Ağustos renkleri inerken suya,
Bir kızıllık çöker karşıki koya.
İçim aksularda bir beyaz kuğu,
Bitmesin görülen bu kutlu rüya.
Ağustos renkleri inerken suya...
Fikret Akın hocamız, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bu zarif şiirle selam vermiş bizlere... Canlarıma candan günaydın.
Hocamızın dizesine takıldı aklım; düşündüm de, bizlerin de, o şanlı ve mücadeleci günlerde ne güzel, ne büyük, ne kutlu rüyaları vardı. Bir araya geldik mi ya hükûmet kurar ya hükûmet yıkardık. Milliyetçi Türkiye’yi, Başbuğ’un 9 Işık Doktrini çerçevesinde inşa edeceğimize inancımız tamdı.
Nizam-ı Âlem, İ’lâ-yı Kelimetullah ve Turan idealsiz bir günümüz geçmezdi. Dünyaya hâkim olma, Allah’ın adını yüceltme, Türk dünyasını birleştirme ve esir Türklere hürriyet kazandırma hedefleriyle çarpar yüreğimizdi. Çin’deki zulüm gören Uygur Türklerini bir an olsun unutmazdık. Zira Başbuğ bize "Güzel Türkistan, sana ne oldu?" şarkısını ezberlememizi tembihlemişti.
Okul kantinlerinin ahşap masalarında toplanır; en çok "Çırpınırdı Karadeniz"i ve o yürek burkan marşı söylerken bulurduk kendimizi:
Güzel Türkistan sana ne oldu
Seher çağında güllerin soldu
Çimenler berbat, kuşlarda feryat
Hepsi bir mahzun, olmaz mı dilşat
Bilmem niçin kuşlar ötmez bahçelerinde...
Neydi o yıllar... Siyasetin alengirli yollarını bilmez, bilmek de istemezdik. Tek amacımız okulumuzu başarıyla bitirmek, birer öğretmen olup vatana, millete hizmet etmekti. İdealist nesiller yetiştirip ülkemize faydalı olmaktı derdimiz. Ancak hayata, 12 Eylül 80 ihtilalinin o ağır ve zalim gölgesi altında adım atmak zorunda kaldık. Bütün zorluklara rağmen idealist öğrenciler yetiştirdik çok şükür; çizgimizden, ilkelerimizden ve ideallerimizden asla taviz vermedik.
Fakat ne yazık ki siyasi anlamda büyük bir ihanete uğradık. Güvendiğimiz siyasetçiler, düşmanla birlik olarak ilkelerimizi çiğnedi; bizleri kenara, köşeye itti.
Bugün açıkça kabul etmek gerekir ki; ülkücüler siyaset yapmayı, bu çarkın içinde dönmeyi beceremiyor. Çünkü alavere, dalavere ve şahsiyetsizlik bizim meşrebimizde yoktur. Ülkücünün duruşu pınar suyu gibidir; elinize alsanız dibi görünür, berraktır. Dünyalık paraya, harama tenezzül etmez; davasına asla kişisel menfaat karıştırmaz.
Peki, bu zaman zarfında ne mi oldu?
Bizim hayallerimizi, rüyalarımızı ve umutlarımızı âdeta çarmıha gerdiler. Kurşunladılar, yok ettiler, sesimizi kestiler.
Rahmetli Atsız Ata, ülkücülerin siyaset kulvarına girmesine kesinlikle karşıydı. Başbuğ ile aralarındaki temel anlaşmazlık ve ayrılık konusunun da bu olduğu söylenir. Başbuğ ise ülkücülerin devleti yönetmesi gerektiğine inanıyor, "Ülkücüler devletleşecek" diyordu. Nitekim sağlığında, Milliyetçi Cephe iktidarları döneminde liyakatli kadrolar devlet kademelerinde yer bulmuştu.
Ancak Başbuğ’un vefatının ardından, Bahçeli döneminde bu kadrolara girişlerin önü kesildi. Hatta adeta ekin biçer gibi ülkücüler makamlarından alındı, sürüldü, bezdirildi, canından edildi. İşte o noktada heves, istek ve mücadele ruhu yavaşlamaya başladı. 80 ihtilali zaten yetişmiş idealist kadromuzu telef etmişti; geriye ise idealleri örselenmiş, hayatları zindanlarda körelmiş, yaftalandığı için iş güç bulamayan bir nesil kaldı. Öyle ki, bazıları çaresizlikten değişik cemaat ve tarikatların kapısına gitmek zorunda bırakıldı. Ailesine bakamaz hâle gelen, evlatlarının gözünde aciz duruma düşürülen ülkü devleri oldu...
Tabii bu ağır şartlar altında ne nefes kaldı, ne kutlu rüya, ne ideal, ne de Turan davası... Geriye ise yeşil sermayenin kurduğu gayrimillî bir yapı ve hükûmet tablosu çıktı. Siyaset bizi derin bir kör kuyuya hapsetti.
Bugün bana göre esas mesele tam olarak buradadır:
Tekrardan gençlerimize, insanımıza net bir hedef, güçlü bir ideal ve coşkulu bir heyecan kazandırılmalıdır. Bir milleti ayakta tutan, ona mücadele azmi veren ve bünyesindeki pislikleri dışarı atmasını sağlayan yegâne güç millî şuurdur. İnsanı kaliteli ve nitelikli kılan da işte bu ruhtur.
Türk milleti, yani o asil Kara Budun, yeniden rüya görmelidir! Kutlu rüyalar, dünya hâkimiyeti rüyaları ve büyük hedefler koymalıdır önüne. Millî devleti yeniden kurmak, bu soyu sopu bozukları sırtından atıp tarihin çöplüğüne gömmek gibi...
Ucuz siyasetten, satılmış kadrolardan ve kirli oyunlardan bıktık, usandık. Bizler artık umutlarımıza, öz değerlerimize ve kutlu ülkümüze geri dönmeliyiz.
Ne diyeyim...
Deli gönül işte bunu istiyor...











