Mayıs ayında tarihimizde önemli deniz zaferlerimiz vardır. Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden olan Cerbe Deniz Zaferi 14 Mayıs 1560 tarihinde kazanılmıştır. 21 Mayıs 1556,Türk ordularının Zigetvar Kalesi’ni kuşattığı tarihtir. 31 Mayıs 1601’de de Kanije Zaferi kazanılmıştır.
Fakat Mayıs ayını bizim için unutulmaz kılan iki tarih daha vardır ki; ikisi de tarihin akışını değiştirmiş, hayal ufuklarımızın sınırlarını sonsuzluğa taşımıştır. İlki 29 Mayıs 1453 İstanbul’un Fethi, ikincisi de Kurtuluş Savaşı’mızın başlangıcı sayılan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihidir.
İstanbul’un fethi, 1000 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılması, Avrupa’da Orta Çağ’ın sonu Yeni Çağ’ın kapılarının açılması demekti. Sultan Mehmed’in Fatih ünvanı ile anılması da bu tarihten sonradır. Hz.Muhammed’in “ İstanbul bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne mübarek asker, onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır.” sözlerindeki övgüye muhatap olabilmek için daha önce Arap orduları tarafından defalarca kuşatılmasına rağmen düşürülememiş, bu mucize Fatih ve Türk askerinin kahramanlığı ile gerçek olmuştur.
Padişah II.Murad, Trakya ve Balkanlar’ın vatan topraklarına katılmasında büyük emek sarf etmiş, tarihi zaferlere imza atmıştır. Gelibolu’ya geçen ordunun Trakya’da yürürken asıl hedefi, İstanbul ve Avrupa hakimiyeti idi. O nedenle Bursa’dan sonra saltanat makamı Edirne’ye taşınmıştır. Fatih, böyle dirayetli ve kahraman bir babanın oğlu olarak Edirne’de doğmuş ,İstanbul rüyasıyla büyümüş, çocukluk ve şehzadelik döneminde çok iyi eğitimden geçirilmiştir.
Tarih dersi gibi algılamayın anlattıklarımı lütfen. Bahara methiye, Mayıs’lara övgü değil amacım. Ama “Fatih Sultan Mehmed- İstanbul -29 Mayıs” denkleminin, gönül atlasımızda ve zihin kodlarımızda ayrı bir yerinin olması gerektiğini bir defa daha hatırlatmak isterim. O, batıla batmış batının, Ezan ile Kur’an ile tanışması, Muhammedi bir muştu ile aydınlanması,ısınmasıdır.
II.Murad ve oğlu Fatih Sultan Mehmed’in adının geçtiği hengamede bir ismi daha zikretmek gerekir ki; o da Gazi Turhan Bey’dir. Aslında Balkanlar’ın fethinde kelle koltukta savaşan uç beyleridir, serdengeçti bir ailedir onlar. Babaları Paşa Yiğit Bey ve çocukları Turhan Bey, Ömer Bey, Ahmet Bey. Turahanlı diye tanınırlar devlet ricalinde. Paşa Yiğit Bey Balkanlar’ın efsane komutanı, Üsküp zaferinin mimarıdır.
Gazi Turhan Bey deyip geçmeyin. O kahraman komutan , II.Murad’ın damadı, Fatih’in eniştesidir aynı zamanda. Mora fatihi diye anılır tarihlerde. Bizans’ın surları can çekişirken Kral’a ve kiliseye Mora’dan gelecek yardımları önlemiş, Konstantiniyye’nin İstanbul olmasında, Ayasofya’nın secde ile tanışmasında onun da alın teri vardır. Zaferden sonra Uzunköprü civarındaki vakıf arazileri kendisine ödül olarak verilmiştir. İçinde cami, medrese, aşevi ve hamam bulunan bir külliye yaptırmış, vefatında bu caminin bahçesindeki kabre defnedilmiştir.
Buraya kadar her şey güzel de sonraki vefasızlık ve define arayan yağmacıların tahribatı resmen tarihe bir saygısızlık! Mezbeleliğe dönen bir külliye… Delik deşik edilen bir mezar, temellerinde gömü aranan ve yıkılan minare, çöken mescit… Aslında yerin dibine geçirilen onurumuz, haysiyetimiz, gururumuzdur. Maziye ihanettir bunun adı!
Ve sonra bir gece görülen bir rüya. Rüyada kollarını açarak içine hayvan gübresi doldurulmuş, yanmış yıkılmış mescidi ve mezarı göstererek, “ Evladım, biz bu topraklar vatan olsun ,kıyamete kadar sizde kalsın diye canlarımızı verdik, kanlarımızı sebil ettik. Bunu mu reva gördünüz bize. Yazıklar olsun!” diye sitemlerini dile getiren Gazi Turhan. Aman Allah’ım. Yatağından ateşler içinde uyanan, terden sırılsıklam olmuş, kalp çarpıntısına tutulmuş Malkara’da Mehmet bey. O anda gelen bir ilhamla yazılan on kıtalık bir şiir. Şu an benim elimde bulunan, daha önce bu gazetede yayınladığım şiir. Bu şiiri gereğini yapmamız için bana ulaştıran Sami Satar ve gazeteci Hasan Tahsin Arıkan ağabeylerime rahmetler diliyorum.
80’li yıllardı. Her şey bu şiir ve mektupla başladı. Bu rüya bir gafletin perdelerini yırtmış, bir vebalden kurtulmanın işaret fişeği olmuştu. Bu bir kişinin altından kalkabileceği bir iş değildi. Uzunköprü Kültür Sanat ve Tanıtma Derneği ‘ni kurmuştuk kısa bir süre önce. Derneğin üstlenmesi çabanın kitleselleşmesi demekti. Bir avuçtuk ama inanmış adamlardık. Yetişkinler hilal bıyıklıydı, gençler deli kurt. Ülkücü derlerdi bize.
Gazi Turhan Bey’in mezarının nerede olduğunu bilen çok az insan vardı. Daha tuhafı, adını taşıyan ortaokulun öğrencilerini bırakın öğretmenlerin haberi yoktu bu külliyeden. Mayıs ayını seçmiştik anma töreni için. İstanbul’un fethi ile ilgisi vardı çünkü. Günlerden Cuma olsun dedik. Köy camisinde Cuma namazı ile başlayan program, tarumar olmuş mescidin bahçesindeki makberin başında Mevlid ve Yasin Suresi ile devam etmiş, vakıf geleneğine uygun olarak Muhtarlığın ayran ve poğaça ikramı ile sonlanmıştı.
Her yıl artan bir ilgi ile halkın ve amirlerin dikkatini çekmeyi başarmıştık. Sonraki yıllarda iktidar partisinin mensupları da gayretlerimize destek oldular . Vakıflar Genel Müdürlüğü’nü devreye sokup restorasyon için büyük bir mali destek sağladılar. Hepsinden Allah razı olsun. Külliye bugün çevre düzenlemesi ve kadrolu bir görevli olmasa da bu haliyle bile Uzunköprü’de ziyaret edilecek önemli eserlerden birisidir artık.
Bazı seneler anma törenleri yapılamadı. Yetki kargaşası yaşandı. Bir kurumun sorumluluğu üstlenmesi bir zarurettir. Sahipsiz kaldığında herkes bu tür sosyal programları bir angarya gibi görmekte, heyecan ölmektedir. Geçen yıl Türk Ocakları’nın düzenlediği anma törenine bu yıl İlçe Kaymakamlığı’mızın da dahil olması güzel bir gelişmedir. Bence bu törenler resmi bir statüye kavuşturulmalı , gerekirse paydaşlar arttırılmalıdır. Zor olan başarılmış, Külliye ayağa kaldırılmış, ecdadın bedduasından inşallah kurtulmuşuzdur. Artık düz ovada sorumluluktan kaçmamalıyız. En azından 15 Mayıs tarihinde yapılacak anma töreninde mutlaka yerimizi almalı, “ben de bu tarihin evladıyım !” diyebilmenin mutluluğunu yaşamalıyız.
Tarih milletlerin hafızasıdır. Tarihi şahsiyetler günahıyla sevabıyla, hataları veya başarılarıyla bizim mazimizdir. Dününden haberi olmayanların yarınları karanlıktır. “Tarihini bilmeyen milletler, başka milletlerin avı olur.” demedi mi Mustafa Kemal? Mazide kazandığımız her zafer bizim gururumuz, her kaybımız ibret alınacak, ders çıkarılacak bir üzüntümüz olmalıdır.
Vatanımızın her köşesinde baş tacı yapacağımız kahramanlarımız, ecdadımızın hatırası tarihi eserlerimiz vardır. Gazi Turhan Bey bir semboldür. Çevremizdeki Kurt Bey, Demirtaş Bey, Malkoç Bey, Şehsuvar Bey ve diğerleri gibi siz de yörenizdeki tarihi şahsiyetleri araştırıp öğrenmeli, bu toprakların sahibinin sadece TÜRKLER olduğunu dosta düşmana göğsünüzü gere gere anlatmalı, Atatürk gibi haykırmalısınız; ” Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür, ebediyen Türk olarak yaşayacaktır!”
19 Mayıs 1919 tarihi de işte bunun için önemlidir. Atatürk, vatanın en karanlık günlerinde Samsun’dan doğan güneştir. O, baş eğmeyen, teslim alınamayan , düşmanın önünde diz çökmeyen çelikten bir irade, Türklük için yaşayan bir can, unutulmaz bir kahramandır.
Tarihini bilen, ecdadına saygılı, bağımsızlığa yeminli, esarete isyankar, bayrağa ve vatana aşık gençlere selam olsun.











