Tüm Avrupa’ya karşı tüm Anadolu’nun hatta Kafkasların birlik (ittifak) oluşturduğu Turova (Troya) Savaşı’nı daha doğrusu savaşlarını duymuşsunuzdur. Doğu (Asya) ile Batı (Avrupa) arasındaki ilk büyük savaş olmasının yanı sıra, yüzyıllar sonra çıkıp gelen Haçlı orduları için de bir esin (ilham) kaynağıdır bu savaşlar. Turova saflarında savaşanlar arasında kurt postu taşıyan da vardır, teke postu taşıyan da.. Antalya’sı, Sinop’u, ta Bakü’ye kadar tüm Anadolu oradadır. Dönemin Batı dillerinde “u” sesi/damgası bulunmadığı için Tur ülkesinin Troya şeklinde kayıtlara geçtiğinin de altını çizelim.
Turova hile ile Türklerin elinden alındıktan sonra Batılılar burada bir devlet kurarlar. Kurdukları devletin ilk kralının adı Agamemnon’dur. Batı Anadolu’da yaşayan Türk toplulukları savaşın ardından bölgeyi terk eder. Kimisi Toroslara, Doğu Anadolu’ya çekilirken kimisi de Etrüsk ülkesine (İtalya) göçer. Yeri gelmişken, Toros Dağları da Türkler için binlerce yıllık doğal bir kaleden başka bir şey değildir. Torosların bu özelliğini tarihte en son kullananlar bir Avşar beyliği olan Karamanoğullarıdır. Yörenin fiziksel yapısını Anadolu Selçukluları, İlhanlılar, Memluklar (Ed-devlet’it Turkiyya) ve Osmanlılara karşı büyük bir ustalıkla kullanmışlardır. Hatta İlhanlılarla birlikte hareket eden Kırım ordusuna, Osmanlı ile hareket eden Bizans ordusuna, Osmanlı emrindeki Sırp ordusuna, İçel tarafından saldıran birleşik Haçlı ordularına karşı bile…
Türkistan’dan çıkıp gelerek muhteşem bir geri dönüşe imza atan Sakalar (İskitler) tüm Anadolu’yu ele geçirmekle kalmamış, Tuna Irmağı’nı da aşarak Balkanlara ve Macar ovalarına kadar inmişlerdir. “Tarihin babası” lakaplı Herodot’un da bildirdiği üzere Perslerin hilesi daha doğrusu ihaneti yüzünden Saka Türklerinin Anadolu’daki egemenlikleri sona erer. Alp Er Tunga -üstelik de bir barış yemeğinde- zehirlenerek öldürülür. İzmir’den, Gazze’ye kadar ordular yürüten Saka Türkleri -Kafkasya üzerinden- Özbekistan taraflarına çekilirler. Burada derlenip toparlanan, eski güçlerine tekrar kavuşan Türkler, Alp Er Tunga’nın torunu Tomris (Demir) Hatun önderliğinde yeniden muhteşem bir geri dönüşe imza atarak Persleri perişan ederler. Günümüzde Kafkaslar, Afganistan, Horasan gibi adlarla anılan ata toprakları tekrar Türklerin eline geçer.
Türk tarihi her ne kadar parçalı bir görüntü sergilese de, özünde boylar arası bir bayrak yarışından ibarettir. Saka Türklerinin ardından Hun Türkleri tarih sahnesindeki yerini alır. Batı dünyasında “Tanrı’nın kırbacı” olarak anılan Attila tüm Avrupa’ya diz çöktürür. Hatta el-etek öpenler arasında bizzat Hıristiyanların ruhanî önderi (leader) olan Papa da vardır ve bu olayın tarihte bir başka örneği yoktur. Aynı Attila’nın bir sefer sırasında Batılı (Latin, Grek vb.) asker Saka (Türk) askerini öldürmek için ayağının altına almış, Saka askeri elini açmış yalvarıyor şeklinde tasvir edilmiş duvar resmini görünce duvarı yıktırdığını; resmi bu kez Saka askeri, Batılı askeri ayağının altına almış gibi yeniden yaptırdığını da hatırlatalım.
Marmara Denizi’nin güney kapısı Turova (Çanakkale) ise kuzey kapısı da İstanbul’dur bildiğiniz gibi. Sakaların devamı olan Oğuzların -Kınık, Kayı, Bayındır, Avşar gibi adlarla- Anadolu’ya tekrar gelmeleri ve önce Anadolu’nun tamamını tekrar ele geçirmeleri ardından da İstanbul’u kuşatmaları sonucu Avrupalıların hop oturup hop kalktıklarını vasat tarih bilgisi olan herkes bilir. Hop oturup hop kalkanlar arasında İtalya’daki Papalık ve yine Ceneviz, Venedik gibi şehir devletleri de vardır. İtalya’nın Etrüsk kökenlerini çok iyi bilen Fatih, İtalya’dakilerin bu durumunu öğrenince -Turova’ya atıfla- “Bunlar Hektor’un öcünü ne çabuk unutmuşlar.” diyecektir. Yine o dönemin Batılı kaynaklarda -ağız birliği edilmişçesine- Fatih Sultan Mehmet için “Troya (Turuva) prensi” tanımlaması yapılmaktadır.
Turova savaşlarından yüzyıllar sonra 1914-15 yıllarında aynı yörede bir başka büyük savaş daha olur. Bizim, Çanakkale adını verdiğimiz; Batılıların Gelibolu (Gallipoli) dediği bir savaş… Yedi düvele karşı Türklüğün onur savaşı.. Dahası Kurtuluş Savaşı’nın da önsözü.. Anafartalar Cephe (Group) Komutanı olarak Batılılardan rövanşı alan “Sarı Paşa” Mustafa Kemal İstanbul’a döndükten sonra bir gün arkadaşları ile sohbet ederken “Turova’nın (Troya) öcünü aldım.” diyecektir.
1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılma (tasfiye) sürecini başlatan anlaşma, Adalar Denizi’nde bulunan Mondros Limanı’nda demirli -İtilaf Devletlerine ait- savaş gemilerinden birinde imzalanmıştır. Bu savaş gemisi Yunanistan donanmasına ait olan Agamemnon’dur. İtilaf Devletleri akıllarınca Turova’ya vurgu yapmak istemişlerdir. Ve ne yazıktır ki 6-21 Haziran 1941 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen 1. Coğrafya Kongresi’nde -geçmişte Akdeniz’in bir bölümü kabul edilen- Adalar Denizi’nin adı, -Atina Körfezi’nin Grekçe adı olan- “Aegeus Pontos (Ege Denizi)” adı ile değiştirilmiştir. Beylikler, Osmanlı ve Atatürk döneminin “Adalar Denizi” Batılı/ABD’li uzmanların önerisi ile olmuştur Aegeus (Ege)!.. Türkiye’nin coğrafî bölgelerinin Sevr haritasını andırması, Batı Anadolu’nun Aegeus (Ege) Bölgesi olması gibi aymazlıklar, sapkınlıklar da cabası.. Eskilerin deyimiyle gaflet ve dalaletler!..
Yeni (modern) zamanların Romen Diyojen’i edasıyla İzmir’e çıkan Yunan ordusu başkomutanı Trikopis, gazetecilere yaptığı açıklamada “Bizi kimse durduramaz. Buradan Kayseri’ye kadar gideriz. Talas’ta da kahvelerimizi içeriz.” der. İtilaf Devletlerinin silah, cephane, para dahası siyasî ve manevî (moral) desteği yağmur olup Yunanistan’ın üzerine yağmaktadır ne de olsa.
Savaş sahasını daha iyi görmek/denetlemek için engebeli bir arazide at sırtında ilerlerken top seslerinden ürken atıyla birlikte yardan aşağı yuvarlanan, Cebeci Hastanesi Başhekimi Prof. Mim Kemal Bey’in hastaneye yatış isteğini geri çevirerek göğsünü sardırıp cepheye geri dönen Mustafa Kemal Paşa kaburgalarında üç kırıkla yönettiği Sakarya Meydan Savaşı’nda Yunan ordusunu geri püskürtür. Zaferin ilk anlarında yanında bulunan emir subayına dönen yaralı Bozkurt, “Hektor’un öcünü aldık.” deyip Turova’dan söz edecektir.
26 Ağustos 1071’den 851 yıl sonra 26 Ağustos 1922’de, Kocatepe’de, Atatürk’ün sağ elindeki kırbacın -Batı havsalasında “Türk yıldızı” olarak da anılan ve hatta Papa V. Nicholas Quintus tarafından 1453 yılında aforoz edilen Halley gibi- Afyon Ovası’na doğru süzülmesiyle başlayan Büyük Taarruz sürecinde Trikopis ve kurmay heyeti Türk ordusuna esir düşer. Atatürk, Malazgirt zaferinin yıldönümü olan 26 Ağustos tarihini özellikle seçmiştir. Yine Atatürk’ün emriyle Trikopis -tutsaklık günlerini geçirmesi için- Talas’a gönderilir. Ve savaşın sonuna kadar burada kalır. Türk kahvesi de ikram edilmiştir muhtemelen..
Tarih, bir milletin belleğidir. Sözün gelimi Amerika Birleşik Devletlerinin tarihinde dili İngilizce olmayan bir anlaşma vardır. Türkçe olarak kaleme alınmıştır. Üstelik de Besmele ile başlar. 4 Kasım 1796 tarihli anlaşmaya imza atanlardan biri ABD başkanı George Washington diğeri ise Osmanlı/Türk Devleti’nin Garp Ocakları olarak adlandırdığı Batı Trablus (Libya)-Tunus-Cezayir hattında 1711-1835 yılları arasında hüküm süren Karamanoğlu Beyliği adına Hasan Dayı/Paşa imza atmıştır. Bu anlaşma ile ABD, Akdeniz’e girebilmek için 29 yıl boyunca Türkiye’ye haraç vermek zorunda kalmıştır. Aynı ABD 2003 yılında 200’den fazla askerle Süleymaniye’de Türk karakolunu kuşatmış, Ankara’nın “çatışmaya girmeyin” emri üzerine silahlarını indiren 11 askerimizin başına çuval geçirmiştir. Ne zaman? 4 Temmuz’da yani ABD’nin ulusal bağımsızlık gününde!.. Niçin? Çünkü bu askerler Kerkük’te ateşe verilen tapu binalarındaki belgelerin mikrofilmini ve dijital kayıtlarını almıştır. Ve tabi baskından önce Ankara’ya ulaştırmıştır. Dolayısı ile baskına gelenler avuçlarını yalamıştır. Atatürk’ün sezgisi (feraset) ve ileri görüşü sayesinde -Irak’ın toprak bütünlüğünün ortadan kalkması durumunda- Musul ve Kerkük’e müdahale hakkı bulunan Türkiye ve Türk ordusu bu çuval olayının öcünü alacaktır kuşkusuz. Ne zaman, derseniz; bir gün, bir 29 Ekim sabahında!..












