Tarih, sadece geçmişte yaşanan olayların kuru bir kaydı değil; bügünü anlamamızı sağlayan ve geleceğimize yön veren en güçlü fenerdir. Ancak bu fenerin ışığını doğru tutabilmek, tarihin üstüne örtülen ideological perdeleri aralamaktan ve gerçeklerle cesurca yüzleşmekten geçer.
İslam tarihinin kırılma noktalarına baktığımızda, Emevi dönemiyle birlikte Asrı Saadet anlayışının yerini doğrudan sömürü, ganimet ve asimilasyona dayalı bir yayılmacılığa bıraktığını görürüz. İşte bu mevali (Arap olmayan Müslümanları ikinci sınıf görme) geleneğine ve ayrıcalıklı saray zihniyetine karşı çıkan ilk isim, Büyük İmam Ebu Hanife (699-767) olmuştur. Ebu Hanife’nin adalet ve eşitlik eksenli bu duruşu yüzünden muktedirlerin hışmına uğraması tesadüf değildir; tıpkı sonradan Müslüman olan Türklerin Hanefi mezhebini benimsemelerinin bir tesadüf olmadığı gibi.
Ne var ki bu tarihsel süreç, Türk beldeleri için oldukça ağır bedellerle doludur. Gök Tanrı inancına mensup Türk boylarının yaşadığı coğrafyalarda, Emevi ve sonrasında Abbasi dönemlerinde yaklaşık 70 yıl süren yıkıcı çatışmalar yaşanmıştır. On binlerce insanın hayatını kaybettiği, kentlerin ve tarihi eserlerin talan edildiği, Talkan ve Curcan gibi hafızalardan silinmeye çalışılan trajik kırılmalar, tarih sayfalarında acı birer iz bırakmıştır. Ne acıdır ki, bu tarihi gerçekler "inanç zarar görmesin" kaygısıyla uzun yıllar halı altına süpürülmüş; toplumun doğru bilgilendirilmesi engellenmiştir. Oysa Hz. Muhammed’in doğduğu toplumun sosyolojik yapısını ve onun cehaletle verdiği nitelikli kavganın özünü anlamadan, İslam dininin getirdiği adalet mesajını kavramak imkânsızdır. Bugün yapılması gereken, dinin özü ile Emevi zihniyetinin siyasi mirasını birbirinden ayırmaktır.
Günümüz dünyasında Türk gençliğinin önündeki en büyük görev; kendini şu ya da bu yapının, cemaatin veya tarikatın iradesine teslim etmek değil, fikri hür, vicdanı hür bireyler olarak yetişmektir. Çağımız artık özgürlük, hukuk güvenliği, çeşitlilik ve liberal demokrasi gibi evrensel değerleri özümsemeden, "orta gelir tuzağını" ve zihinsel sınırları aşamayacağımızı net bir şekilde göstermektedir. Yeni nesillere birilerine körü körüne bağlanmayı değil; bağımsız kişilik sahibi olmayı, vicdanlarını geliştirerek kendi hayatlarını tanzim etmelerini öğretmek zorundayız.
Hakiki Türk milliyetçiliği de tam olarak bu bağımsız ruh ve tarih bilinci üzerine inşa edilir. Türk milliyetçisi; Andımız’ı duyduğunda göğsü kabaran, İstiklâl Marşı ile coşan, "Dağ Başını Duman Almış" marşıyla heyecanlanan, "İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar" denildiğinde gözleri dolan, "Çırpınırdı Karadeniz" ile duygulanan, "Türkiyem" şarkısıyla yüreği çarpan ve "Ne mutlu Türk’üm diyene!" şuuruna erişen kişidir. Bu şuuru korumanın yolu ise geçmişin acılarından ders çıkararak, geleceğe özgür ve bağımsız akıllarla yürümekten geçer.











