Değerli okuyucular, dünün olaylarını, dünün durumları ile mukayese ederek anlamak en doğru yoldur. Dünde yapılan ve o zamanın Türkiye’sini sarsan fiilleri, failleri bu günün fiilleri ve failleriyle baz alarak değerlendirmek bizleri yanlışa götürür. Bu sebeple yazımı, zamanların şartlarını ve hâkim olan anlayışını dikkate alarak değerlendirmek en doğru olan yol olacaktır.
Kahramanmaraş olaylarını, Sivas olaylarını, Çorum, Tokat, Malatya gibi olayları 27 Mayıs İhtilali ve 13 Kasım iç darbesinin hemen sonrasında başlayan sosyalist ve Marksist hareketlerden ayrı düşünmek, yanılgının ana sebeplerinin en başında gelir. Yaşanan olayları, o günün şartları dikkate alınarak, bilerek veya bilmeyerek yer alan insanların psikolojik ve sosyolojik yapılarını en iyi şekilde tahlil edemezseniz, olaylara doğru teşhis koymaktan uzaklaşırsınız. Doğru teşhis koyamayanlar, iyi niyetli olsalar dahi, hiçbir zaman çözümleyici sonuca ulaşamazlar. Çözmek istedikleri sorunların daha da dallanıp budaklanmasına sebep olurlar.
1961'de kabul edilen yeni Anayasa'nın getirdiği özgürlük ortamından dolayı Türk siyaseti, Türk fikir hareketleri, sınıfsal düşünce ve örgüt olarak çoğulculaştı. O yıllarda dünyanın her yerinde ABD ve Avrupa’ya karşı bir tavır vardı. Sömürge ve dominyonlar yavaş yavaş bağımsızlıklarına kavuşmaya başlıyorlardı. Bazıları da bağımsızlık için silahlı mücadele veriyorlardı.
İşin en ilginci, dünya kara parçalarının yüz ölçümünün 148.600.000 kilometrekare olmasına rağmen o zamanki SSCB’nin yüz ölçümü yaklaşık 22.4 milyon km², Demir Perde'nin kapladığı yüzölçümü ise yaklaşık 12 milyon km²'dir. Yani, SSCB ve bloku, dünyanın kara parçasının %23,21'ini kontrol ediyordu. Kontrol ettiği bu alanlarda, bırakın özgürlüğü, rütbeli askerler ve komünist partisinin politbüro üyeleri hariç, hiç kimsenin yarın soluğu nerede alacağı belli değildi. Hemen hemen demokratik hiçbir hak yoktu; baskı ve ispiyon üzerine kurulu bir düzen mevcuttu.
1956 yılında biraz özgürlük isteyen Macaristan gençleri, SSCB tankları tarafından çiğnenmişti. Özgürlük talepleri tankların paletleri altında zindanlara doldurularak susturulmuştur. 1968 yılında aynı durum Çekoslovakya'da da yaşanmıştır. Yukarıda özgürlük anlayışını açıkladığım SSCB, dünya bağımsızlık hareketlerine destek veriyordu. Destekten kasıt, hem silah hem para hem de askeri danışman sağlamaktı. Bu askeri danışmanlar, destekledikleri örgütlerin Marksist olmasının alt yapısını da hazırlıyordu. Bu destek, Güneydoğu Asya, Afrika, Güney ve Orta Amerika ve dünyanın her yerindeki ABD ve Avrupa karşıtı hareketlere verilmekteydi.
Türkiye’de sosyalistler, Marksistler ve komünistler 1960’lı yıllarda çok güçlü ve aktif örgütlenmeler yaptılar. 1946’da Cemiyetler Kanunu’nda yapılan değişiklikle öğretmenlerin bir dernek altında örgütlenmelerine izin verilmişti. 1947’den sonra, siyasi faaliyetler yapmayacaklarına dair tüzüklerinde belirten birçok yerel dernek kurulmuştu. Amaçlarını yardımlaşma ve dayanışma ekseninde buluşturan bu dernekler, birleştirilerek Demokrat Parti'ye daha organize muhalefet edebilmek için “Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF)” çatısı altında 1954’te birleştirildi.
1961 Anayasası ile verilmiş olan sendikalaşma hakkının kullanılmasıyla birlikte, 8 Temmuz 1965’te TÖDMF içindeki bir grup öğretmen tarafından “Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)” kuruldu. TÖS, üye kazanma, üyelerini bilinçlendirme ve yönlendirme yanında iki önemli etkinlik gerçekleştirmiştir. Bunlardan ilki, Eylül 1968 tarihinde topladığı Devrimci Eğitim Şûrası, diğeri ise 15-18 Aralık 1969 tarihleri arasında yapılan grev niteliğindeki genel boykottur. TÖS, bu genel boykot olayını ustalıkla kullanarak, üye sayısı 55 bin olmasına rağmen, 110 bin öğretmenin eyleme katılmasını sağlamıştır.
12 Mart 1971 askerî müdahalesiyle, 1961 Anayasası'nın memurlara sendika hakkı tanıyan hükümleri kaldırılınca, TÖS de kapatılmıştır. Yeniden dernekçiliğe dönülmüştür. 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlükler kapsamında, sosyalistler ve Marksistler, Türkiye İşçi Partisi'ni parlamentoya sokmak için her yolu denediler. 10 Ekim 1965 tarihinde yapılan genel seçimlerde 14 milletvekili çıkartmayı başardılar. TİP, ülkenin her yerinde teşkilatlanarak sosyalist ve Marksist ideolojiyi yaymaya çalıştı.
Bu seçimlerden ve İşçi Partisi'nin TBMM’ye 14 vekil sokmasından, Demokrat Parti iktidarına karşı üniversite öğrencilerinin eylemlerinin 27 Mayıs darbesine katkısından cesaret alan sosyalist ve Marksist öğrenciler, 12 Kasım 1965 tarihinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi kantininde, Ankara’daki yüksek öğrenim kurumlarının öğrenci delegeleri tarafından Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) adlı sosyalist öğrenci örgütünü kurdular. Bu grup, dünyadaki bütün emperyalistlere tavır olarak ortaya çıktı. Onlara göre, emperyalistlerin yönettiği Türkiye’ye Marksizmi getirerek, emperyalist blokun etkisinden kurtulmak ve tam bağımsız bir Türkiye için mücadele etmek gerekiyordu.
FKF hareketi içerisinde süren Sosyalist Devrim (SD) - Millî Demokratik Devrim (MDD) tartışmaları, FKF’ye de sirayet etti. Bu gerilimlerin sonucunda FKF yönetiminde etkin pozisyona yerleşen MDD’ci grup, FKF’yi Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu (DEV-GENÇ) olarak yeniden yapılandırdı. TİP ile önceleri birlikte hareket ederken zaman zaman aralarında gerginlikler yaşanmıştır.
DEV-GENÇ mensupları, dünyadaki bütün komünist, Marksist ve sosyalist önderlere sevgi ve saygı duyarak, onları milletlerin kurtarıcıları olarak görmüşlerdir. Kendilerinden olmayanları ise milliyetçi olarak faşist, milliyetçi değilse ya emperyalist uşağı ya da yerli işbirlikçisi olarak tanımlamışlardır. Bu sebeple, Türk Milliyetçisi Ruhi Kılıçkıran'ı 4 Ocak 1968 tarihinde Ankara Site Öğrenci Yurdunun kantininde vurdular. Bu olay, sosyalist ve Marksist öğrencilerin yurtlara silahla girebildiğini göstermektedir.
Daha sonra, DEV-GENÇ ve türevleri, Türk Milliyetçilerini sosyalist ve Marksist devrimin önünde en büyük engel olarak görerek ortadan kaldırılmalarını istemişlerdir. Hem vurup kırarak devlete savaş açan bu gruplar, buna rağmen kendilerinin mağdur olduklarını ifade etmişlerdir. Bu durum, çok ilginç bir şekilde Marksistlerin düşman olduğu liberal gazete ve dergilerin de desteğiyle daha da karmaşık hale gelmiştir.
Şimdi de Türk Milliyetçilerinin veya onlara yakın duran teşkilatlarının seyrine kısa bir göz atalım. Türk Milliyetçileri, yani Türkçüler, Atatürk zamanlarında bile Türk Milleti ve Türkçülük için yapılanları yeterli görmedikleri az da olsa seslendiriyorlardı. Atatürk’ten sonra İnönü idaresiyle sicilli sosyalist ve Marksistlere gösterilen kolaylıklar, tanınan imkânlar, devlet kademelerinde görevlendirilmeleri Türk Milliyetçilerini çok kızdırmıştı. Türkçülerin sembol isimlerinden Hüseyin Nihal Atsız, bu konuyu o zamanki başvekil olan Şükrü Saraçoğlu’nun “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız” beyanatı üzerine, sosyalist ve Marksistlerin korunmasına karşı çıkan bir açık mektup yazmasıyla, vatan haini dediği Sebahattin Ali ile mahkemelik olunca, Ankara’daki üniversite öğrencileri Atsız’a destek vererek binlerce öğrenci yürüyüşleri tertip ederek Atsız’a destek vermesi, diğer illere de yansıyınca Cumhurbaşkanı İnönü, hem 2. Dünya Savaşı galiplerinden olacağı kesinleşmeye başlayan Rusya’ya sıcak mesajlar vermek hem de kendi otoritesini sağlamlaştırmak için Atsız ve destekçilerini Turancı, Irkçı olarak suçlayan konuşmasından sonra birçok tutuklama ile 1944 yılında Türkçülük ve Turancılık yargılamalarına başlanmıştı.
Türk Milliyetçileri her tarafta öcü gibi gösterilmeye çalışılmaya başlanmıştı. Bu durum, İnönü ile bir daha düzelmeyecek kırılmanın başlangıcı olmuştu. İşkence ve yargılamalar sonucunda Irkçılık -Turancılık davasında verilen cezalar, askeri yargı tarafından bozulmuştu. Bu dava, safları en net şekilde ortaya koymuştu. Bundan sonra ne İnönü ne de Türkçüler birbirleriyle hiçbir diyalog kurmamışlardır.
Türkiye'de çok partili dönemin başlaması sonrasında Türk Ocakları Hamdullah Suphi Tanrıöver liderliğinde 10 Mayıs 1949'da İstanbul'da yeniden açılmış, milliyetçi öğretmenler dernekleri kurulmuş, Türkiye'de ilk Komünizmle Mücadele Derneği'nin kuruluş başvurusu Zonguldak'ta 1948'de yapılmıştı. 1916'da kurulan MTTB, 1936'ya kadar milliyetçi ve Turancı bir çizgi takip etmiş, hatta simgesini Bozkurt olarak kabul etmiştir. 1936'da kapatılan MTTB’yi 1946 yılında bir grup genç bir araya gelerek tekrar Talebe Birliği adı altında kurmuştur. Daha sonra Bakanlar Kurulu kararı ile 1947 yılında Milli Türk Talebe Birliği adını tekrar almıştır. 1965 yılları arasında sol cereyanların etkisinde hareket etmiştir. 1965 seçimlerinde Rasim Cinisli’nin genel başkanlığa seçilmesiyle MTTB, yavaş yavaş milliyetçi ve anti-komünist bir yapıya doğru kaymaya başlayacaktı. Türk-İş dahil olmak üzere 113 STK ile birlikte 20 Mart 1966 tarihinde İstanbul'da "Komünizmi Tel'in ve Gafletten Uyanma Mitingi" düzenlendi. Bu mitingde, o dönem slogan olacak olan "CAM Kırılacak" sloganları atıldı. CAM'dan kasıt, o dönemde komünizme varan solcu akımları destekleyen 'Cumhuriyet', 'Akşam', 'Milliyet' gazetelerinin baş harfleriydi. Rasim Cinisli'den sonra 48. Dönem Genel Başkanlığına seçilen İsmail Kahraman'la siyasal İslam çizgisine gelir. Bundan sonra siyasal İslam, Türk milliyetçiliği ile kavgalıdır. 1969 genel başkanlık seçiminde Ülkücülerle siyasal İslamcılar kavgasında 20 kişi yaralanmıştır. Kurulduğu yıldan beri MTTB'yi temsil eden "Bozkurt" resmi, 1975 yılında "Kitap" resmi ile değiştirilmiştir.
1964 yıllarında Milliyetçi Öğretmenler Birliği, 1965'te Milliyetçi Türk Öğretmenler Sendikası, 1966 yılından itibaren faaliyet gösteren Ülkü Ocakları, ülkenin her tarafında teşkilatlanmaya başlamıştır. Milli, manevi değerlere saygılı olan bu gençleri, dünyada ve Türkiye'de yayılmaya başlayan her türlü kötü alışkanlıktan koruyarak bilinçli, zinde tutmak için tabii ortamlarda eğitime alınarak eğitilmesi, CHP, TİP, FKF, Dev-Genç, Marksist, sosyalist gazeteler ve dergiler tarafından SS kamplarına benzetilerek adlarına “komando” kampları demişlerdir. O kadar yoğun kötüleme yapılmıştır ki Ülkücüler bu suçlamadan bir daha kurtulamamışlardır. Sosyalistler, Marksistler, komünistler Türk Milliyetçilerini ve Ülkücüleri kurmak istedikleri Marksist rejimin önünde en büyük engel olarak görmüşler ve onları en büyük düşman olarak hedefe koymuşlardır. Bu düşmanlıklarında da basında güçlü olmalarının desteği ile çok da başarılı olmuşlardır. 12 Mart 1971 sonrası sıkı yönetim mahkemeleri tarafından milliyetçi ve ülkücü teşkilatlar kapatılarak yöneticileri tutuklanmış, onlar da Marksistlere, bölücülere yapılan muameleye dahil edilmişlerdir.
Dünyada ilk defa 1968 Mayıs ve Haziran aylarında, Fransa'da tutucu De Gaulle iktidarına karşı Nanterre Üniversitesi'nde başlayan öğrenci hareketi, giderek büyümüş ve işçi kesimin desteğini alarak ülke çapında ayaklanmaların, fabrika işgallerinin ve genel grevin yaşanmasına yol açmıştır. Olaylar, Meclisin lağvedilerek seçimlerin yeniden yapılmasıyla sonuçlanır. De Gaulle, bu seçimden eskisine göre daha güçlü bir biçimde çıkar. Fransa'da bundan sonra öğrenci ve işçi eylemlerinin hızı azalmıştır.
Türkiye'de ise Fransa’dakinin tam tersi oldu. 10 Haziran 1968'de DTCF'de başlayan ve kısa sürede ülkedeki üniversitelerin çoğuna yayılan boykot hareketi; ortaya çıkışında siyasal bir iddiaya sahip olmamasına rağmen, kısa süre içerisinde FKF'nin belirlenimi altına girmiştir. Sosyalist, Marksist kökenli gösteri hareketleri ve olayları 12 Eylül 1980’e kadar çok etkin bir şekilde bu örgüt veya türevleri planlamış, yönetmiş ve ülke geneline yayarak büyük ses getirmesini sağlamıştır. 12 Eylül'den sonra bazı Marksist ve komünist örgütler, küçük hücreler halinde eylemlerine illegal şekilde devam etmeyi denemişlerdir.
Kendilerine 68 Kuşağı adıyla bir başarı madalyası gibi referans kabul ederek toplum önünde tartışılmaz üstünlük gibi sunarak büyük işlerin adamları olduklarına sık sık vurgu yapmaktan geri kalmadılar. En çok övündükleri ve hatta destansı bir mücadele olarak lanse ettikleri 6. Filo protestosunun esasını zamanımızda tam olarak bilmeyen ülkücüler bile öve öve bitirememektedir.
Güneydoğu Asya’da başlayan Vietnam Savaşı, bir tarafta komünist blok olan SSCB, Çin, Kuzey Kore, Kuzey Vietnam (Vietkong) ile Güney Vietnam, ABD, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda, Tayland ve Laos Krallığı'nın karşı karşıya geldiği bir savaş olarak 1963 yılında başlamış ve bütün şiddetle devam ediyordu. Türkiye'deki TİP, TÖS, FKF, Dev-Genç ve bütün Marksist dergiler, Marksist dernekler, ABD tarafına şiddetle karşı çıkıyordu. Bu sebeple, NATO kapsamında Türkiye’yi ziyarete gelen 6. Filo, gittiği her şehirde protesto edildi.
En önemlisi, 18 Temmuz'da Taksim'de toplanıp Deniz Gezmiş'in önderliğinde bir öğrenci grubu, Dolmabahçe'ye kadar yürüyerek karaya çıkan 6. Filo askerlerini denize atmalarıydı. 16 Şubat 1969’da Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü için binlerce kişi Beyazıt'ta toplandı. Bu toplantıda Marksist düzeni öven ve isteyen sloganlar atıldı. Günlerce hukuku askıya alarak devletin kurumlarını baskı altına alarak yürütülen bu protesto ve yürüyüşlerde, ABD ve Batı şeytan, canavar, sömürgeci, katil olarak gösterilirken, yukarıda yazdığım gibi dünyanın %23’ünden fazlasını zulme, katliama, soykırıma, sürgüne boğan SSCB’ye hiç ses edilmemesi halkta büyük tepki yarattı.
Bu sebeple, 14 Şubat 1969 tarihinde MTTB ve Komünizmle Mücadele Derneği öncülüğünde "Bayrağa Saygı" adında bir miting düzenlendi. Mitingde Türkiye'nin asla komünist bir rejimin olmasına müsaade edilmeyeceği yüksek sesle duyuruldu. Bu protestoları ilk defa olayları yakından takip eden İstanbul Ülkü Ocakları Kurucu yönetim kurulu üyesi, o zaman Eczacılık Fakültesi'nde öğrenci olan ve şimdi Trabzon'da eczacılık yapan ülkücü hareketin kanaat önderlerinden Hayrettin Kalay Ağabey’e neden bu eylemlere katılmadıklarını sordum. Şöyle anlatmıştı:
“İstanbul Kurucu ve İlk Ülkü Ocağı Başkanı Eczacılık Fakültesi öğrencisi Osman Bahadır ile sol öğrencilerle görüşerek Türk Gençliği olarak ABD’yi, Rusya’yı ve Çin’i, haliyle 6. Filoyu da protesto etme teklifini yaptık. Kabul etmediler. Bizimle birlikte protesto eylemleri yapmak istemediklerini söylediler. Biz de bildirilerle çeşitli konularda yanlış gördüklerimizi ifade ettik.”
Bu "Müslümanlar 6. Filoyu kendilerine kıble yaptılar” sözü nereden geliyor. işin aslı nedeir soruma verdiği cevap ise: “Marksistler maneviyata öncelikle de namaza karşı oldukları için namaz hakkında pek fazla bilgi sahibi değillerdi. Dolmabahçe Camii’nin kıblesi Marmara Denizi’ne doğru bakıyordu. Deniz de de 6. Filo duruyordu. Türkiye’de camilerde 5 vakit namaz kılındığı için, namazın şartlarından olan kıbleye doğru durmak farz olduğu için Dolmabahçe ve Beşiktaş camilerin kıblesi o tarafa doğru olduğu için mecburen yönleri 6. Filo tarafına doğru oluyordu. Namaz kılanların çoğu bu gemilerin görevinden bile haberi yoktu. Bu iftira protestolarda sık sık dile getirildi. Bu, iftiradır ve İslami bilgilerinin eksik olduğundandır.”
İşte “Biz 6. Filoyu protesto ederken Müslümanlar 6. Filoyu kıble kabul edip ona karşı namaza durdular” yalanı…
Türkiye’deki 1968 olaylarının başlamasından sonra, ABD, NATO ve Avrupa’yı protesto etme mitingleri, üniversitelerin işgalleri, banka soygunları, yabancı asker ve diplomatları kaçırma, Kültür Sarayı’nı yakma, Haliç Vapurunu batırma, jandarma genel komutanına silahlı saldırı suikastı gibi çeşitli olaylar yaşandı.
Sosyalist ve Marksistlerin en etkin işçi sendikası DİSK: Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ya da kısaca DİSK), 13 Şubat 1967 tarihinde Türk-İş'ten ayrılan Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve bağımsız Gıda-İş, Türk Maden-İş (Zonguldak) sendikaları ile onların genel başkanları olan Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce, Mehmet Alpdündar ve Kemal Nebioğlu tarafından kurulan işçi sendikaları konfederasyonudur. Tam bir sosyalist ve marksist ideolojilerin sınıf mücadelesini sahalara taşımaya özen gösteren işçi sendikasıdır. DİSK Türkiye’nin en büyük işçi hareketini ideolojik olarak uygulama alanına koymuştur. Düzenlediği 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi olayları Türkiye’de büyük değişimlere sebebiyet verdi. Kocaeli ve Gebze’den yürüyüşe başlayan on binlerce işçi fabrikaları işgal ederek hem Bağdat caddesinden hem de Ankara Asfaltından yürüyerek Kadıköy İskeleye geldiler. Trakya ve Avrupa yakasından gelenler Eminönü’ne geldiler. Beyoğlu’ndaki işçilerle birleşmelerini engellemek için Haliç üzerindeki iki köprü açılarak eylemcilerin birleşmesi engellendi. Olaylarda 2 işçi, 1 polis ve 1 esnaf öldü. İşçi olayları, Ankara, Adana, Bursa, İzmir’de de oldu. Yani İstanbul’da Marksistlerin deyimiyle "İşçilerimiz ellerinde taşlarla tam bir kalkılma yapmışlardır. Bu şanlı kalkışmaya 150.000 işçimiz katılmıştır" dediler. Strateji uzmanları bu kalkışmanın tam bir ihtilal yoklaması olduğu fikrindeydiler. İşçilerin yürüyüş kolunda olan fabrikalara çok büyük zararlar verilmişti. Bu büyük direnişten sonra İstanbul ve Kocaeli’nde sıkıyönetim ilan edildi.
Öğrenci liderleri, FKÖ kamplarında silahlı eğitim alarak asker ve polisle çatışmalara girerek, kendilerine göre galip gelip, Rusya’daki gibi halk hareketi ile Marksist devlet kurmak için her şeyi yaptılar. Şu anda CHP, çeşitli sol ve Marksist partilerin, hatta birçok milliyetçinin bile vatansever olarak kabul ettiği Deniz Gezmiş'in liderlik ettiği çeşitli illegal sol örgütler, o zamana kadar Türkiye’de görülmeyen olayların failleri olmuşlardır. Gezmiş, birçok kere tutuklanmış, ancak her seferinde serbest bırakılmıştır. En son 9 ay hapis yattıktan sonra Bursa Cezaevi'nden tahliye edildikten sonra askere alınacakken Sivas'a sevki sırasında askerden kaçarak silahlı Marksist-Leninist örgüt Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunu kurdu.
29 Aralık 1970'te Yusuf Aslan'ın çaldığı bir otomobille giderken ABD Büyükelçiliği önündeki Kavaklıdere Polis Kulübesini kurşunladı; saldırıda iki Türk polisi ağır yaralandı. 11 Ocak 1971'de Türkiye İş Bankası Emek Şubesi soygununu gerçekleştirdi. 4 Mart 1971'de dört Amerikalıyı kaçırdı ve bir bildiri yayımlayarak 400.000 dolar fidye ile "tüm devrimcilerin serbest bırakılmasını" istedi. Güvenlik güçleri 5 Mart'ta kendisini ve Amerikalıları bulmak için THKO'nun "karargâhı" sayılan ODTÜ'yü kuşattı. Öğrencilerle güvenlik güçleri arasında çatışma çıktı; 9 saat süren çatışmada biri komando er Mevlüt Meriç olmak üzere 3 kişi öldü, 26 kişi yaralandı. Üniversite süresiz kapatıldı. Düşünebiliyor musunuz İsmet Paşa'nın oğlu Erdal İnönü'nün rektörlük yaptığı, Türkiye’nin en gözde okula olan Orta DOğu Teknik Üniversitesi Marksist Leninist bir illegal örgüt olan THKO örgüt karargahı oluyor. Güvenlik güçleri ile 9 saat çatışabiliyorlar. Birçok kişi ölüyor ve otuza yakın insan yaralanıyor. Bu olaylar o zaman da çok onarmaldi. Şimdi de olsa çok anormal olaylardır.
Şimdi burada sayamayacağımız kadar fakülteler sosyalist ve Marksist öğrencilerin işgallerindeydi. Yani bu işgal ve boykotlar yüzünden yüksek öğretimde hemen hemen hiçbir yerde öğretim devam edemiyordu. Başta Yön Dergisi ve diğer Marksist dergilerin yönlendirmesiyle, büyük işçi direnişleri, büyük öğretmen direnişleri ve büyük öğrenci direnişlerine, askerleri ve halk hareketlerini de katarak Türkiye’de Marksist bir yönetim sistemi kurmak için harekete geçilmişti. Hiç olmazsa Rusya’daki Marksist ihtilal gibi bir ihtilal yapabileceklerini zannediyorlardı.
Hatta bu ihtilal, halk hareketi değil de Marksist, sosyalist aydın ve sosyalist asker hareketi olarak az kalsın 9 Mart'ta başarıya ulaşacaklardı. Önü kesilen 9 Mart kalkışmasından sonra emir komuta içerisinde 12 Mart Muhtırası verilerek gidişatın önüne geçildi. O zamana kadar Türkiye’de görülmeyen olaylara sebebiyet veren TÖS, TİP, Dev-Genç ve diğer Marksist illegal örgütlerin liderliğindeki grubun bazıları yakalanarak yargılandılar ve asıldılar. Bazıları da güvenlik güçleri ile girdikleri çatışmalarda öldüler. Yakalananların birçoğu hapse atıldılar.
(Devam edecektir)










Sayenizde yakın tarihin unutulmaması gereken sayfalarını yeniden hatırlıyoruz. Bu konu gerçekten çok önemli. Gereklerin bilinmesi gerekir. Kalemine sağlık değerli hocam. Selam ve dua ile...