İnsan olabilmek düşüncesi yalnızca biyolojik bir varlık olmayı değil, aynı zamanda, bilinçli olmanın ve sorumluluk duymanın mana ve anlamını da içerir. Lamarck veya Darvin’ci gibi evrimsel değerleri tartışmayacağım, doğru veya yanlış o ayrı bir konu, bu yazının konusu değil. Bu yüzden; ‘’İnsan düşünen bir hayvandır’’ demeyeceğim asla…
İnsan düşünen bir canlıdır ama; onu gerçekten insan yapan değer, düşündüğünün farkında olma düşüncesi gelir. Acı çeker, üzülür, sevinir, yaptıklarını sorgular, sorumluluk duyar, eşini, işini, çocuklarını, ülkesini ve ortak değerlerini sever, savunur. Kaderde kıvançta paylaşır.
Bu yönüyle insan olarak yaratılmışsa da, insan olabilmek bir seçim, bir tercih haline dönüşür. Herkes doğar, büyür, gelişir fakat herkes insan olarak kalamaz…İnsan oğlu hem eşref’i mahlukattır.
Yani mahlükatın en şereflisi. Hem de şahsına münhasırdır. Kendine özgü davranışları ve karakteri olan kimsedir. Yaratılmışların en üstünüdür. Ama aynı zamanda en tehlikelisi ve en korkuncudur.
İki zıt özelliği de aynı bünyede taşır insan… İyiyi ve kötülüğü, doğru ve yanlışı, güzelliği ve çirkinliği, aydınlığı ve karanlığı, merhameti ve acımasızlığı, adaleti ve zulmü, hak ile haksızlığı aynı bünyede, aynı ruhsal bütünlük içinde taşıyan şahsa münhasır bir varlıktır insan.
Çelişkiler içinde tercih yaparak ya insan olarak kalabilir ya da insan olmanın değerlerinden uzaklaşarak yönünü çizer…
İnsan olmak tamamen başkadır, içinde farklı duyguları taşısa da, çoğu zaman nefsini aşmak, başkasının acılarını kendi acısı gibi hissedebilmek, sevinçlerine, kederlerine ortak olabilmektir…
Bu yönüyle insan olmak; Yunus’un tabiriyle; ‘’Yaratılanı, yaratandan ötürü sevmektir’’
İnsan olmak her olayda her şeyde haklı çıkmak değil, vicdanlı olabilmektir. Güçlü olmaktan çok, adaletli olmaktır. Yaşamak kadar, yaşatmayı da gözetmek olmalıdır. Empati yaparak, karşısındakini anlayabilme yeteneğidir.
Şairin deyişiyle;
‘’Harabat ehlini hor görme zakir, defineye malik viraneler var’’ diyebilmenin sırrına erişebilmektir insan olmak...
Nice insanlar vardır ki; dış görünüşe bakarak çoğu insanlar selam bile vermezler. Halbuki kimse bilmez, bilemez, selem vermeye lüzum görmediğin belki de ahiretin ve insanlığın sultanları onlardır diye düşünebilmektir insan olabilmek.
Kendi dışındaki canlı ya da cansız, hayvanlara, ağaca, ota, böceğe, suya, toprağa, havaya saygı duymak ve onları da korumak için çaba göstermektir.
İnsan sormalıdır kendi, kendine. Zaman, zaman muhasebeye çekmelidir. Sevgiye muhtaç, aç ve susuz kalmış sokakta kalmış hayvanlara, bir el uzattım mı acaba?
Karda, yağışta, soğuk havalarda , sokak köşelerinde tir, tir titreyen o zavallıların da sana, bana muhtaç olduklarını hiç düşündük mü acaba? Sorarken kendimize içimizi yaktı mı bu soru?!...
Onlara bir el uzatmak, bir dokunmak insan olduğumuzu hatırlatacaktır bize. Kucağında mırıltıyla uyumak için senin gelmeni bekleyen bir kediden sabrı ve sevgiyi öğrenmektir...
Sana sevgiyle, hasretle bakan bir köpeğin gözlerindeki sadakati fark edebilmek, ona yaklaşmak, sevmek, okşamak, yalnızlıklarını giderebilmek, eksikleşen insanlık duygusunu geri verecektir bize…
Kuşların kanatlarındaki özgürlüğe imrenmek ve onları sevmek ve saygı duymaktır. Sokakta aç kalmış, kimsesiz kalmış bir yetimin başını okşamak, karnını doyurmak, ihtiyaçlarını gidermekten haz duymaktır insanlık. Küçük elleriyle boya sandığını sırtında taşıyan çocuğun, yetimin, kimsesizlerin acısını hissetmek, ortak olmak, paylaşmak ve kimsesizlerin, beklediği kimse olabilmektir…
Sessizliğin sesinden sabrı öğrenmek, bir köpeğin karşılıksız sadakat ve bağlılığından ahde vefayı öğrenmektir insanlık…
Kapıda bekleyen bir umut olmak, yol boyunca köpeğinin sana bağlılığın sevgisiyle yan yana yürüyüş yapmanın zevkini yaşamaktır insan olmak. Kuşların uçuşlarında ki çıkardığı seslere, kanat çırpışlarında ki ahengi, bir şarkı gibi düşleyerek yaşamış olabilmektir…
Yazlıkta geçen zamanlar ise daha bir başkadır. Zaman bitmeyecekmiş gibi yavaş akar. Güneşin doğuşu gibi, batışı da farklı olur.
Uzakta çamların arasından sessizce doğarak, denize doğru iner. Denizin dalga sesleri seni kendisine çağırır. Yosun kokularını özlediğini fark edersin. Her şey başkadır bu atmosferde.
Hastalıklarda, yorgunluklarda unutulmuş gibidir sanki. O sessizlik içinde, sizi kapıda bekleyen bir kedi veya köpek bulunur mutlaka. Yazın rehaveti içinde sizden bekledikleri bir bakış, bir okşama bile yetecektir onlara. Kumrular başınız üzerinizde uçarken bizde buradayız dercesine hatırlatırlar kendilerini.
Bahçenin çıkış kapısında veya bir sokağın başında bir kedinin kıvrılması şaşırtmaz sizi. Gözlerini güneşin rehavetinde yarı kapatmıştır sanki. Ama geleni, gideni hep takip ederler.
Yaklaştığınızda belki yerinden bile kalkmaz. Kuyruğunu sallayarak dost olmak ister. Ama usulca, yavaşça okşanmaktan hoşlanır. Eğer önünde bir su varsa, siz de önüne bir mama uzatırsanız, artık sizinle dostluğu başlamıştır.
Mahallenin köpeği ise daha uzaktan da olsa, geçen yıldan kalan hatıralarıyla tanır sizi… Kuyruğunu hızla sallamaya başlarken, kalbi sevinçten atmaya başlar. Belki başının okşanmasını da bekler. Dostlukların daha bir artarak temellenmesini bekler.
Artık ikisi de yazın sıcağında, rüzgarın serinliğinde, yaz yağmurunun bile eşliğinde sabırla dönüşünüzün beklenmesini hissetmenin verdiği gurur ve yaşadığınız sevinci, insan üzerine yazılan bir roman belki bu derece anlatamaz. İşte bu hazzı duymak ve yaşamaktır insanlık…
Düşünürsünüz, mutluluk, huzur, tek başına yaşanmaz. Karşılıklı olursa yaşanır bu duygu. İçinde ağaçları, ormanları, deresi, ırmakları ile bir bütün olarak yaşanır bu sevgi.
Hele de; ahde vefanın simgesi köpeğiniz, sabrın öğretmeni kediniz ve en önemlisi de yanınızda olan dostlarla paylaşıldığında, güzellikleri yaşamanın, hava, su, nefes kadar önemli olduğunu anlamaktan geçer insanlık…
Doğayı ve içindeki varlıkları sevmek, yalnızca bakmakla değil, korumak, incitmemek, onlarla birlikte yaşamanın ahengini içinde taşımanın var olmak için yeterli sebep olduğunu düşünebilmektir…
Bir ağacın gölgesinde; havaya, suya, toprağa ibretle ve minnetle bakarak, bunları var eden yaratıcıyı ve hikmeti düşünerek, şükretmektir.
Varlığın içinde var olmanın sebeplerini, koskoca bir evrende bir nokta kadar cürmün olmamasına rağmen, sana bahşedilen nimetler için teşekkür ederek, içine sindire, sindire var olmanın ve yaratılışın amacını düşünmektir.
Varoluş felsefecilerinin dediği gibi; insan iyi, ya da kötü olarak doğmaz. İyi ya da kötü olmak, onun yaşarken yapmış olduğu seçimlerin bir toplamıdır.
İnsan, başkalarının dayattığı rollere göre değil, kendi bilinciyle yaşar. Hayatın hazır bir anlamı yoktur, insan denilen varlık bu anlamı ancak yaşayarak kendi iradesiyle inşa edebilir.
İyi olmakta, kötü olmakta belki insanın hasletleri içerisinde bulunur. Fakat bahşedilen bu özellikleri, iman dairesi içinde terbiye etmek ve istediği yönde kullanmakta insanın elindedir.
Bu iradeyi temin etmek, teskin etmek, teslim etmek, iyi ve kötü olmanın sınırlarını elinde tutan güç, yaratıcı tarafından insanın tercihine bırakılmıştır…
İnsan oğlu, bilinç dünyasında ve seçimlerinde ki zıddıyla kamil olarak yaratılmıştır. Kötü ve kötülüğün idrakinde olan kişi, bunun zıddı olan iyilik düşüncesiyle de donanmıştır…
Yanan ormanların içinde ki hayvanların uçan veya uçamayan canlıların, kurtulmak için feryatlarındaki acı ve çırpınışları yüreğinin ta içinde hissetmektir...
Göz yaşlarında biriken damlaları, azgın ateşleri söndürmek için tehlikeyi bile hiçe sayarak koşmaktır…
Büyük Filozof Sokrates ise; ‘’insan olmak, insanın kendisi bilmesidir.’’ der. Doğru demiştir.
Çünkü Yaratıcı: İsra Suresi 70. Ayet de belirtildiği gibi; ‘’Biz insanları yarattığımız varlıkların birçoğundan üstün kıldık’’ der.
Fakat insan oğlu, kendisine bahşedilen bu üstün sıfatı, egısu tavan yapıpta kavrayamadığı zaman felaket kapısı açılmıştır artık...
Zaman içinde; madem ki ben yaratılmışların bir çoğundan üstünsem; ben, benim gibi olmayan benim gibi düşünmeyen, kendi türlerimin içinden bile olsa, dediğimi, istediğimi yaparım, benim dışımdakileri tahakkümüm altına alırım, çevreyi, doğayı, bitkileri, ormanları, tabiat varlıklarını istediğim gibi evirir, çevirir, kirletirim, yönetirim düşüncesi insanlığı içinden çıkılmaz sorunları da ardı, ardına getirir…
Bu egoist ve ‘’ben merkezli’’ düşünceler aynı zamanda beraberinde, her türlü sadistliği, radikalleşmeyi ve fanatikliğe davet eder…
Oysa ki yaratıcı, insan oğluna bu üstün özellikleri verirken, ona yakıp, yıkma, her şeyi tahrip etme, yok etmeye yönelik insanlık dışı yetkileri vermez.
Yaratılışın sırrı da bir imtihana yöneliktir. İnsan boşu boşuna mı yaratılmıştır? Yok mudur bir sahibi, bir gözeteni?
Hesap soracak bir gücün ve hesap sorulacak kendisinin olduğunu bilir de, bilmemezlikten gelir!.. Bunları düşünebilmek ancak, insan olmanın bilincine ve şerefine nail olabilenlere has bir duygudur.
İnsan nefsine, hoşa gitmeyen arzu ve isteklerine galip gele, gele, temizlene, temizlene, meleklerin dahi üstünde olabilme özelliği ile donatılmıştır.
Çünkü meleklerde derece yoktur. Yaratılışları üzerine durmaktayken, insanlarda ise dereceler var. Nefsiyle, kötülüklerle yaptığı mücadele sayesinde meleği bile geçen vasıflara sahip olabilen varlıktır insan.
Bunun tam tersi ise; bu üstün sıfatlarla donatılmayı, kendisinden olduğunu bilirse, bu durum insanın egosunu şişirip, yoldan çıkmasının sebebidir.
Kişide haset, riya, kin, şehvet, tamah, her türlü yalan, egoistlik, kendincilik, hırsızlık, hak ve hukuk tanımamazlık, adaletsizlik, insanların ve yaratılanların haklarına riayet etmeme, düşünceleri ön plana çıktığında, o kişi hayvanlardan bile en aşağı seviyeye inebilen tek mahluktur.
Çünkü hayvanlar sadece yaşamak ve hayatta kalabilmek güdüsüyle hareket eden varlıklardır. Yaptığı işlerin, iyi mi, kötü mü olduğunu düşünme akli melekeleri olmaz. Doymak maksadıyla ve yaşamak için aç olduklarında, saldırgan olabilir.
Aç kaldıkları çoğu zamanlar bile, yağmurda, karda, soğukta, çamurda bir duvar dibine sinip, büzülerek, sessizce insandan bir merhamet, sevgi, bir yudum ekmek ve su için masumca bekleşirler…
Oysa ki insan oğlu öyle mi?Kendi cinsine karşı tok olduğu zamanlarda bile saldıran bir varlıktır. Yok etme, daha da çok kazanma, her şeyi elde etme etmek amacıyla kendi türdeşlerine bile acımadan katliam yapmaktan çekinmeyen tek varlıktır.
Dedik ya; İnsan, kendi türünü öldürmekten zevk alan ve içinde adeta canavar besleyen gibidir...
Hayvanlar incelendiğinde, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde ve engellendiklerinde, savunmak için, saldırganlaşırlar. Fakat hiçbir zaman katil ve işkenceci olmazlar. Sadist duyguları yoktur...
Fakat insan oğlu maalesef bir katildir. Kendi türünü öldüren, katliam yapan, işkenceler yapan, bunları yaparken de zevk alan bir türdür insan oğlu…
Hayvan diyerek çoğu zaman aşağıladığımız canlılar ise, hayati çıkarları tehdit edildiğinde kaçarak tepkisini harekete geçirir.
Yani kendisine yönelen tehlikeyi bertaraf etme düşüncesi hakimdir. Eğer kaçma imkanı yoksa saldırganlaşır. Kaçma imkanı olmayan ve köşeye sıkıştırılan bir kedi veya köpek gibi...
Yavrusunu korumak için bir tavuk bile kocaman köpeğe saldırır. Bu saldırganlıkta bir yok etme, yıkım ve öldürme iç güdüsü yoktur.
Halbuki insan çok farklıdır. Canlılarda, beyin yıkama teknikleriyle saldırganlığın uyandırıldığı hatta kutsandığı tek canlı türü insandır. Hitler tarihte bunu yapmıştır.
ABD bunu Vietnam, Afganistan, Irak, Libya, Suriye, İran’da yapmıştır ve yapmaktadır. Gazze’de, insanlıktan nasibini alamamış İsrail; insanlık tarihinin en ağır zulmünü, soykırımı, yaşlı, hasta, çoluk, çocuk, ihtiyar demeden masumların üzerine binlerce bomba atarak, her yeri yakıp, yıkmaktan büyük zevk almıştır…
Doğu Türkistan’daki Müslüman Türkler, katil Çin sürülerinin zulmü altında inim ,inlemektedirler. Ne bir sahip çıkanları vardır, ne de haklarını koruyan. Hiç kimse esaret altında zulüm görmesin, insan olarak hepimiz karşıyız ama çifte standartlara da karşıyız.
Varsa, yoksa, İran, Suriye, Libya, Filistin, Gazze ve Ortadoğu!...Peki Çin esaretinde yaşayan dünya Türklüğünün ana vatanı 40 milyonluk Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin hakları, hukuku nerde?!..
.......
Maalesef gelinen noktada, insanlık değerleri hızla aşınmaya başlamıştır. İnsan oğlu varoluşunun sebep ve hikmetinden git gide uzaklaştığından kendine yabancılaşmıştır.
İnsanlık ahlak yolculuğunda sınıfta kalmaktadır.
Kendisiyle olan imtihanı kaybeden insanlık, bir yığın topluluğuna dönüşmek üzeredir.
Aklın ve vicdanın arasında ki insan oğlu; İnsanı, insan yapan değerlerden hızla uzaklaşmaktadır. Bireysel ilişkilerde, toplum- birey ilişkilerinde çürüme, kokuşmaya dönüşmektedir.
Ar, haya, namus, ahde vefa, sadakat, verilen sözleri ihlal, en yakınlarından bile; kendisine güvenenlerin güvenlerini , üç kuruşluk dünya menfaati ve nefsani arzuları uğruna satan insanların çoklukta olduğu bir dünyada yaşamaktayız…
Yapmam deyip te yapan, bırakmam deyip te bırakan, üç lafın beşi yalan olan insanların; yan yana birlikte olduklarını, sonradan bulduklarına satan ve tercih eden özürlü anlayış hızla artmaktadır!..
İnsan olmanın edep ve haysiyetinin, sessiz yükünü taşıyamayan, çelişkilerine mahkum olmuş, insani değerlerden uzaklaşılmış bir nankörlük tablosu, kişisel ya da toplumsal olarak, geleceğimize vurulan en büyük darbe olacaktır…











