Karanlık çehrelerin ve sinsi hesapların arasında; maskelerden münezzeh bir vicdanla hakikati yaşayanlara ithafen...
Hayat, her insanın kendi kalbini sırtında taşıdığı uzun ve engebeli bir yolculuktur. Bu yolda kimi hakikatin ve vicdanın yanında kaya gibi bir dalgakıran olur, haksızlığın fırtınasını göğsünde eritir. Kimi ise rüzgara göre eğilen, omurgasını menfaat sofralarında bırakan bir gölgeye dönüşür. İnsanı en çok yoran şey dik yokuşlar değil; o yokuşlarda karşısına çıkan, yüzü sahte bir iyiliğe bürünmüş, özü karanlık çehrelerdir.
Mürailer yeri gelir büyük yalanlar söyler, yeri gelir hakikati kendi çıkarlarına göre eğip bükerek anlatırlar. Sözleri düzgün, tebessümleri yerindedir; kalabalıklar içinde 'iyi insan' sureti taşırlar. Fakat insan bazen bir bakıştan, bazen asil bir susuştan anlar: Kalbin söylediğiyle yüzün taşıdığı aynı değildir. Eskiler 'riyâ' derdi buna; kalbin başka, hâlin başka oluşuna… Şimdiki çağ ise bunu bir meziyet gibi taşımayı öğretiyor insanlara. Görünmek, 'olmak'ın önüne geçiyor; suret, hakikati gölgede bırakıyor. Mürailer, hakikatin aynasına bakmaz; o aynayı sürekli kendi lehine buğulandırırlar. Kendine açık bir kaçış yolu bırakmak için kapıları hiçbir zaman tamamen kapatmaz belki ama o kapıların anahtarını daima kendi sinsi hesaplarında saklarlar.
İnsanın insanlığını tescilleyen iki temel mizan vardır: Birincisi, o boğazdan geçen lokmanın helaliyet derecesi; ikincisi ise beraber yol yürüdüğün insanların manevi ciddiyetidir. Ahlak denilen o görünmez mühür; bir odada yalnızken de, bir makamın huzurundayken de aynı kalmayı, haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytanlardan olmamayı gerektirir.
Bu sebeptendir ki açık düşmandan korkmadım hiçbir zaman. Çünkü düşmanlığın bile bir haysiyeti, kendi içinde bir dürüstlüğü vardır. İnsanı asıl yıpratan; yüzüne tebessüm bırakıp içinde sinsi hesaplar büyütenler, kaçak dövüşmeyi marifet sayanlardır. Biz bu dünyaya, her ne pahasına olursa olsun kazanmaya, koltukları alt alta dizip o sinsi mağduriyetlerden saraylar kurmaya gelmedik.
Zamanla şu gerçeği daha iyi öğreniyor insan: Her yüksek ses hakikatten gelmiyor. Her tebessüm samimiyet taşımıyor ve herkes aynı dili konuşsa da aynı kalpten bakmıyor dünyaya. Köşeye sıkıştığında gözyaşlarının arkasına sığınarak zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışanlar, yüksek sesle haklılık devşirmeye kalkarlar. Bilmezler ki hakikatin her zaman görünmez bir şahidi vardır. Kulun duymadığını kader duyar, kulun görmediğini tarih kaydeder.
Bu yüzden ben artık kalabalıklardan çok “hâllere” inanıyorum. Çünkü hakikat bağırmaz; gösterişe, alkışa ihtiyaç duymaz. Kelimelerin ötesinde, o sinsi dalgaların karşısında sessizce durur yalnızca.
Ana gibi…
Baba gibi…
Kale gibi…
Dağ gibi…
Varsın onlar maskeleriyle kendi sinsi oyunlarında kaybolsunlar. Maskeler er ya da geç düşer. Mürekkep, beyaz kâğıda eninde sonunda hakikatin izini bırakır.
Ben ardıma bakmadan; o asil sükûta, münezzeh bir vicdana ve hakikatin şaşmayan kudretli terazisine duyduğum inançla, vakur adımlarla yürüyorum.
“Sapasağlam”











