Dün, bugün ve yarın zaman mefhumu içerisinde sıkışıp kalmış ve çare arama cenderesinde bunalmış insanların; bugün her zamankinden çok daha fazlalaşmış olduğu görülmekteyiz.
Psikolojik olarak iç derinlikleriyle yalnızlaşmak ifadesi, dış dünyadan koparak, insanın kendi iç frekanslarına, iç hesaplaşmaya çekilmesi demektir. Bu yanlızlığı basit bir terk edilmişlik olarak görmek hatalıdır.
Bazı bireylerde iç hesaplaşma bir takım kırılma ve çöküntüler meydana getirebilir. İç hesaplaşma aynı zamanda kişideki öz eleştiri kabiliyetini geliştirmek gibi; şahsın kendisiyle baş başa kalma ve sorgulama cesaretidir.
Düşünceleri ayakta tutan insanlardır. Hiçbir düşünce de ölmez, insan yıkılmadıkça…Çoğu düşünürler, yerleşmiş değerlere zirveden bakar.
Zirveden bakmak, küçümsemek değil, ya bir özümsemektir, ya da özümsemediği değerlere eleştirel kimlik getirmektir.
Her devrin büyükleri, içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelime ve cümlelerini sıralarken, toplumun hoşuna gidip, gitmeyeceğinin hesabını yapmaz.
Derin bir düşünceyi anlamak için, kendi içinde, kendi kalbine inildiğinde düşünce, o zaman düşünce olur. Çoğu insanlar nesneleri ve varlıkları, buzlu bir camın arkasından gördüğü gibi hissederek görür.
O düşünceden de gerçeğe ulaşılmak zor olur. Ancak, içinden gelen duygularla, karanlık ve sisleri yırtabildiği anda insan, aydınlık gerçeği bulur…
Günümüzde insan çoğu zaman kalabalıklar içinde kendinden de kaçar. Her türlü gürültülü ilişkiler, roller ve beklentiler, iç sesimizi bastırır. Yanlızlaşmak ise bu bastırılan seslerle yüzleşmemizi artırır...
Günlük hayatımızda ki, yaşanan korkular, endişe ve kaygılar, kendimize sorduğumuz cevapsız sorularla aynı karanlık odada biriktikçe, birikir…
Bu yalnız kalma iç güdüsü insanda iki yüzlü bir duygudur. Bir diğer anlatımla; bu duyguların bir yüzü insanı acıtır. Muhasebe ettikçe, hoşuna gitmeyen gerçeklerle yüzleşir.
Diğer yüzü ise, insanı olgunlaştırır ve farklılaştırır. Her farklılaşma içerde yaşanan sessizlik fırtınasıyla daha çok yoğunlaşır.
‘’Her şey zıddıyla kaimdir (mevcuttur)’’ sözü, aslında bir şeyin mutlaka zıddıyla beraber olacağını anlatmak için söylenmiş olduğuna inanıyorum. Bir çok insanda, düşünür ve yazarlarda, felsefecilerde, iç derinlikleriyle yalnızlaşmak, zamana karşı bazen isyan olur, bazen çok da verimli olur.
Öz eleştirel ve iç derinlikleriyle gelen bir farkındalık, hayatın ve düşüncelerin farklılaşmasını daha çok olgunlaştırır. Kişi kendisiyle baş başa kaldığında, kalabalıklardan da hızla uzaklaşır. Ya iç huzuru bulur; ya da kendisiyle bir çatışmayı doğurur.
Mesela bir şeyin doğru olduğunu kabul düşüncesi, onun zıddı olan yanlış düşünceyi öğrenmekten geçerse, o zaman zihnimizde iki düşüncenin mukayesesi ile gerçek doğruya ulaşılacaktır.
‘’A’’nın doğru olduğunu tanımak veya en azından kanaat getirmek için, bu tezin zıddı olan ‘’B’’ görüşünün de, irdelenerek, sorgulanmak olan, düşünce hamlesi o kişiyi geliştirdiği kadar, kişinin içinde bulunduğu topluma da katkı sağlar…
Demek istediğimiz şu ki; iç derinlikleriyle yalnızlaşmak bir kaçış değil, bir yüzleşmedir. Zayıflık değil var olma güdüsünden kaynaklanan bir içsel bütünlük ve içsel zenginliktir…
***
Belirli bir zaman dilimi içerisinde, gece gündüz çalışıp gayret eden ve mutlu olmaya çalışan insan; dünya imtihanını vermek için uğraştığı kadar, mukadder olan başka imtihanları kazanmak için, zamanı ya erteler ya da mazeret üretme çabasına girer.
Kendimizce önemli olan işleri ertelemeyi severiz. Çoğu insanın fıtratında gözlenen bir şeydir bu!. Bu durum bazı zaman tembellikten, ihmallikten, bazı zaman da daha mükemmel ve tasarlayarak yapma arzusundan kaynaklanır. Herkesin ileriye dönük, gününü bekleyen düşünce ve tasavvurları ve projeleri mutlaka vardır...
Projeleri uygulamak hep bir beklentiye dönük olursa, yarının şimdiden ne olacağı bilinmediğinden, zamanla insanda bir iç sıkıntı ve sorgulama beraberinde gelecektir. Halbuki yaşadıkça daha iyi anlarız ki beklenen o gün ertelendikçe gelmez.
Ne yapmak istiyorsak, neyi yapabileceksek şimdiden başlamalıyız. Kararsızlık en kötü karardan bile kötü olduğunun idraki içerisinde olmak; insanı mutlaka rahatlatacaktır. Rahatlamanın sonu ise mutluluğun bir parçası olacaktır.
İnsan oğlu ancak ''şimdi'' ye hakimdir. Dün yaşanan geçti. İbret ve tedbir alarak bugünü yaşayamayan ve değerlendiremeyen, yarın ne yapabileceği şüphelidir. İnsanın hayatı her safhada birbirinin peşi sıra gelmiş olan ''şimdi ki zaman'' dilimi içindedir.
Hayatımız şimdilerin bir toplamıdır. Her planlanan düşünceye ''şimdi başlamak'' felsefesi hakim olmazsa; ''kaybolan şimdiler'' bir daha geri dönmemek üzere kaybolup giden mefhum olur. Kaybolan ve ardından bakılan her değer, insan zihninde iç çatışmayı başlatan bir kırılmadır.
.Bu ve buna benzer kırılmalar iç dünyada ki hayallere vurulan darbeler ile huzursuzluk ve ardından getirdiği mutsuzluk; bilahare ''yalnızlaşma'' sendromunu tetikleyen amillerdir.
Ticarette, sanatta, politikada, eğitimde, hayatın her evresinde başarı sağlamış olanlar, zaman dilimi içerisinde ki ''şimdinin'' gücünü ve önemini anlamış insanlar olduğu görülür.
Her türlü, tembellik, irade zayıflığı, tereddütler ve ileriye erteleme bir marazi hastalıktır. Yaşadığı günlerin hiç bitmeyeceğini zanneden aldanmıştır...
Yaydan fırlayan okun, ağızdan çıkan sözün geri gelmeyeceğini bilen yaşadığı zamanın da geri gelmeyeceğini bilmelidir. Her başarının altında; ''şimdiye'' duyulan saygı vardır...
Mesela ülkenin geleceğini tayin edilen seçimlerin 10 ay sonra gelecek olması, hemen bu günden, geç olmadan şimdiden çalışmayı gerektirecektir. Bu en basit bir örnektir. Çalışmayı ve yapılacak işleri geciktirmek, yarından ziyade, ''şimdiye'' saygısızlıktır.
Halbuki her şimdinin içinde ki fırsat, geleceği şüpheli olan ''yarının'' içinde olmayabilir.
MUTSUZLUK GÜNÜMÜZ İNSANININ EN BÜYÜK SORUNUDUR
Mutluluk; geçici hazlardan çok, kalıcı bir iç huzurdur. Mutluluk dış koşullara da bağlıdır ama; arzuların ve isteklerin doyurulmasıyla ilişkilendirilirse, kalıcı olmaz, geçicidir. Bir şey olmak ya da olmamak, bir şey, elde etmek değil, olan ve olunan şeyi kabul ederek, idrak etmek, mutluluğun başlangıcıdır…
Mutlu olmanın sebeplerini dışardan aramaktan çok, sahip olduğumuz değerlerle yetinebilmek düşüncesi önemlidir. Yani; mutluluk; hayatın sana verdiklerinde değil, hayata tutanabilme, yapışabilme bakış açısıyla önemlidir…
Mutlu olmanın önünde ki en büyük engel bu günü yaşayamama ve değerlendirememedir. ''Şimdiye'' sahip çıkamamadır. Kişi kendini tanımazsa, duygularını yönlendirmede yetersiz kalırsa, karşısında ki insanlarla empati kuramaz ve geliştiremezse, problemlerini çözmede yetersizlik yaşıyorsa, huzurlu olması beklenemez.
Bazılarınca mutlu olmak için; gerek kendisiyle gerekse en yakın çevresiyle diyalog kurabilmek ve iletişim kanallarının açık olmasından da geçer… Hiç kimse toplumda tek başına yaşamadığı gibi tek başına mutlu olması da beklenemez.
Mutsuzluğun ve içe kapanmanın en büyük sebeplerin birisi de onu yanlış yerlerde aramaktır. İç huzuru bulmak ancak, doğru hedeflere odaklanmaktan geçer.
Mesela kişi, kendisi ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun; kendi zenginliğini görmez de hayal ettiği insanların zenginliğine kavuşmak isterse, bu mutluluğu yanlış yerlerde aramak demektir..
Yanlış alışkanlıklar, çocukluktan getirdiği korkular, hatalı düşünceler, zihinsel travmalar, düşünce kalıplarını kıramama, olduğu ile yetinememe, sosyal olaylara adapte olamama, gibi engellerin getirdiği mutsuzluk; zaman içinde insanda çevreye kapanma ve kalabalıklar içerisinde yalnızlaşma sendromunu da beraberinde getirecektir.
Her insan korkularıyla yaşar ve acılardan kaçmak ister. Şerefiyle ve haysiyetiyle, onuru kirlenmeden yaşamak ister. Bu insanlarda genetik haldir. Eğer bu dünyada sadece güzellikler olsa idi, o zaman onlara güzel demek de mümkün olmazdı.
Her şey zıddıyla gelişir ve olgunlaşır. Biri olmazsa öbürü eksiktir. Yaşantımızda, çevremizde kol gezen fenalıklar, musibetler, çirkinlikler olmasaydı güzeli görmek de mümkün olmazdı.
Karanlık olmasa, aydınlığın, gece olmasa gündüzün, kış olmasa baharın, soğuklar olmasa sıcağın kıymetini taktir etmek mümkün olmazdı.
Bunun gibi hastalık da, sağlık gibi en büyük nimetlerin farkında olmanın sebebidir. Eğer insan hastalık gibi bir sıkıntıyla karşılaşmasa, kendisinde ortaya çıkan, sağlık gibi mutluluk kaynağı olan bir nimetin farkında olamayacaktır...
Bu gün dünyamızda teknolojinin baş döndürücü şekilde gelişmesi, her istediğine insanın anında kavuşması mutluluğu artıracak yerde, insanları daha da asosyal, mutsuz ve kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırdığına tanık olmaktayız.
Bilhassa gençlerimizi her türlü modern teknoloji ile tanıştırmak ve maddi imkanları sağlamak da hayata bağlayan sebepler arasında rol almıyor.
O halde maddi engellerden arınmış insan, manevi zırhla korunamazsa huzursuzluk, iç çatışma, bunalım, deprasyon hayatının her safhasında aydınlanmaya muhtaç, karanlık oda olarak kalacaktır...
Sosyal bağların zayıflaması, insanların yalnızlaşmasını da beraberinde getiren itici engellerdir. İçe dönükleşen insan, ben merkezli egolarına ve tatminsizlik duygularına yenik düşecektir.
Maddi ve manevi tatminsizlikler ve sosyal çevrenin yarattığı baskılardan bunalan ve yalnızlaşan insanlar çoktur.
Öyle ki her arzu ettiğini elde eden, beklenecek ve özenilecek bir şeyi kalmayan kişilerde de; çöküntü, mutsuzluk, yalnızlaşma ve intiharları da sosyal çöküntülerin sebeplerini teşkil eden faktörlerdir...











