Kasvetlidir Kasım, Aralık. Döker ağaçlar bir bir yapraklarını. Sanki bir daha açmayacak gibi, çekilir el ayak ortalıktan. Sararmış dallarda, haşin ve ıslık benzeri gibi bir ses. Sular da hışırdayarak akmaz, derelerde sessizlik...Karşı dağlar bile bir orman yangını gibi kızararak çekilir uzaklardan...
Patika kırlar ortasında upuzun bir yol. Tepeler çıkar karşına, bir çok inişler ve çıkışlar. Bitmek bilmez yol. Ellerin cebinde belki ıslık çalarsın, belki de düşüncelere dalarsın!...Çıktıkça tepeye doğru; doğa koyulaşır, düşünceler bir orman misali donuklaşır...
İçinden gelen ses; dur der… Girme ormana!...Düşüncelerin belki ormandır girip de çıkamama korkusu belki bundandır! Kuşların sesi, yaprakların kımıldaması bir hüznü çağırır. Oldum olası akşamlar sessiz ve sakin bir derinlik bırakır...Seyre daldığın doğada, yapayanlız kalırsın bir sen, bir de duygularınla baş başa!....
Oysa Nisan ve bahar öyle mi?..Çok uzaklardan duyulur kurbağa ve böceklerin sesleri. Köydeki köpek sesleri bile hoş gelir kulağa... Bahar yaymıştır tüm kokularını her yana...Kuş sesleriyle uyanır insan. Güneşin doğuşunu seyredersin pencerenden...
Bahar yağmurları da bir başkadır. Toprak gibi kokar insan...Kır bahçesinde çiçeklerden bile güzeldir Nisan...Koklamaya da doyamazsın dokunmaya da...Keşke zamanı durdurmak mümkün olsa da dersin…
Tanımaya çalışırsın insan dediğin meçhulü...
Doğayı çözersin. Ama ya insanları? İnsanı tanıma ağırlıklı olarak, belki de psikolojiden ziyade; bir felsefe metnini okumak ve düşünmek gibidir.
Girift, sert kayalıklar vardır önünde. Bir ovadaki nehir gibi akıp gitmez insan ruhu...
Her zaman değişkendir çünkü. Bazen içe, bazen dışa doğru akar. Her zaman ve her şartta, her ortamda ve her fırsatta değişir ve dönüşür insan. Bazen düşünürsün... İnsan doğasını, değişken ruh yapısını anlama çalışması; psikologların tekelinden çıkarılsın diye...
İnsan kendisini ne kadar dinlemek ve çözmek için baş başa kalsa da, kendi haleti ruhiyesini tam olarak anlamak ve çözmekten aciz kalır.
Karmaşıktır insanların yapısı. Ruh, beden, düşünce üçgeninde hepsi iç, içe geçmiş bir labirent portresi gibi...Karışık bağlantılardan oluşan bu bütünsel yapıyı dengede tutmayı sağlamaktır esas olan...
***
İslam’ın temel felsefesi arasında olduğu kabul edilen; ‘’Bir saatlik tefekkür, bir yıllık nafile ibadetten daha hayırlıdır’’ Hadisi Şerifini sahih olup olmadığını konunun uzmanları daha iyi bilirler.
Her ne olursa olsun, tembellikle iç içe geçmiş gibi görünen çoğu mistik düşüncenin karşısında, çalışmak, üretmek, yaratılışının sırlarını merak etmek, evrenin sırlarını incelemek ve keşfetmek, hep bir tefekkürün (düşüncenin) ürünüdür…
‘’Düşünüyorum o halde varım’’ bir skolastik düşünceden çok daha öte; insanın var oluş ve aksiyoner gerçeğine vurgu yapan sorgulamadır.
Sorgulanmayan düşünce ham hayaldir. Şüphecilik te olmalı düşüncelerde. Araştırma, sorgulama, irdeleme; ‘’tedbirsiz tefekkülün’’ tam karşıtlığıdır…
Beden, insanın dünya ile temas ettiği açık alan sayılır. Acıkma, susama, yorgunluk, hastalık gibi durumlarda doğrudan düşünceyi ve ruh halini etkiler. Ancak güçlü ve sağlıklı bir bedenin yapısında düşünceler daha sade ve berrak olabilir.
Zayıf, hastalıklı ve marazi bedenlerde ruhsal olgunluk beklenemez. Ruhsal kırılganlık da artar bu durumlarda. Yorgun bedenler, düşünceleri karartır. Kararan her düşünce de insan ruhunu yorar...
Dedik ya, insan denen meçhulün düşünce yapısı, bedenle ruh arasında bir köprü aracı ve yönlendirici konum içerir. Düşünce sistemi, içinde yaşadığı bedenin sinyallerine anlam kazandırır.
Yanlış ve olumsuz her düşünce yapısı, sağlıklı bedenlerde bile huzursuzluk yaratan sinyaller gönderir…Düşünce sistemi bozulursa, bedende evham ve kuruntular artar. Kişi bedenen iyi ve güçlü bile olsa, mutlu olamaz…
Ruh denen içsel bütünlük dünyamızda tüm değerler burada toplanır. Merhamet, umut, vicdan, acı, neşe, korku, keder, intikam gibi hisler burada şekillenir. Eğer ruhumuz doymazsa, bedenler aç kalır.
Ruh yaralıysa, düşünceler otomatik savunma refleksine dönüşür. Ruhsal bütünlük güçlüyse, beden oluşan acılara dayanabilir. Ruh çökerse, düşünce bahane üretir. Her bahane bir yalana dönüşür… Üretilen her yalan, savunma mekanizmasında, yeni çöküntüleri beraberinde taşır.
Dedik ya üçlü sistemin sac ayağında bir uyumsuzluk yaşandığında, beden tatmin edilmemiş arzu ve isteklerin dümen suyunda istedikçe ister.
Fakat dış etkenlerle oluşan, çevresel ve psikolojik baskılar sonunda düşünce bir zaman sonra belki de geç kalmış bir sorgulamayla düşünce ve ruhsal bütünlük suçluluk duygusuyla karşılaşır…
Ruh ve düşünce istemeye devam eder ama beden yorgunlaşır artık… Bir zaman sonra, kaygı, endişe ve tükenmişlik, içsel bütünlüğü bozar.
Bir başka deyişle İnsan denen varlıkta, Ruh- beden- düşünce sistemi bir hiyerarşi olduğu kadar bir döngüdür. Biri bozulduğunda, diğerlerinin de bozulması kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkar…
***
O halde insan düşündükçe sorar kendi kendine: Duygusal zindandan çıkmanın püf noktası nedir? Nedir mutluluğun sırrı?..
Düşündükçe ufkun kapısı açıldıkça açılır ardına kadar. Duygulardır düşünceleri meydana getiren...O halde duygular, düşüncelerin doğru olduğunu ispatlamaz çoğu zaman!.
Duygular da, yavru ördeklerin annelerini takip etmeleri gibi düşünceleri takip eder... Bazı zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede yapılan rasyonel bir analiz, uzun uzadıya düşünerek yaptığımız değerlendirmeler kadar gerçek olur.
Psikologlar ruh hallerinin, duygulardan farkını şöyle açıklar:
Duyguların daima teşhis edilebilir bir sebebi varken, ruh hallerinin genellikle bariz bir sebebi yoktur. Duygular genellikle beyinde olup bitenlerle ilgili olduğu halde; kişilere münhasır haleti ruhiye ise zihinde ve bedende meydana gelen süreçlerden ve değişmelerden etkilenir....
Kafanda üst üste sorular birikir. Bir muhasebedir başlayan!.. Bazı zaman çıkarsın içinden bazı zamansa çıkamazsın... Ama rahatlatmalı insan kendisini sorduğu sorularda... Her bilimsel tez gerçek olabilir mi diye düşünürsün. Gerçeğe yakın da olabilir. Fakat her gerçeğin bilimsel olma şartı var mı diye de düşünmekten kendini alıkoyamaz insan!..
Bilimsel olmayan nice gerçekler hayatın ta kendisidir...Somut olanlar da olmayanlar da duygularda hapsolur ve gün gelir zamanla da bir buz dağı gibi derinlerde gizlenir...
Vefa, sevmek, kadirşinaslık, paylaşılan acılar, hayatın karmaşık her hali ve hatıralar ilmek, ilmek dokunur, nakış gibi işlenir, bilinç altına ... Zamanın tünelinde gezdikçe ve dokundukça bazen acıtır ve kanatır, bazen de güzelleşir duygular!...
Düşünceler ise; tıpkı durup dururken rüzgar gibi gelip geçerler. Empatiye açık olduğu zaman daha gerçekçidir düşünceler...
Bir karadelik olur içinde ya da bir kara kutu... Duygu kalıcı olur, düşünce geçici…Özlemlerin, hatıraların, hayallerin, çoğu zaman; içinde yaşar da yaşar. Ne kaçmak mümkün olur, ne de unutmak...
İnsan bu... Fiziksel anatomisi her gün daha da fazla incelendikçe çözülür. Ya felsefesi ve düşünceleri? Hep muamma ve karışık bir denklem gibi olur…
Yaşadıkça ve yaşandıkça; duygular da yaşlanır düşüncelerde...Bazı zaman iç içedir çoğu zamansa çatışır. Biri hayatın gerçeklerine zorlar, diğeri kaçışa!..
İnce ve uzun yolda hep meçhul kalacaktır insan, belki de hep bilinmeyen!..
Sonra düşündükçe bunları bir, bir; doğaya bakarsın. Yapraklarını döken ağaçlara, hafiften yağan yağmura dalarsın. Ayakkabıları delik, çorapları bile olmayan ve ıslanmaktan kaçan çocuğa baktıkça için kanadıkça kanar... Ve düşündükçe bu düşünceler içini yakar...
Ve bir zaman sonra da, martıların sesi karışır belki duygularına...Sahile çekilen güneşin hüznü, akşamın karanlığı iyice çöker üstüne...Sararan ağaçlara baktıkça birden Kasım olduğunu hatırlarsın...
Hiç düşünür müydüm dersin bunları? Kasım ya da Aralık değil de bir Nisan olsa! Kasvetli bile olsa Sonbahar da güzeldir kendince...Yorgun düşüncelerin, mahsun düşlerin hazanıdır artık. Diriliş de onda saklı, uyanış da...
Düşünmek… Herkesin gittiği ve düştüğü yollardan farklı olursa, bir anlam ifade eder...Hep başkaları gibi düşünmek; hayatın gerçeğine götürmez insanı.
''Nasılsa gelip geçti, öyleyse değeri yoktur'' dememeli insan!.. Tam aksine; gördüğün, duyduğun, sevdiğin, kaybolan ve yok olan her şeyler, daha bir değer kazandıkça, güzelleşip, gözetilmeli...
İnsana özgü ne varsa yıpranır bir gün. En yıpranmaz duygular; sevgi, bağlılık, vefa, dostluk, özlem, gibi şeyler, her zaman istisna olmalı...
Oysa ki yıprananları da yıpratmamalı insan... Güzellikler, vefanın içinde saklı kalmalı. Kaç kişide bulunur? Belki de çok az kimsede, belki de hiç kimsede!..
Gecenin karanlığı, gündüzün ışığı beklediği gibi; aranmalı dostluk ve sadakat... Olduğu gibi görünmeli, göründüğü gibi olmalı insan...
Hissizleşmek ve sıradanlaşmış olmak, değersizleştirilmek ve önemsenmemek onuruna darbe vurur insanın. Hava ,su, gıda gibi korunmalıdır bazı değerler!...
Hint felsefesinde olduğu gibi yaşanmalı sevgi ile hakikat ve seven ile sevilen!...Sevgi belki iki vücutta tek ruh gibi olursa sevgidir…
Sevginin mihrabında birleşmeli kalpler!.. Sevende de sevilende de yaşanılmış ve her ne varsa; ağızda bal, kalpte zehir olmamalı!. Kalpte menzil, menzil sevginin hasreti , özlemi artarak çığ topu gibi büyüdükçe heyelan benzeri arttıkça, artmalı!
İşte insan bu duyguların içinde var olur ve yaşar. Bazı zaman bilinir, bazı zaman ise bilinmeyen olur. En anlatılmaz, en karmaşık duyguların sahibidir insan!. Ne yaparsa yapsın, düşünceler engelleyemez kendisini!..
Sevgi denen o ölümsüz ve saf duygu, Kaf Dağının ardında ki "anka kuşu" gibi olmalı. Kaçtıkça yakalanır gibi, yaklaştıkça tutacakmış gibi olmalı... Ama hiç bıkmadan, yorulmadan, koşturacak umut, hayal ve enerjiyi de vermeli insana…
Her gün hayallerinde süslenmeli kovalandıkça kaçışı. Hayat dediğin, kırık bir testiden akan su gibi… Bazen düz, bazen yokuş yukarı aka, aka tükeneceğini bilmeli...
Hayat denilen girdapta, bazen veda bile edilmemiş bir ayrılık, hem bir tükeniş olur, hem de bir ölüm.
Gideni de öldürür, kalanı da...
Bir sır gibi, bir muamma gibi kalmıştır her vedası olmayan ayrılıklar.
O ölümsüz duygular; mercanlar içinde gizlenmiş, inci taneleri kadar, bembeyaz, saf, masum ve tertemiz!..











