İbni Haldun’a atfedilen en önemli sözlerden birisi, ‘’Coğrafya kaderdir’’ sözüdür. Sık, sık medyada veya günlük konuşmalarda bu sözün çok kullanıldığı ve öne çıktığı görülmektedir.
Bu söz kullanılırken herhangi bir coğrafyada ya da daha sınırlı bir bölgede yaşamanın ne derece önemli olduğunu veya krıtik olduğunu ya da imtiyazlı olduğunu anlatabilmek için kullanıldığı görülmektedir.
14.yüzyılda yaşamış olan büyük düşünür aynı zamanda modern tarih yazımı, sosyoloji ve ekonomi biliminin de öncülerinden kabul edilen bir devlet adam ve tarihçi ve sosyologdur…
‘’Coğrafya kaderdir’’ ünlü sözü ,ünlü İslam düşünürü İbni Haldun’a atfedilerek onun ‘’Mukaddime’’ adlı eserinde, iklimlerin ve coğrafyanın toplumların yapısı üzerindeki etkisini anlatan düşüncelerinden dolayıdır.
Ünlü bilginin toplum sosyolojisine ilişkin daha başka bilinen meşhur sözleri de vardır.
Mesela;
‘’İnsan alışkanlıklarının çocuğudur’’
‘’Fazla tevazunun sonu, vasat insandan tavsiye dinlemektir.’’
‘’İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine yeni şeyler atmazsanız, kendi kendini öğütür.’’
‘’Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzerler’’
‘’ İnsanı açlık öldürmez, alıştığı tokluk öldürür.’’
‘’Kalpleri ayrı olanların, akılları birleştirilemez’’
…….
İbni Haldun’un İnsana ve topluma ilişkin görüşleri yaşadığı çağa damgasını vurmuştur. Büyük sosyolog; Aristo’dan beri bilinen yani; ‘’İnsanların sosyal bir varlık olduğu, yalnız başına yaşayamayacağı’’ fikrini savunarak, toplum hayatında yaşamanın zorunluluklarından bahseder.
Nasıl ki insan gıdasız olarak yaşayamayacaksa, bu ihtiyaçlarını da tek başına karşılayamayacaktır.
Bize göre büyük düşünürün yaşadığı çağda söylenen bu söz, çağın gereklerine ve koşullarına göre doğruluk arz etmektedir.
Yaşadığımız zaman diliminde ise, insanoğlunun evrendeki gelişmelerini göz önüne alırsak, doğru olduğu kadar, mutlaka doğru olması gerekmediği de tartışılabilir.
Çünkü; doğduğumuz yeri, o yerin iklimi, ekonomik kaynakları, kültürel yapısı ve jeopolotik durumu etkiler. Bu durum da doğrudan toplumsal refleksleri, toplumsal alışkanlıkları ve duyarlılıkları şekillendiren güçlü bir etmendir.
Coğrafya içinde barındırdığı insanların önüne engeller de koyabilir, avantajlar da koyabilir. Coğrafi konum yaşam tarzlarını ve milletin karakterini etkilese de kesin bir yazgı olarak düşünülemez.
Tarih boyunca bir çok toplumlarda elverişsiz coğrafi koşullar, teknolojik ve kurumsal gelişmelerle insan hayatı avantajlara da çevrilebilir.
‘’Coğrafya kaderdir’’ sözü, İbni Haldun’un yaşadığı döneme ve yaşadığı bölgeye bakıldığında bu söz doğrudur. Fakat günümüz dünyasına bakıldığında ise söz sanki anlamını yitirmiş gibi görünmektedir.
Neden derseniz, aynı coğrafyayı paylaşmış, aynı soydan ve kültürden gelen milletlere bakmak gerekir.
Örnek olarak; Güney Kore, Kuzey Kore gerçeğine bakalım. Her ikisi de aynı coğrafyayı paylaşmaktadır. Güney Korede ki kişi başına milli gelir, Kuzeydekilerin 30, 40 katıdır.
Yani diyeceğimiz o ki; bu iki ülkeyi bu kadar farklı kılan Coğrafya değil, yönetim tarzıdır. Güney Kore dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birisidir. Kuzeyi ise gelişmesini bile tamamlayamamıştır.
Tam tersi olarak Silah sanayiinde ise Kuzey Kore dünyanın en gelişmiş ve caydırıcı nükleer silahlarına sahipken, Güneyi ise ekonomik olarak gelişmiş olmakla birlikte, silah sanayisi yönünden, Kuzeyinden çok, çok gerilerde olması, ‘’coğrafyanın kader olmasından’’ değil, yönetim tarzından kaynaklanmaktadır.
Japonya ise bir başka örneği teşkil etmektedir. Hemen, hemen hiçbir doğal kaynağı olmayan Japonya, ‘’ Coğrafya kaderdir’’ sözüne ve tezine teslim olmak yerine, milli ekonomik kalkınma ile dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birisi olmayı başarmıştır…
Tarihte ki ‘’ Coğrafi keşiflere’’ baktığımızda ise, keşiflerden ve emperyalist akımların egemen olmasından sonra ,kalkınmasını tamamlamamış, çok fakir olan Çoğu Avrupa toplumlarının başta İspanya ve Portekiz olmak üzere, diğer milletlerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürmeleri ile birden zenginleşip yaşam tarzlarının ve ekonomilerinin gelişmesi le, Coğrafyanın kader olmadığını, tam tersine kaderin coğrafya olduğunu tarih göstermiştir…
Kendi tarihimize ve ülkemize baktığımızda ise; Osmanlı Devleti adeta yıkım ve dağılma sürecinde kendi kaderine razı olmuş bir görünümde ki teslimiyete baş kaldırmış Mustafa Kemal ve arkadaşları sayesinde, İstiklal Savaşı kazanılmıştır.Yeni bir devlet kurarak ve büyük devrimlerle, Hasta Adamlıktan kurtulup bağımsız bir devlet kurmuştur.
Atatürk’ün coğrafyamızın şartlarına göre geliştirdiği, ‘’ Yurtta sulh, cihanda sulh’’ ilkesiyle , Coğrafyanın kader olması ilkesinin anlayışıyla uzağı görmüş, ülkemizi Ortadoğulu olma batağından kurtarmak istemiştir.
İstiklal savaşından önce, emperyalist ülkeler tarafından toprakları bir, bir işgal edilmiş Osmanlının son döneminde adeta kaderine teslim olduğunu görüyoruz.
600 yıllık imparatorluğun meclisini dağıtıp basan İngilizlere, Anadolu’yu ateşe verip kadınlarımıza, çocuklarımıza tecavüz eden, her türlü zorbalığı yapan Yunanlılara, Türk köylerini yakan yıkan Ermeni ve Rum çetelerine tek bir kelime etmeyip, kurtuluş savaşı yaparak Türk milletini kurtaran Mustafa Kemal Paşa’ya dil uzatan içimizdeki hainler ihanet ederek kaderlerine razı olmuştur.
Bu kaderi tersine çeviren bir avuç kahramanlar, Coğrafyanın bile her zaman kader olamayacağını, tersine kaderin coğrafya olduğunu yakın tarihimizde ispatlamışlardır…
Baş hainlerden İskilipli Atıf’ın Kurtuluş Savaşı karşıtı Alemdar gazetesinde yayımladığı fetvalara bakarsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
‘’ İslam kilidinin anahtarını, İngiltere’nin güvenilir ellerine teslim etmekte, İslam alemi için hiçbir tehlike yoktur’’ yazacak kadar alçaklaşmıştır.
Yunan uçaklarından Anadolu semalarına atılan bildirilerde, Yunanlıların Padişahın askerleri olduklarını, onlara karşı gelinmemesini, Kuvay'ı Milliyecilerin ise eşkiya olduklarını, yazan bildirilerin altında imzası vardır...
Padişah Vahdettin ise, İngiltere’ye yazdığı sığınma talebi mektubunda:
‘’İstanbul İşgal Orduları Başkomutanı General Harington Cenaplarına, İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devletine sığınmayı ve bir an önce İstanbul’dan başka bir yere götürülmemi talep ederim efendim. 16 Kasım 1922 Müslümanların Halifesi Mehmet Vahdettin’’
Bitmedi.
Aynı Vahdettin hiçbir şart ileri sürmeden 15 yıllığına tüm Osmanlı ülkesini şartsız idare etmesini de teklif etmiştir. İngiltere ise teklifi diğer devletlerin tepkilerinden çekinerek ciddiye almamıştır…
"Padişahın ve benim yegana umudumuz İngilteredir..."(Damat Ferit)
"Amerika dünya gemisinin kaptanıdır.Onunla iyi geçinmek zorundayız." ( Fethullah Gülen)
Demek ki, yönetim tarzı ve yönetimde ki kişilerin irade anlayışları da ünlü sosyolog İbni Haldun’un sözünün her zaman geçerli ve doğru olmayacağını kanıtlamaktadır.
Bir yandan kayıtsız, şartsız ülkeyi teslim etmek isteyen hainlerin karşısında, bütün yoksulluk ve imkansızlıklara rağmen coğrafyanın şartlarına aldırmadan vatan için kan dökenlerin ve ‘’kaderdir diye razı olmayı ‘’ ve teslimiyeti reddedenlerin mücadeleleri bu gerçeği vurgulamaktadır…
Eğer ülkemizde, Osmanlıdan devralınan bozuk yapı; din, şeyh, tarikat, cemaat, mezhep ayrışmaları yapılanmalarından uzaklaşamazsa, bilime yönelemezse, devletin kurumları ehil olmayanların, adaletsiz anlayışlarıyla tökezlerse, bozuk yapı yeniden hortlatılırsa, coğrafyanın bir kader olmadığını kanıtlayabilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm bu uğraşlardan geri dönerek Ortadoğu devleti konumuna dönmeye başlayacaktır…
Aslında Coğrafya kader değildir. Bilim bu tür yaklaşımları kabul etmez. Gözleme, araştırmaya, ve deneylere dayanır. Mesela doğru bir yönetim tarzı o ülkeyi kalkındırırken, yanlış yönetimler ise geriye götürmektedir.
Bize göre de bunun kaderle bir ilgisi yoktur. Kader; beceriksizliğin, tembelliğin, yeterince mücadele etmemenin suçunu üzerinden atmak isteyenlerin sığındığı limandır.
Tabi ki burada ‘’ İmanın şartlarını’’ saymıyoruz. Bu ayrı bir konu. Bu ifade insanın kendi geleceğini şekillendirmede ki iradesini vurgular.
Zaten kaderle ilgili ayetin (İsra Suresi 13. Ayet) mealini müfessirler, ‘’İnsanın tercihlerinden sorumlu olduğunu ve kaderinin de bizzat kendi çabasına bağlı olduğu şeklinde açıklamaktadırlar.
Beceriksizliğimizin, başarısızlığımızın sorumluluğu büyük ölçüde bize aittir. Bu yaklaşım tarzı toplumlar için de geçerlidir.
Tek kişinin hegemonyasıyla yönetilen bir ülkede, tüm sorumluluk, o kişi ve onun yönetimine aitken, demokrasinin kurallarının işlediği ve seçime dayalı bir yönetim tarzına sahip olan ülkede ise sorumluluk, o başarısız yönetimde ısrar eden topluma aittir.
Çünkü devlet idaresi dediğimiz mekanizma siyasal iktidarların yönetimi altındadır. Yürütme- yasama- yargı erkleri birbirinden bağımsız olan idarelerde demokratik ilkelerden bahsedilebilir.
Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı, siyasal iktidarın aracı ve sopası olarak kullanılmamalıdır…
Bilimsel ilerlemeler ve küreselleşmenin getirdiği sonuçlar, toplumların yaşadıkları mekanların kısıtlayıcı ve olumsuz etkilerini azaltmıştır.
Toplumlar, kendisini oluşturan fertlerin eğitim faaliyetleri ve yenilikçi vizyonlarıyla kendi rotalarını çizme kabiliyeti de getirmiştir.
Ülkemiz hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, insan haklarına, yasama- yürütme ve yargı erklerinin bağımsızlığına dayalı parlamenter sisteme ve bilime dayalı, doğru ekonomik politikalara dayalı idari sisteme dönmedikçe, bu netameli coğrafyanın kaderinden kurtulamaz.
Kurtulamadığı gibi, coğrafyayı da kader olarak yaşamaya devam eder.











