Masallarla büyütüldük biz.
Her masalın bir girişi vardı, bir kırılma anı, ardından toparlanma… Ve sonunda mutlaka bir mutlu son. Kırılan onarılır, kaybolan bulunur, hikâye tamamlanırdı.
Hayata da böyle bakmayı öğrendik. Her şeyin bir sırası olacağına, her acının yerini bir telafinin alacağına inandık. Ama hayat, masallar gibi ömrümüzde akıp gitmedi.
Bir kopuşun, bir kaybın, bir yasın dili daha çözülmemişken, bir başkası düşüverdi omuzlarımıza. Meğer insan, bazen tek bir yerinden değil, aynı anda birçok yerinden koparmış. Yüreğimiz acıya acıya anladık… Aslında sadece ruhumuz değil, hayatımızın akışı da aynı yerlerden kırıldı. Çünkü içimizde kırılan ne varsa, hayat mutlaka onun karşılığını da yaratıyor. Hiçbir kopuş yalnızca içte kalmıyor. Gündelik adımların içine sızıyor, görünür oluyor.
Bir iş biter.
Bir evden çıkılır.
Bir beden alarm verir.
Bir güven duygusu zedelenir.
İnsan böyle anlarda yalnızca üzülmez. Zihni de bedeni de aynı anda yeni bir denge aramaya başlar. Çünkü alışıldık olan bozulduğunda, insanın iç pusulası şaşar. Ne hissettiğini bilir belki, ama nerede durduğunu kestiremez.
Psikoloji buna bazen yalnızca yas demez; hayatın sürekliliğinin bozulması der. Tanıdık ritim kesildiğinde, insan bir boşlukta asılı kalır. Ne tamamen geride kalabilmiştir, ne de yeni olana yerleşebilmiştir.
Virginia Woolf’un dediği gibi, zaman her yarayı iyileştirmez; bazılarına yalnızca alışmayı öğretir. Ve alışmak, sanıldığı kadar küçük bir şey değildir. Çünkü alışmak, hâlâ hayatta olmaya razı olmaktır.
Manchester by the Sea’de, “Geçmişi geride bırakman gerekmiyor mu?” diye sorulduğunda gelen o yalın cevap gibi: “Yapamıyorum.” Film orada susar. Çünkü bazı acılar çözülmez; sadece taşınır.
Toplum ise susmayı sevmez. “İyileştin mi artık?” diye sorar. Bu soru çoğu zaman meraktan değil, başkasının dağınık hâline tahammülsüzlükten doğar. Oysa insan, her şeyi anlatmak zorunda değildir. Her acı cümleye gelmez, her yaşanan açıklanmaz. Bazı zamanlar insan, iyileştiğini göstermekten çok, hayatta kalmanın dilini kurar.
Bazı günler hayata karışır insan. İşe gider, tiyatro provasına katılır, bir koroda şarkı söyler, arkadaşlarıyla demli çay eşliğinde sohbetler eder, bilgisayar başına geçip yeni bir hikâye yazar. Bazı günler ise yalnızca nefes almayı başarır.
Ama bu iki hâl, sanıldığı kadar birbirinden uzak değildir. Biri hareketle, diğeri durarak tutunur hayata. İyileşmek, her gün biraz daha iyi olmak değildir. Her sabah bir önceki günden daha hafif uyanmak, her gün biraz daha güçlü hissetmek de değildir.
Bazen bir gün iyi olup, ertesi gün aynı yerden yeniden dağılmaktır. Bazen güçlü görünmekten vazgeçip, kendine “Bugün buradayım, bu kadarım” diyebilmektir. İyileşmek, koşarak varılan bir yer değildir. İnsan bazen durur, aynı cümlenin gölgesinde bekler. Bazı günler içinden bir güç geçer, bazı günler yalnızca elde kalanla yetinir.
Ve hayat, tam da oradan devam eder. Çünkü iyileşmek, aslında hayatta kalmayı seçmektir.











