Türkler, nerede ise yedi bin yıla dayanan uzun tarihleri boyunca, Çin hâkimiyetinde kaldıkları otuz yıl kadar olan kısa süreyi saymaz isek hep bir devlet teşkilâtına sahip olmuşlardır. Günümüz devletlerinin birçoğunun geçmişi daha bir iki asrı geçmez iken, atalarımız “Devlet-i ebed müddet” anlayışı ile devlet kavramına zirve yaptırmış ve belki de bu anlayış sayesinde diğer milletlere karşı muazzam bir üstünlük kurmuşlardır. Söz gelimi Çin’in, Türk hâkimiyetinde kaldığı nice otuz yılların sayısını saymakla bitiremezsiniz.
Devlet-i ebed müddet anlayışını, Almanların “Nazizm” ve İtalyanların “Faşizm” ülküleri ile karıştırmamak gerekir. Neden derseniz, bu görüşler nerede ise her şeyin devlet için olduğunu kabul eder. Devlet araç değil, amaç olmuştur. Bir nevi tabudur anlayacağınız. Millet, vatan, din gibi kavramlar ikinci plana atılmıştır. Türkler ise devleti bir araç olarak kabul etmişler; devletin, millet için olduğunu benimsemişlerdir. Asıl olan milletin huzuru ve mutluluğudur. Orkun (Orhun) yazıtlarında da belirtildiği gibi, devlet erkini elinde bulunduranlar açları doyurmak; açıkları giydirmekle yükümlüdür. İslâm’a girdikten sonra da bu inanç aynı şekilde devam etmiş ve tebaayı oluşturan insanlar Allah’ın birer emaneti olarak kabul edilmiştir. Türk’ün devletçilik anlayışının olgunlaşması ve kurumsallaşmasına Fırat’ın kıyısında otlayan bir kuzunun bile hesabını soran İslâm dininin de olumlu katkısı olmuştur elbette. İslâmiyet döneminde kurulan Türk devletleri de uzun soluklu ve dünya sahnesinde etkili olmuşlardır. Ama Kengerler (Kengür/Kengir), Turukkular, Turkiler, Hititler, Elamlar, Etrüskler, Turoklar (Traklar) dahası Kök Tengri'ye (Tek Tanrı) inanan Sakalar (İskitler), Hunları, Avarları, Göktürkler; Kök Tengri (Tek Tanrı) inancında iken biraz da Arap/Emevîlerin zorbalığına ve Doğu Roma/Bizans'ın kaypaklığına tepki olarak Musevî/Yahudî inancını benimseyen Hazar (Khazar) Kağanlığı, Kök Tengri (Tek Tanrı) inancında iken Avrupa'nın ortasında yapayalnız kalıp Hıristiyanlık inancına geçen Macar Krallığı ve Kök Tengri (Tek Tanrı) inancına bağlıyken gittikleri ülkelerde İslam inancını benimseyen Moğollar da bir olgu (vakıa) olarak tarih sayfalarında durmaktadır. Bu son örnekler de göstermektedir ki Türklerin devlet kurma becerisi, yeteneği aslında Türk kültürünün, töresinin bir eseridir. Eserin asıl kaynağı da Tanrıkut öğretisidir. Yedi yaşında koyun-keçi güderek hayata atılan Türk çocuğunun büyüdüğünde de yedi düveli yönetmesinin bilimsel açıklamasını yönetim sosyoloji alanında çalışan bilginlere (âlim) bırakalım. Müslüman olan Arapların ve Perslerin (Farslar) niçin bin yıl devletsiz yaşadıklarının da!..
Osmanlı, kısa zamanda Devlet-i Âli (büyük devlet) olmasını; dünyanın gelmiş geçmiş en büyük, en kudretli devletlerinden birini vücuda getirmesini hiç kuşkusuz “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.” ilkesi (düstur, prensip) ile yola çıkmasına borçludur. Bir nevi Osmanlı yetimi olan genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin takip etmesi gereken yol da bu olmalı; vatanı ana bilen bu millet, devleti de baba olarak görmeye devam etmelidir. Türk devletinin öncelikli olarak üzerinde duracağı hassas nokta bu olmalı; bu olumlu (müspet, pozitif) algının sürmesini sağlamalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bugün birtakım sıkıntılarla karşı karşıya olduğu malûmunuzdur. Örneğin bunlardan biri de bölücü terör olaylarıdır. Gelin şimdi kimileri tarafından tamamen kasıtlı olarak “Kürt sorunu” diye adlandırılmaya çalışılan bu yarayı biraz deşelim. Bugün ne yazık ki millî bünyemizde kod adı PKK (Partiya Kalkaren Kurdiya=Kürdistan İşçi Partisi) olan kanserli bir hücre bulunmaktadır. Bu kanserli hücrenin neden olduğu sorun da, bize göre PKK sorunu veya terör sorunu olarak adlandırılmalıdır. Niye derseniz, bugün şehit cenazelerine baktığınızda insanlarımızın hep bir ağızdan “Kahrolsun PKK!” diye bağırdıklarını görürsünüz. Bu güne kadar yüreği yanmış binlerce insanımızdan bir teki bile çıkıp da söz gelimi “Kahrolsun Kürtler!” diye bağırmamıştır. Bu bile, sorunun Kürt (Gurmanç) sorunu olmadığını; PKK kaynaklı bir terör sorunu olduğunu göstermesi açısından ibret vericidir. Zira bölücülerin çevirdiği onca dalavereye (entrika) rağmen Türk halkı birliğini, beraberliğini korumaktadır. Yine bugün terör nedeniyle ülkemizin güneydoğusundan kaçan insanlarımızın göç ettikleri yerlere bir bakın. Terörden canını, malını, namusunu kurtarmak için kaçan Kürtler (Gurmanç), Zazalar, Türkmenler (Oğuz/Ogur), Çerkezler… ülkemizin batı kısımlarına; ağırlıklı olarak da terörün barınma fırsatı bulamadığı illere yerleşmektedirler. Devletin aslî unsuru kabul edilen ve Yörük, Türkmen gibi adlarla anılan insanların yaşadığı güvenli yerlere! Düşünün bir kere, eğer sorun etnik özürlü bazı safsalakların iddia ettiği gibi Kürt (Gurmanç) sorunu olsaydı; bu insanlar, örneğin Kürtler (Gurmanç) kalkıp da Irak’a gitmezler miydi?
Ulusal birliğimizin devamı için hem devletin, hem de milletin üzerine düşen görevler vardır. Devletin görevlerine yukarıda değinmiştik. Milletin yapması gereken ise bu zamana kadar gösterdiği sağduyuyu muhafaza edip, sapla samanı karıştırmamak olmalıdır. Milletimiz, Hacı Bektaş Veli Hazretleri’nin “Bir olalım, iri olalım, diri olalım.” ilkesine bağlı kalmalıdır. Zira hayalleri Ulan-Batur’dan Budapeşte’ye, Kazan’dan Kartaca’ya kadar uzanan millet bizim milletimizdir. İstanbul’u fethederek, Tanrı’nın elçisi (rasulullah) Hz. Muhammed’in övgüsüne mahzar olan millet de bu millettir. Ve bu millet devletsiz yaşayamaz. Devletin yaşaması için her türlü fedakârlığı yapar. Ucunda ölüm bile olsa!. Gelin şimdi son sözü -devleti bir otağa benzeten- Mevlâna Celâleddin Hazretlerine bırakalım:
—“Türk sağ oldukça mutlaka kendine bir otağ bulur.”











