Gündüz ‘olman gerekeni’ fısıldar, gece ‘olduğun şeyi’. Peki biz, unutarak katlandığımız gündüzlere mi, yoksa hatırlayarak yüzleştiğimiz gecelere mi aitiz?
Gece, konuşur.
Kimse çağırmasa da gelir; kapıyı çalmadan, usulca. Gün boyu susturulan ne varsa, gecede bir bir yerinden kalkar. Bir cümle olur, bir yüz, yarım bırakılmış bir karar… Uykunun kıyısında bekleyen bu sesler, gürültü yapmaz ama inatçıdır. Çünkü gece, insanın kendine karşı savunmasız kaldığı vakittir.
Gündüz ise unutmakla görevlidir.
Unutmak zorundadır. Yapılacaklar listesi, yetişilecek saatler, taşınacak roller vardır. Gündüz, hatırlamanın yükünü kaldıramaz; hız ister, pratiklik ister, yüzeyde kalmayı sever. Bu yüzden bazı hakikatler güneşe çıkamaz. Parlakta solacaklarını bilirler.
Geceyle gündüz arasındaki fark, sadece zaman değildir; bir bilinç değişimidir.
Gündüz, hayatta kalma bilincidir. Gece ise yüzleşmenin. Gündüz insanı dışarı çağırır; gece içeri. Gündüz “olman gerekeni” fısıldar, gece “olduğun şeyi.” Bu yüzden gece konuşur. Çünkü gün ışığında bastırılan her şey, karanlıkta kendine yer bulur ve nihayet nefes alır.
Peki, neden gece düşünür de gündüz unuturuz?
Çünkü gündüz, güçlü görünmek zorundadır. “İyiyim” demenin, yoluna devam etmenin, aksatmadan yaşamanın saatidir. Geceyse bu zorunlulukların yavaş yavaş çözülüp dağıldığı andır. Maskeler gevşer, cümleler eksilir, duygular saklanacak yer bulamaz. İşte o an, insan kendine karşı belki de en dürüst haline bürünür.
Ancak, unutmak her zaman kötü değildir.
Gündüzün unutuşu, bazen bir merhamettir. Aksi hâlde insan, hayatın yükü altında ezilir. Ama hatırlamak da bir ihtiyaçtır. Çünkü hatırlanmayan her şey, başka bir yerden, başka bir kılıkta tekrar eder. Gece bu yüzden ısrarcıdır; hatırlatır. Unutulmuş bir cümleyi, ertelenmiş bir yüzleşmeyi, yarım kalmış bir duyguyu… Sessizce masaya koyar.
Gece konuşur çünkü acele etmez.
Seni bir yere yetiştirmez, senden bir rol istemez. Gece, susmanın bir dili olduğunu en iyi bilen zamandır. Gündüzün görmezden geldiği soruları önüne koyar: “Ne zamandır bunu erteliyorsun?”, “Aslında ne istiyorsun?”, “Kendine en son ne zaman kulak verdin?” Bu soruların sesi yüksek değildir ama susturulması zordur.
Peki ya gündüz? O neden bu kadar unutkandır?
Çünkü hatırlamak cesaret ister. Hatırlamak, bir şeyleri değiştirme ihtimalini, dolayısıyla sorumluluğu da beraberinde getirir. Oysa gündüz düzeni sever; alışılmışı, devam edeni, bozulmayanı. Unutmak, düzenin sigortasıdır. Hatırlamaksa, içte filizlenen küçük bir isyan.
Belki de mesele geceyi susturmak değil, gündüzü biraz yavaşlatmaktır.
Geceyle kavga etmek yerine, onun getirdiği o sessiz çığlıkları duymaya cesaret etmek… Çünkü gece konuştuğunda insan kendine yaklaşır. Gündüz unuttuğunda ise sadece hayata katlanır.
Ve insan, bazen, katlanmakla yaşamak arasındaki ince çizgiyi ancak gecenin o derin sessizliğinde seçebilir.
Bu yüzden belki de, en sahici cümleler hep karanlıkta kurulur.
Çünkü gece, insanın kendine döndüğü; gündüz ise kendini dünyaya dağıttığı vakittir.
İnsan da, işte bu iki zamanın arasında, gecenin hatırlattıklarından bir yol, gündüzün unutturduklarından ise o yolda yürüdüğü bir ömür inşa eder.
Hangi zamana ait olduğumuzu ise çoğu zaman, sustuğumuz değil, hatırladığımız anlar söyler.











