Pinnawala’dan sonraki durağımız Dambulla Mağara Tapınağı oldu. Sıcak havada tapınağa ulaşmak zorlu ve yorucuydu. Tarihi M.Ö. I. yüzyıla kadar uzanan Dambulla Tapınağı’nda bizi maymunlar ve sokakları süpüren teyzeler karşıladı. Kutsal mekân olduğu için ayakkabılarımızı çıkardık; ben babet giydim. Dambulla Altın Tapınağı, tapınağı çevreleyen beş mağara tapınağından oluşmaktadır. Tapınaklarda fotoğraf çekimine izin verilmiyor. Lord Buda’nın 150 heykelinin yer aldığı tapınaklarda duvarlardaki mağara resimlerini görmeniz mümkün. Mağaradan içeri girdiğinizde oyulmuş kaya içerinde yatan dev bir Buda heykeli karşımıza çıkıyor. Muson yağmurları, biz tapınaktayken yağmaya başladı. Allah’tan yağmurluğum vardı, ıslanmadım. Dambulla Mağara Tapınağı ziyaretimizden sonra şehri kısa bir turladık ve otelimizde akşam yemeği yiyip, müzik ziyafeti eşliğinde dinlendik. Odamız, klimadan dolayı aşırı soğuktu. Çareyi klimayı kapatmakta bulduk. Sabah gün doğmadan yaptığımız kahvaltının ardından 200 metre yüksekliğindeki Sigiriya Kalesi’ne doğru yola çıktık. Dev kayaların eteğinde kocaman iki tane aslanpençesi heykeli var. Buda’nın gücünü simgeleyen bu heykel aslında dev boyutta bir aslanmış. Geriye pençeleri kalmış. Maymunlar her yerdeydi. UNESCO Kültür Mirası listesinde olan kale, Kral Kashyapa tarafından V. yüzyılda yaptırılmış.
Üzerinde saray kalıntıları olan Sigiriya Aslan Kalesi, ulaşılması oldukça zahmetli bir kale. Orman içinden gidilerek, timsahların yüzdüğü göletleri aşarak ve merdivenlere tırmanarak ulaşılan, ancak güzel bir kale. Ben de tırmanması oldukça zor ve zahmetli olduğu için belli bir noktadan sonra tırmanmayı bıraktım. Öğleye doğru şiddetli muson yağmurları başladı. Kale ziyaretimizden sonra yapacağımız “Buda Ağacı” turu yerine yöresel ürünler ile ipek, altın ve gümüş üzerine safir, yakut, turmalin, zirkon mücevherlerin satıldığı mağazaya gidip, alışveriş yaptık.













