?” şeklindeki yorumuna, sana değer verdiğim için uzunca bir zaman ayırarak; belgeleri, bilgileri ve gerekçelerimi kaleme almaya çalıştım. Yaşadım, muhatap oldum, araştırdım ve sana gerçekleri yazıyorum.Bu mektubum sana yazdığım üçüncü ve son mektuptur. Mektuplarım birbirlerinin devamıdır..
Tekin'in MEB Müsteşarlığı Dönemi ve Yönetici Tasfiyeleri
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı görevine 28 Mayıs 2013 tarihinde getirilerek, bakanlıkta o güne dek tarihte görülmemiş bir kıyımı düzene koymak ve ayarlamak üzere atanmıştır. Çünkü 2014 yılının başlarında iktidar, Fethullah Gülen'le henüz yan yana yürüdüğü ve "Ne istediniz de vermedik?" denilen dönemin ardından, MEB’teki yöneticileri görevden almak istiyordu.
O dönem Eğitim Bir-Sen Federasyonu ve Memur-Sen Konfederasyonu Genel Başkanı olan Ahmet Gündoğdu, Erdoğan’a MEB’teki yöneticilerin çoğunun Türk Eğitim-Senli olduğunu, yapılan sınavlarda kendi sendika mensuplarının başarılı olamadığını söyleyerek Türk Eğitim-Senlilerin, yani Türk milliyetçilerinin önünün kesilmesini talep etmiş; o zamanın Başbakanı Erdoğan da bunu kabul etmişti.
Dönemin müsteşarı, şimdiki bakan Yusuf Tekin, Eğitim Bir-Sen Başkanı Ahmet Gündoğdu ile el ele vererek bu kıyım için hukuki altyapısı zayıf mevzuatlar hazırladılar. Hazırladıkları Kanun Hükmünde Kararnameyi (KHK) TBMM’den çıkartarak, önce 1706 tane iktidar ve Eğitim Bir-Sen yanlısı şube müdürü ataması yaptılar. Türkiye’deki Milli Görüş kökenli, AK Partili ve fanatik Eğitim Bir-Senli olmayan bütün bakanlık idari kadrolarını; il müdürleri ile müdür yardımcılarını ve ilçe müdürlerini, liyakat sahibi olup olmadıklarına bakmaksızın görevden alarak yerlerine yukarıda bahsettiğim profildeki kişileri getirdiler.
2014 Yönetmeliği ve Puanlama Hukuksuzluğu
Okul ve kurum müdürlerinin sayısı çok fazla olduğundan ve bu tasfiye çok büyük bir toplumsal ses getireceğinden, bu işe bir kılıf bulmak amacıyla 10 Haziran 2014 tarihli ve 29026 sayılı Resmî Gazete’de "Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Görevlendirilmelerine İlişkin Yönetmelik"i yayınlattılar. Bu yönetmelik, baştan aşağı iktidar fanatiği olmayan yöneticileri tasfiye etmek amacıyla hazırlanmıştı. Yönetmeliğin EK-1 bölümünde bir değerlendirme formu yer alıyordu. Adaletsizliği ve hukuksuzluğu daha iyi anlayasın diye konuyu biraz açayım:
- İlçe Müdürü: 25 puan (25 kriter karşılığı)
- İnsan Kaynaklarından Sorumlu Şube Müdürü: 20 puan (20 kriter)
- Okuldan Sorumlu İlçe Şube Müdürü: 15 puan (15 kriter)
- Okuldaki en kıdemli ve en kıdemsiz öğretmenin değerlendirme ortalaması: 10 puan (20 kriter)
- Öğretmenler kurulundan seçilecek iki öğretmenin değerlendirme ortalaması: 10 puan (20 kriter)
- Okul-Aile Birliği başkanı ve başkan yardımcısı değerlendirme ortalaması: 10 puan (10 kriter)
- Öğrenci meclis başkanının değerlendirmesi: 10 puan (10 kriter)
Şube müdürleri ve ilçe müdürleri yeni atandıklarından, mevcut okul müdürlerini tanımıyorlardı; tanısalar bile formdaki 60 kriteri bilmeleri mümkün değildi. Üç kişilik ilçe komisyonunun verdiği puan toplamı 60 iken; okul müdürüyle devamlı yan yana çalışan, onu en iyi tanıyan 4 öğretmenin verdiği puan 20, müdürü en iyi tanıyan okul-aile birliğindeki iki kişinin verdiği puan 10, öğrenci temsilcisinin verdiği puan ise 10'du.
Yani okul müdürüyle iç içe olan ve okul yönetiminden doğrudan etkilenen, her gün okulda bulunan 7 kişi toplamda en fazla 40 puan verebiliyorken; okul müdürünün yaptığı işten doğrudan etkilenmeyen, okula uzak olan ve hatta müdürü hiç tanımayan ilçe müdürü ile iki şube müdürü (toplam 3 kişi) 60 puan verebiliyordu. Bir okul müdürünün görevine devam edebilmesi için ise en az 70 puan alması gerekiyordu.
Üsküdar'da Yaşadığım Hak Gaspı
Bu genel bilgiden sonra bana yapılanı kısaca anlatayım: 2014 yılının Nisan ayında, Üsküdar gibi kadim ve büyük bir ilçeye, hayatında bir gün dahi okul müdürlüğü yapmamış bir eğitimci ilçe müdürü olarak atandı. Kendisi sadece Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı üyesi olduğu için bu göreve getirilmişti. Hiçbir okul müdürlüğü tecrübesi olmadığı gibi benim okuluma da hiç gelmemişti; yaptığım hiçbir işten haberi yoktu.
Oysa ben İstanbul’da çok güzel, çok başarılı bir okulda okul müdürüydüm. Birçok başarılı öğrenci yetiştirmiştim ve her veli çocuğunu benim okulumuza kaydettirmek için araya birilerini koymaya çalışıyordu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve dönemin İstanbul Valisi gibi daha aklıma gelmeyen birçok bürokrat, özel kalem müdürleri vasıtasıyla bizzat beni aratarak isimlerini verdikleri öğrencileri okula almamı rica ediyorlardı.
Beni değerlendirecek olan şube müdürü ise Mayıs 2014’te atanmış, hiç okul müdürlüğü yapmamış genç bir çocuktu; kendisiyle hiç yan yana gelmemiştik. Diğer değerlendirmeci şube müdürü de Mayıs 2014'te atandıktan sonra izin ve rapor aldığı için kendisiyle hiç görüşmediğimiz gibi telefonla dahi konuşmamıştık.
2014 yılının Ağustos ayında, okul ekibinin değerlendirmelerinden tam puan almama rağmen (çünkü hem çok seviliyordum hem de çok başarılı bir okul müdürüydüm), Allah’tan ve kul hakkı yemekten korkmayan ilçe ekibi bana barajı geçecek yeterli puanı vermedi. Neden vermedi? Çünkü ben ülkücüydüm ve Türk Eğitim-Senliydim.
Bir Eğitimci Olarak Mesleki Geçmişim
İsmail; ben 2002 yılında Milli Eğitim Bakanlığında yeniden yapılanma çalışması yürütülürken, okul müdürlüğü yaptığım Beykoz ilçesinde, Ankara’ya gönderilmek üzere Beykoz İlçe Müdürlüğü ve İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünü temsilen 90 sayfaya yakın yeni bir yapılanma modeli sunmuş bir insanım. Yine Özel Eğitim İstanbul İl Kurulu üyeliğim sırasında, özel alt sınıfların her okulda açılmasını teklif etmiştim. Bu teklifim uygun görülerek önce İstanbul'da bir yıl denendi; verim alınınca da tüm Türkiye’de uygulanması için bakanlığa teklif edilmesine karar verildi. Bir yıl uygulandı, bakanlığa sunuldu ve bakanlık tarafından kabul edildi.
Bunun ötesinde, 7 yıl boyunca öğretmen olacağım diye öğretmen okulunda okudum. 4 yıl eğitim fakültesinde eğitim gördüm, 4 yıl da tezli yüksek lisans yaptım. 22 yıl boyunca velilerin ve öğretmen arkadaşların ezici çoğunluğunun takdir ettiği bir okul müdürlüğü yürüttüm. Hizmet içi eğitim faaliyetlerinde yöneticilik yaptım. Beykoz’da İlçe Milli Eğitim Komisyon Başkan Yardımcılığı (Komisyon başkanı ilçe müdürüydü) görevini üstlendim. Beykoz Kaymakamlığının açtığı OKS kursunun yönetim kurulu başkan yardımcılığını ve kurs müdürlüğünü yaptım.
Bir eğitimcinin meslek hayatında ancak bir kez alabileceği "Aylıkla Ödüllendirme" belgesini bizzat bakandan aldım. 4 tane takdir, 20'ye yakın teşekkür, sayısız başarı belgesi ile kurs ve seminer bitirme belgem var. Uluslararası sempozyum ve konferanslara hem konuşmacı hem de katılımcı olarak katıldım. 18 yıl boyunca yüksek sicil notundan dolayı ödüllendirildim.
Ancak adaletten ve insanlıktan sıyrılmış, inanç ve insani değerlerini bir partinin ya da sendikanın emrine vermiş, gönlü kara ve benim talebem dahi olamayacak kadar bilgisiz üç kişi, okul müdürlüğümü elimden aldı. 22 yıldan sonra beni yeniden öğretmenliğe döndürdüler.
Mahkeme Süreçleri ve Mülakat Tiyatrosu
Tüm Türkiye'de, 2014 yılının Mayıs ayında ve bir yıl sonra 2015 yılının Haziran ayında görevden alınan toplam okul müdürü sayısı 20.000’in üzerindedir. Yine 30.000’e yakın okul müdür yardımcısı ve müdür başyardımcısı görevlerinden alınmıştır. Benim gibi iktidar yanlısı Eğitim Bir-Sen militanı olmayan birçok insan görevden alınınca ailelerinde büyük huzursuzluklar yaşandı, yuvalar dağıldı. Bazı insanlar bu haksızlığı hazmedemeyerek intihar etti. Tanıdığım bir okul müdürü bu süreçte kanser olup vefat etti; bazıları ise çok başka sıkıntılar çekti.
Ben dahil, görevden alınanların kahir ekseriyeti yapılan bu işlemin kasıtlı ve hukuksuz olduğu gerekçesiyle idare mahkemelerinde davalar açtık ve bu davaları kazandık. Ancak aynı sitede oturduğumuz Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya bile sormadan hareket eden dönemin müsteşarı Yusuf Tekin (ki kendisi Türk tarihinin en büyük eğitim tasfiyesini yapan kişidir), bütün il ve ilçelere verdiği emirle, davayı kazananlara yeni bir komisyon değerlendirmesi yapılmasını ve barajı aşamayacak şekilde puan verilmesini istedi. Yapılan bu yeni değerlendirmede de bize yine düşük puanlar verdiler.
Halbuki mahkeme, yapılan değerlendirmenin hukuka uygun olmadığı ve hak gaspı içerdiği kararıyla bizi göreve iade etmişti. Hukuk gereği doğrudan görevimize iade edilmemiz gerekiyordu ancak senin Yusuf Tekin buna izin vermedi. Göreve iade kararlarının uygulanmamasına karşı da dava açtım ve yine kazanarak ikinci kez göreve iade kararı aldım.
Yusuf Tekin, mahkemelerin verdiği bu iptal kararlarını uygulamamak ve illere geri dönenleri iade etmemek için uyduruk mülakat komisyonları kurdurdu. Beni de ikinci kez göreve iade kararı aldığım için bu komisyona çağırdılar. Çağrı kağıdına, "Mahkeme beni görevime iade etti. Hukuken doğrudan görevime iade edilmeliyim. Haklarım saklı kalmak kaydıyla mülakata giriyorum" şerhini düşerek mülakat salonuna girdim.
Mülakattaki komisyon üyeleri henüz dünkü çocuklardı; yani Eğitim Bir-Sen marifetiyle şube müdürü yapılmış fanatik parti ve sendika mensuplarıydı. Mülakatta, yukarıda bahsettiğim yüksek lisans tezimde de işlediğim "Sendikalar" konusuyla ilgili bir soru çıktı. Kendilerine, "Bu konuda akademik çalışma yapan Türkiye'deki 6-7 kişiden birisiyim" diyerek soruyu eksiksiz cevapladım. Diğer iki soruya da doğru cevap vermeme rağmen "Cevap bu değil" dediler. O an çıldırdım:
"Ulan bana bakın, beni mahkeme göreve iade etti. Siz mülakat yapıyorsunuz. Ulan hepinizi okuturum ben! Utanmıyor musunuz? Allah’tan korkmuyor musunuz? Nasıl insansınız siz? Yazıklar olsun, bir insan bu kadar adaletsiz olur mu?" diyerek salonu terk ettim.
Yani kurt kuzuyu yemeyi kafaya koyduysa, suyun başında da olsa sonunda da olsa "suyu bulandırdın" diyordu. Kasıtlı olarak görevden alındığım okula benden sonra gelen müdürün döneminde, o okula gelebilmek için çırpınan velilerin eğitim kalitesinden ve okul idaresinden memnun kalmayarak çocuklarını başka okullara aldırdıklarını oradaki öğretmen arkadaşlarımdan çokça duydum.
Görevden alındıktan sonra yeni müdür atamalarına da başvurdum çünkü puanım çok yüksekti. 120.000 öğretmenin görev yaptığı İstanbul'da, bir müracaatta 40. sırada, ikinci müracaatta ise 4. sırada yer alacak kadar yüksek bir puanım vardı. Ama bu puanların hiçbir hükmü yoktu. Çünkü MEB’te "dediğim dedik" anlayışıyla hareket eden, bakanı bile dinlemeyen, hak hukuk tanımayan senin Yusuf Tekin’in vardı. Sorulan 4 soruyu da doğru cevapladım ancak Yusuf Tekin’in emri gereği Türk Eğitim-Senli hiçbir öğretmen tekrar müdürlüğe alınmadı. Son müracaatımda ise mülakatın sonucunu zaten tahmin ettiğim için mülakata girmedim.
Liyakat Örneği: Benim Yardımcımın Yükselişi
Değerli öğrencim, benim zamanında başmüdür yardımcılığıma getirdiğim kişi ise iki yıllık yüksekokul mezunuydu; daha sonra açık öğretimden eğitimini 4 yıla tamamlamıştı. Bu kişi, önce büyük bir ilçeye Fethullah Gülen kontenjanından ilçe müdürü yapıldı. Sonra il müdürü yapıldı. Daha sonra başka büyük bir ile il müdürü olarak atandı ve onun yönetimi ile denetiminde olan bir yurtta 12 öğrencimiz yanarak can verdi.
Bu feci olaydan sonra görevden alınması gerekirken adeta terfi ettirilerek müsteşar yardımcısı yapıldı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde müsteşarlık kaldırılınca Ankara İl Müdürü yapıldı, ardından oradan da alındı. Yusuf Tekin’in has adamı olduğu için, en son yine o çocukların can verdiği ilde tekrar il müdürü yapıldı. Neden mi? Çünkü oğlunun adını "Tayyip" koymuştu. Ahmet Gündoğdu’nun has adamıydı; Gündoğdu da Tekin’in has adamı olunca, o da otomatikman Tekin’in gözdesi oldu. Önceleri Fethullah Gülen ekibinin korumasındaydı, sonra Eğitim Bir-Sen ve AK Parti’nin koruması altına girdi.
Senin Mehmet Hocan ise; lisans eğitiminin üzerine yüksek lisans yapmasına, çok tutulan ve sevilen bir okul müdürü olmasına rağmen, eski yardımcısının müsteşar yardımcısı ve il müdürü yapıldığı bu Türkiye'de okul müdürlüğüne devam ettirilmedi. Senin Mehmet Hocan, 22 yıllık başarılı bir müdürken senin o övdüğün Yusuf Tekin onu öğretmenliğe döndürdü.
İktidar mensubu bakanların ve Yusuf Tekin’in dönemlerinde, her öğretmen katledildiğinde öğretmenler "can güvenliği istiyoruz" diye meydanlarda bağırırken, bunun gereğini yapmayan bakanları eleştirmek yanlış mıdır İsmail? Bakanların asli görevi, kendi bakanlıklarındaki problemleri çözmek değil midir? Problemleri çözmeyen, aksine gün geçtikçe daha da büyümesini seyreden bakanlara madalya mı takmalıydık?
Eğitimin başında olan kişinin bu zamana kadar gerekli önlemleri almaması nedeniyle insanlar öldüğü için, her demokratik ülkede olması gereken "istifa müessesesi" bizde işletilmedi. Bu duruma tepki gösteren iki insanın eleştirisini haklı bularak paylaşmamı garip karşılamana şaşırdım. Bu adamın nasıl profesör ve nasıl rektör yapıldığı gazetelerde boy boy haber olmadı mı? Bu adamın günahı çok büyüktür İsmail; bence o günaha sen de ortak olma derim.
Ülke Gündemine ve Yönetimine Dair Eleştiriler
Değerli öğrencim, "Yusuf Tekin böyle de diğerleri çok mu iyi?" diye sorulursa; hayır, onları da iyi görmüyorum derim. Mesela imar affı çıkartıldı; bunun sonucunda resmi açıklamalara göre 54.000 ölü, 107.000 ile 115.000 arasında yaralı var. Ama ortada ne istifa eden bir bakan var ne de sorumluluk üstlenen bir devlet yetkilisi. Yani bizde insan canı maalesef çok ucuz.
Daha neler gördük... "İslam güncellenmelidir", "Allah gibi adam" denildi. "Irak işgalinde ABD askerlerinin başarısı ve sağ salim ülkelerine dönmesi için dua ediyorum" denildi. "İsrail’in güvenliği bizim için çok değerlidir, bunun bozulmasına razı olmayız" denildi. "Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Biz Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eş başkanlarından biriyiz ve bu görevi yapıyoruz" açıklamaları yapıldı. İslam alemini yakıp yıkan Haçlı Seferleri'nin güya faydalarından bahsedenler oldu. Yahudi kuruluşlarından üstün cesaret madalyası alındı. Ege'deki 18 adamıza el konuldu. Mısır'a, Birleşik Arap Emirlikleri'ne, Suudi Arabistan'a racon kesildi, "Rabia"mız oldu ama sonra gidip o Rabia’nın katili dedikleriyle ve diğerleriyle el sıkışıldı. İsrail ablukasını delmek için yola çıkanlar şehit edilince, İsrail 20 milyon dolar tazminat verdikten sonra o gidenlere "Giderken bana mı sordunuz?" denildi.
Kıbrıs'ta Annan Planı'nın kabulü için çok çalışıldı; Allah'tan Rumlar reddetti de Kıbrıs kurtuldu. Bütün eski milletvekilleri ve yakın akrabaları, yönetim kurullarında ballı maaşlar alıyor. Bazı yerlerde bir kişi birden fazla kurumdan "huzur hakkı" adı altında paralar alıyor. Sarayda sayısını bilemediğimiz kadar danışman var. PTT, THY ve Tarım Kredi Kooperatifi marketlerindeki müdürlerin ve yönetim kurulu üyelerinin, bir memurun emekli ikramiyesinden fazla aylık maaş aldıkları haberlere konu oluyor.
TBMM’de milletvekili sayısı 600’e çıkartıldı ama meclisin işlevi neredeyse tamamen kaldırıldı. Her tarafa saraylar yapıldı. Devletin bütün fabrikaları ve kurumları özelleştirildi; buna rağmen borçlar azalacağına, 2002'de 130 milyar dolar olarak devralınan borç bugün 500 milyar doları aştı. Türkiye'de 2002'den sonra devletin bir tane dahi fabrika açtığına şahit olamadık. "Yap-İşlet-Devret" modelleri devletin bütçesini yuttu. Bakanlıkların çoğundan yolsuzluk haberleri gırla gidiyor. Hukuka olan güven tamamen azaldı. Vatandaşın canı yandığında veya bir haksızlık gördüğünde hemen küçük bir serzenişine karşı, hakimin korkudan reddedemeyeceğine inanarak Cumhurbaşkanı avukatları tarafından davalar açılıyor. Bu avukatlar sırf mahkeme sonucu yüksek çıkan avukatlık vekalet ücretlerini almak için adeta yarışıyorlar ve alıyorlar da...
Cumhurbaşkanlarına Göre Açılan Hakaret Davası Sayıları:
- Kenan Evren: 340
- Turgut Özal: 207
- Süleyman Demirel: 158
- Ahmet Necdet Sezer: 163
- Abdullah Gül: 848
- Recep Tayyip Erdoğan: 160.000+ (Soruşturma) / 45.000+ (Dava)
Değerli ve sevgili öğrencim İsmail, son bir örnekle konuyu kapatmak istiyorum. Bir velim ve aynı zamanda arkadaşım, 2017-2018 yıllarında AK Parti belediyesi yönetimindeyken yaşadığı birçok usulsüzlükten sadece birini bana şöyle anlatmıştı:
"Yenikapı’da bir ihale açılmıştı; ihalenin bedeli 32.000.000 avro artı KDV, yani yaklaşık 38.000.000 avroydu. Bu ihaleyi sakallı ve gazeteci olduğunu söyleyen birine o fiyata veriyorlar. O kişi de hiç işe başlamadan, ihaleyi KDV dahil 22.000.000 avroya bir başkasına devrediyor. E, işi alan adam da para kazanacak; eğer ihale şartnamesindeki kurallara göre yaparsa zarar edecek. Bu yüzden bazı şeyleri eksik yapıyor ve bunları onaylamam için bana imza baskısı yapıyorlar. İmzalamamak için rapor alıp kaçıyorum; en sonunda küçük ve az zararlı olan işleri mecburen imzalamak zorunda kalıyorum."
Son Söz ve Dosdoğru Olmak Üzerine
Artvin'in değerli evladı, kıymetli talebem; beni sadece sıradan bir öğretmen olarak görürsen hata edersin. Kendimi övmek gibi olmasın (enaniyet sayma) ama ben 22 yıllık yöneticiliğimin yanında; 10 yıla yakın bir süre Anadolu Yakası'ndaki 6 ilçenin sendika başkanlığını, nüfusu Artvin kadar olan dünyanın en büyük sitelerinden birinin başkan yardımcılığını yürüttüm. 11 ülkede teşkilatı bulunan uluslararası bir eğitim sivil toplum kuruluşunun İstanbul temsilciliğini yaptım. Türk tarihinin en eski sivil toplum örgütü olan Türk Ocakları'nın İstanbul’daki bir şubesinin başkanlığını üstlendim. Genel yayın yönetmenliği, çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık yaptım; televizyon programlarına konuşmacı olarak davet edildim. Uluslararası sempozyum ve toplantılara katıldım. Tüm bunların yanında çok okuyan, araştıran bir yönetim bilimi ve planlama uzmanıyım.
Dünyanın bütün medeni ülkelerinde ülkeyi yönetenler eleştirilir; en temel kural budur. Peygamberimizden sonra en adil insan olarak bilinen Hz. Ömer, kendisini eleştirenlere teşekkür etmiş, hatta kendisini hataya düştüğünde devamlı uyarması için özel birini görevlendirmiştir.
Şu kuralı da unutmamak gerekir: İnsanlar yıllarca bulundukları ortamlara tam uyum sağladıkları için oranın kirlendiğinin farkına varamazlar. Nasıl ki kapılarını, pencerelerini sımsıkı kapatıp tertemiz bıraktığımız evimize 5-6 ay sonra döndüğümüzde her yerin tozlandığına şahit oluyorsak, bütün idari ve siyasi yapılar da böyledir; zaman zaman arınmak ve temizlenmek gerekir. Ayrıca insana, bulunduğu ortama kendi mahallesi dışından ya da muhalif bir gözle bakmak onu daha dürüst ve adil kılar diye düşünüyorum.
Bölücü partiler hariç olmak üzere, insanlar hangi partiden olurlarsa olsunlar kimse onların siyasi tercihine karışmamalıdır. Ancak her insan, mensubu olduğu partideki yanlışlara da karşı çıkabilmelidir. Eğer karşı çıkmıyorsa, bu tavır hem kendisine hem de partisine zarar verir. Yanlışa karşı çıkanların partileri ise daha düzgün çalışarak daha faydalı işler yapmanın yollarını arar ve bu sayede güçlenir.
Bülent Arınç, Şamil Tayyar, Hüseyin Çelik ve daha birçok isim, AK Parti sayesinde sınıf atlamış bir sürü insan bile bu yanlışlara yüksek sesle karşı çıkarken; helal süt emmiş bizim İsmail'in bu haksızlıklara karşı çıkmaması eksiklik olur diye düşünüyorum. Çünkü Hûd Suresi 112. Ayet'te şöyle emredilmektedir:
"Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir."
Bu ilahi emrin gereğini yapmak hepimizin borcudur. Rabbim sana ve bize iki dünya saadeti versin. Gözlerinden öpüyorum İsmail.
Selamlarımla...











