(Bir okul müdürünün Türkiye'ye duyurduğu istifası üzerine kaleme alınmıştır.)
Geçtiğimiz günlerde Ankara-Sincan Anadolu Lisesi Müdürü Ali Osman Köse, müdür yardımcılığı kadrolarına kendi önerdiği isimler yerine sendika temsilcilerinin “uygun gördüğü” kişilerin Milli Eğitim Bakanlığınca atandığını belirterek istifa etti. Yaşanan istifa gelişmesi üzerine, bu meslektaşımızı tebrik etmek isterim elbette. Şurası bir gerçek ki, kurumlarda uyum, takımdaşlık ve ekip çalışması verimliliğin ön şartıdır. Fakat kurumlarda bu şartları zorlaması, inşa etmesi gereken asıl aktörler, eğitimin mühendisleri olan öğretmenlerdir.
Eğer öğretmenler, güç atfettikleri tarafın şerrinden korunmak veya o gücü arkalarına almak adına, zamanında başkalarına yapılan zulümlere, haksızlıklara kulak tıkarlarsa; günün sonunda kalitesizliğin tam da ortasında kalmış olurlar. Kalırlar ki haksızlık karşısında susmak, zamanla onlarda kronik bir kültür haline gelir. O kültür insanı öyle bir sarmalar ki artık yapılan yanlışları göremez olurlar. Çünkü yanlışlarla iç içe yaşamaya alışanlar, kendi yanlarında durmayanları "yanlışta olmakla" suçlamaya başlarlar.
Bu durum, öğretmenin bireysel psikolojisini de doğrudan etki altına alır. Psikolojileri sarsılan eğitimcilerin, grup olarak sosyolojileri de değişir. Sosyal bakış açıları, erk sahibi baskın gücün etkisiyle genel bir davranış biçimine dönüşür. Bunun acı bir sonucu olarak da hak, hukuk ve adalet arayanları "çığırtkanlık yapmakla" itham ederler.
Proje Okulları: Liyakat mı, Sadakat mi?
Hatırlayalım; yakın geçmişte proje okulları ile ilgili toplumda birçok eylem yapıldı. Bu eylemlere öğretmenler, veliler, öğrenciler ve eğitim severler demokratik tepkilerini göstermek adına katılmışlardı.
Şimdi sormak gerekiyor: Bu proje okullarına müdür atamaları nasıl yapılıyor? Yapılan uygulamalar hukuki ve demokratik midir? Liyakate gerçekten dikkat ediliyor mu? Kıstasları nelerdir? Siyasal bir tanıdığı, iktidar yanlısı bir sendikadan torpili olmayan ama eğitimde çok başarılı işlere imza atmış eğitimcilerin bu okullara müdür olarak atanma şansı var mıdır? Eş, dost, akraba ilişkilerinden ve yandaş sendika ağından bağımsız kaç öğretmen bu okullara atanabilmiştir? Dahası, bu okullara atanan öğretmenler kendi alanlarında hangi özgün projelere imza atarak bu kurumlarda çalışabilme şansına kavuşmuşlardır?
Mademki bu okulların adı "proje okulu", o hâlde şu soru da meşrudur: Bu öğrenci evlatlarımız şu ana kadar hangi projelere imza atmışlardır? Yoksa bu okullar, 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun amaçlarına uygun olarak, Türk milletinin köklü değerleriyle mecz olmuş öğrenciler mi yetiştirmiştir? Öyle ya, hedeflenen vatandaş tipini yetiştirerek Türk milletinin geleceğini mi projelendirdiler?
Afet Size Gelmeden Karşı Çıkmalısınız
Değerli meslektaşlarım; eğitimde yapılan yanlışlara "Bana uzaktır, çok şükür" deyip ses çıkarılmazsa, zamanla haksızlık hak halini alır. Başkalarını kıra, döke, yaka, dağıta ve yok sayarak gelen bir afete, ucu size dokunmadan karşı çıkmazsanız, bilin ki bir gün sıra size de gelecektir. 2014'te Türk Eğitim Tarihinde en büyük yönetici kıyımında bütün bakanlık merkez teşkilatı, taşradaki il müdürleri, müdür yardımcıları, hatta şefler, 950'den fazla ilçe müdürü, 20.000'den fazla okul müdürü, 30.000'den fazla müdür yardımcısı o sendikanın emriyle görevden alınmadı mıydı? Binlerce şube müdürü o sendikanın referansıyla atanmadı mıydı? Bu arkadaşın o zamanki tepkisini merak ediyorum! Yoksa bu büyük kıyım ve binlerce atama 2 okul müdür yardımcısının atanmasından önemsiz miydi? İktidarın gücünü arkasına alan o sendika doğramayı hiç durdurmadı ki!
Her platformda üzerine basa basa vurguladığım şu sözümü tekrar hatırlatmak isterim:
“Zalimin sopasının gölgesinde duran, zalimin sopasından payını alır.”
Millî Eğitim Bakanlığı'na (MEB) bağlı özel program ve proje uygulayan okullara (proje okulları) okul müdürü, müdür yardımcısı ve öğretmen atamaları, doğrudan Bakanlık onayı ve 4 yıllığına görevlendirme şeklinde yapılır. Atama süreci, Bakanlıkça yayımlanan atama ve görevlendirme kılavuzlarındaki şartların karşılanması ve elektronik başvurular üzerinden yürütülür. Buraya atamalarda istifa eden bu meslektaşın "yok şu kadar puanla alnımın teriyle atandım" sözü çok da doğru değildir. Bilinen odur ki, bu okullara iktidar tarafından kuvvetli torpili olmayan ve yandaş sendikanın onayını alamayan hiçbir eğitimci, bilmem kaç metre havadaki kuşu bile yakalayacak kabiliyette de olsa atanmaz.
Eski Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, katıldığı bir programda kullandığı ifadelerle liyakat ve sendikal baskılara dikkat çekmişti. Selçuk, tepkisini ve görevdeki temel sıkıntıyı şu sözlerle ifade etmiştir:
"Kâbe'nin anahtarını işin ehline veren medeniyet anlayışı, kenar mahallede okulun yönetimini işin ehline veremiyor."
Bu tespitinden daha bariz bir tespit olur mu?
Bu bahsettiğimiz meslektaşımız, iktidar partisinden Aksaray milletvekili adayı adayı olduğu dönemde de durum tam olarak aynıydı. Hatta bugünden daha da kötüydü. Ama o dönemde bu sendikanın bir dediğini iki etmeyen iktidar partisinden Aksaray milletvekili aday adayı olmakta bir beis, bir sakınca görmedi! Kısaca ben son seçimlerde iktidar partisinden aday adayı oldum. Ben de bu iktidarın adamı olmama rağmen genel temayüle göre benim teklif ettiğim kişilerin atanması gerekirken sendikanın ilçe temsilcisinin istediği kişilerin atanması bana yapılan hakarettir mi demek istemiştir.
En yetkili ağızın yaptığı tespit ne tez unutuldu!
Milli Eğitim Bakanlığındaki görevine büyük azimle başlayan eski Talim Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk Bey, hemen çalışmalara imza atmak için kolları sıvamıştı. Fakat sarayda bir alternatif eğitim bakanlığı danışmanlarının oluşturulması, öğretmenlere 3600 katsayı sözünün önüne engel konulması ve o ana kadar bakanlığının sahibi gibi hareket eden yandaş sendikanın yoğun baskısı üzerine bir televizyon programında MEB başı olarak aşağıdaki tarihi sözü sarf etmek zorunda kalmıştı.
“Kabe’nin anahtarını liyakatli olduğu için gayrimüslime veren bir medeniyet, kenar mahalle okulunun anahtarını layık olana veremiyor, o hale geldik.”
Bu söz üzerine söylenilecek başka söz var mıdır? Söz yoktur ama yapılacak en asil iş vardır. O da bir bakan olarak idare etmene müsaade edilmeyen bakanlıkta durmamak. Sayın bakan da onu yapmıştır. Bakanlıktan istifa etmişti. Daha önce de Talim Terbiye Kurulu Başkanlığından uzman olmayan kişilerin bu başkanlığa alınmasına karşı çıkmıştı. Ama sözünü geçiremeyince Talim Terbiye Kurulu Başkanlığından ve kurul üyeliğinden istifa etmişti.
Sonuç olarak; yanlışa henüz doğduğu yerde, çıktığı ilk anda karşı çıkmak lazımdır; virüs bizim bünyemize sirayet edince değil. Yine de üzülerek söylüyorum ki; asil ve peygamberlik mesleği olan öğretmenlikte, ne sebeple olursa olsun bu meslektaşımız gibi (en azından bugün) hareket eden başkaları olmadığı için kendisini kutluyorum. İnşallah örnek olur.
Olaylara her zaman tam bir kuşbakışı açısıyla, omurgalı ve bütüncül bakmak lazım diye düşünüyorum.
Selamlarımla...











