Herkesin bildiği üzere, Adalet sıradan bir kamu hizmeti değildir. Bu hizmetin uygulayıcıları olan, Hakim- Savcı ve Avukatlar da üstlendikleri görevin ifası ve sorumlulukları açısından sıradan kamu görevlileri değildir.
Adalet; devletin vatandaşa verdiği güvenin sonucunda oluşacak bir duygudur. Adalet hukukun üstünlüğünün ve toplumsal barışın temelidir.
Mahkemelerin kapısına gelmek zorunda olan vatandaşlar karşılarında sadece kanun maddelerini ve kanun gücünü değil, adaletin kişilere göre değil, şan, şöhret, itibar, makam, mevki, kariyerlere göre hiç değil, herkese göre adaletin tecellisini görmek isterler.
Adaletin sesinin; vicdanın sesi, devletin sesi olduğunu duymak isterler. Hakimlerden tarafsızlık, savcılardan hakkaniyet, avukatlardan cesaret, adalet teşkilatından ise güven beklerler…
İşte bu yüzden hukukçuluğu salt bir meslek olarak görmek yanlıştır. Hukuk mesleği vicdani sorumluluğu en ön planda tutan vicdani bir sorumluluk mesleği olduğu unutulmamalıdır. Saygın bir hukukçu hiçbir zaman vicdanı ile cüzdanı arasında sıkışmayandır.
Adaletin en önemli terazisi, güçlü olanların ne kadar korunduklarının değil, güçsüz, zavallı ve masum olanların haklarını ne kadar güvenle arayabildiği bir yer olmasıdır. Adalet, zenginin de, fakirinde önünde aynı teraziyle tartabilmektir.
ADALET TANRIÇASININ GÖZLERİ NEDEN BAĞLIDIR?
Hukukun üstünlüğü demek sadece basit, sıradan söylenmiş bir slogan değildir. Her adalet sarayının önündeki ‘’Adalet tanrıçasının’’ gözleri boşuna mı bağlıdır?
Tarafsızlığı ve bağımsızlığı simgeler de o yüzden bağlıdır. Hukukun evrensel ilkelerini sembolize eder de o yönden bağlıdır.
Yargılanan kişilerin zenginliğini, gücünü, ırkını, cinsiyetini, şöhretini, kimliğini görmez de o yüzden bağlıdır. Hiçbir dış etkenden veya ön yargılardan etkilenmeden yalnızca gerçeğe ve hukuka göre karar verdiği için bağlıdır. Kısaca herkese eşit mesafede olduğundan dolayı bağlıdır.
Tanrıçanın elindeki ‘’Kılıç’’ sembolü, adaletin verdiği cezaların caydırıcılığını ve gücünü, ‘’Terazi’’ adaleti ve bunun dengeli bir şekilde dağıtılmasının sembolünü simgeler. Her hukukçu zaten bunları bilir.
Hakim, savcı ve avukatların cüppelerinde neden cep yoktur?.
Çünkü, yargı faaliyetleri bir kamu hizmeti ve tarafsız bir görev olduğu kadar, kutsallık atfettiği için cepleri yoktur. Hiçbir hakim ve savcı siyasilerin ve devlet muktedirlerinin önünde asla eğilmezler ve hiçbir şekilde emir almazlar.
Avukatlar da görevleri esnasında müvekkillerinden emir ve öğüt almazlar .Kimsenin de emir erleri değildir. Görevini yapmak, emir almak değildir. Kendilerini müvekkillerinin yerine koyup, savunmaya gölge düşürmemek her avukatın vicdani görevidir...
Müvekkilinin kişisel haklarını savunmak başkadır, fiili veya haksız fiili savunmak daha başkadır. Tıpkı hırsız ile hırsızlığı savunmak arasındaki kıldan ince dengeyi gözetmek gibidir. Avukat hırsızlığı değil, hırsızın kişisel haklarını savunan olduğu unutulmamalıdır...
Molieraç'ın da dediği gibi:
"...Avukatlar tarih boyu köle kullanmadılar ama hiç bir zaman efendileri de olmadı."
TOPLUMLUN VE DEVLETİN YIKILMA SEBEBLERİ
Toplumların çürümesini ve çöküşünü inceleyen tarih bilimciler, sosyologlar ve siyaset bilimcileri şu acı gerçeği görmüşlerdir. Adaletsizliğin, yoksulluktan çok daha yıkıcı bir güç ve sebep olduğu noktasında birleşmişlerdir.
Adaletsizlik bir toplumda ilk önce temel değerlerin boşalmasını, ardından ahlaksızlığı getirdiği bir gerçektir. Bu durum hem devletler hem de toplumlar için yıkım getiren bir sürecin başlangıcıdır. Adaletin olmadığı yerde güven kalmaz, istikrar yok olur. Kaos, huzursuzluk ve toplumsal çürüme baş gösterir…
Güven ve huzurun olmadığı toplumlarda toplumsal barış bozulur ve huzur ortadan kalkar. Güçlülerin hukuku geçerli olur. Haklı olan değil, güçlü ya da ayrıcalıklı olanlar kazanır. Sistem kendi adaletini sağlayamadığında kişiler kendi adaletini kendi elleriyle aramak zorunda kalırlar. Tabi ki bu da kaosa yol açar.
En önemlisi de , " İhka'kı hak yasağı" ( hakkın zorla alınması) delinmiş olur...
Adaletsizlik toplumlarda yatırımları azaltır. Rüşvet ve kayırmacılık artar. Liyakat yok sayıldığı için, yetenekli ve dürüst insanlar sistemin dışında kalırlar. İşsizlikler büyür. Yoksullukların getirdiği çaresizlikler toplumun temel ahlaki değerlerini zayıflatır. İnsanlık ve vicdani değerler susar, vicdanları karartır.
Çünkü adaletin olmadığı toplumlarda ne hak, ne huzur, ne de güven kalmaz. İnsanlık ancak, herkesin eşit muamele gördüğü, hukuk önünde ayrımcılık olmadığı bir düzende yeşerir.
Ahlak, adalet, eşitlik gibi temel değerleri çürümüş ve kokuşmuş bir devletin ve o toplumum ayakta kalması da mümkün değildir.
Unutulmamalıdır ki, adalet yanız mahkeme salonlarında değil, toplumsal vicdanlarda da hüküm sürmelidir. Suskun ve haksızlıkları görmezden gelen bir toplumda adalet aramak, karanlıkta ışık aramaya benzer.
Sırf kendi siyasi görüşünden olduğu için, bile, bile haksızlıkların ve yanlışların savunulduğu hiçbir toplum abat olmaz, ayakta kalmaz. ‘’Çalıyorlar ama çalışıyorlar…’’ diyerek haksızlıkların yargılanmadığı ve onay verildiği toplum bilinsin ki o toplum çürümüştür artık!...
Sırf kendi düşüncelerinden oldukları için, fakirin, fukaranın, garip gurabanın hakkının yenildiği, kamu mallarının talanına göz yumulduğu, devletinin, beytül mal olan hazinesinin göz göre , göre boşaltıldığı, yandaşlara peşkeş çekildiği ve hesabının sorulmadığı toplumların artık topa l tüfekle istilasına bile gerek yoktur.
Fikri ve zihinsel çürümüşlük ve adaletsizlik o toplumun yıkılmasına yeterli olan sebeplerdir…Bu yüzden adil olmak, insan olmanın kadar, siyasilerin ve tüm muktedirlerin de en büyük sorumluluğu olmalıdır.
Makama göre değişmeyen, kişilere göre eğilip bükülmeyen, siyasi düşüncelere göre şekil almayan, toplumdaki konumlarına bakmadan herkese aynı mesafede duran adaletin temsilcilerine her zamankinden daha da fazla ihtiyacımızın olduğu günlerdeyiz. Adaletin terazisi bir tarafa eğildiğinde yalnızca bir insanın değil, toplumun adalete olan inancı da zarar görmektedir.
Şu da var:
Adalet geciktiğinde de yara alır. Geciken adalet, adalet olmaktan çıkmamalıdır. Bu yüzden hızlı yargılama yalnızca teknik bir hedef değildir. Makul bir sürede gerçekleşen bir adalet, beklenen bir adalettir.
Hızlı bir yargı derken, hızlı ama vurdumduymaz, özensiz bir yargılama değil, çabuk ama adaletsiz bir karar değil, hızlı, savsaklanmamış ve doğru kararları içeren bir yargı anlayışından bahsediyoruz…
Çünkü her dava dosyasının ardından, dosyasını takip eden binlerce insanlar vardır. Bir boşanma davasının ardında dağılmış ve yıkılmış yuvalar, bir iş davasının ardında geçimini sağlamak zorunda kalan hakkını ve emeğini alamamış insanlar, ceza davasının arkasında özgürlüğü söz konusu olan insanlar, bir tazminat davasının arkasında hakkını almak için bekleşen insanlar olduğu unutulmamalıdır.
....
Ve her bir dosya bir insan hayatına dokunmaktadır. Hukukçular verdikleri kararlarda yalnızca bir dosyayı değil, insanın devlete ve adalete olan inancını da etkilediği unutulmamalıdır.
Dolayısıyla bir devletin büyüklüğü, o devletin adaletinin ne kadar güçlü ve tarafsız olduğuyla ölçülür.
Nasıl ki; ''Berlin'de hakimler var'' sözü adaletin gücünü vurgulayan bir kavram olarak tarihe geçmişse, ''Ankara'da, İstanbul'da ve dört bir yerde de hakimler var.'' sözünün de tarihe geçmesini bekliyoruz.
Sözü daha fazla uzatmadan ve bu maksatla yeni adli yılın açılışı dolayısıyla; adaletin güçlendiği, üstünlerin hukukunun değil, hukukun üstünlüğünün tescillendiği, hakların zamanında dağıtıldığı ve teslim edildiği, adalete güvenin arttığı bir yıl olmasını umut ediyoruz ve bekliyoruz...











