
Altı temel ilkeden oluşan, hiçbir siyasî akım veya ideoloji ile de bağlantısı bulunmayan "Atatürkçülük" olgusu Cumhuriyet tarihi boyunca üzerinde en çok fikir yürütülen konuların başında gelmiştir. Tamamen Türkiye’nin o günkü şartlarından doğmuş olup; bir ideoloji değil, sistemdir. Hatta bizzat Atatürk’ün görüş ve devrimleri (inkılâpları) ile ortaya koyduğu bir düşünce sistemidir. Bu sistemin amacı Türk milletinin hızla kalkınmasıdır. Sistem bizzat Atatürk tarafından “Biz, bize benzeriz. Yenilikler Türk milletinin yapısına ve karakterine uygun olmalıdır. Başka vücutlar için biçilmiş elbiseler bize uymaz.” sözleri ile açıklanmıştır. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş felsefesi olan ve Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi aydınlarımızın da katkısıyla bizzat büyük önder Gâzi Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenen altı ilkeyi ele alalım.
Cumhuriyetçilik ilkesi sistemin temelini oluşturur. Türk milletinin yaradılışına ve karakterine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir. Bu idarede yönetim, halk; halk, yönetim demektir. Anayasa ile belirlenen şartları taşıyan her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı seçme ve seçilme hakkına sahip olmakta, ülke yönetimine etkin (active) olarak katılmaktadır. Böylece devletle millet arasındaki ayrılık ortadan kalkmaktadır.
Atatürk “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz. Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı, Türk topluluğudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” demiştir. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere milliyetçilik ilkesinin temeli “kültür birliği”ne dayanmaktadır. Yani Atatürk’ün deyimiyle “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu ve Trakyalı hep bir ırkın (soy) evlâtları ve aynı cevherin damarlarıdır.” Milliyetçiliğin dayandığı bir diğer temel de bu vatanda yaşayıp, bu devlete sadakat hisleri ile bağlı olan herkesin Türk kabul edilmesini öngören vatandaşlık kavramıdır.
Atatürk’ün ifadesi ile “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halka Türk milleti denir. Türkiye halkı ırkça, dince ve kültürce ortak, birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık hisleriyle dolu, kaderleri ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur.” Bu toplum asırlarca hür ve bağımsız yaşamıştır. Yine öyle olmalıdır. Mutlaka modern, medenî ve yeni olmalıdır. Refah içinde, bağımsız ve zengin olmalıdır. Devlet teşkilatı, halk teşkilatı olmalı; hak sahibi olmak, iş görme esasına bağlanmalıdır. Yine halkçılık ilkesine göre aydınlar halka ışık tutmalıdır. Bu ışık da halkın “ruh ve vicdanından” alınmalıdır.
Sistemin en çok tartışılan halkası hiç şüphesiz “laiklik” ilkesi olmuştur. Aslında laikliği “din ve vicdan özgürlüğü” olarak kabul edersek; bu ilke en aşağı yedi bin yıllık devlet geleneğimizin en temel felsefelerinden biridir. Örneğin Cengiz Han yasalarında “Herkes istediği dini kabul edebilir. Ama herkes Kök Tengri'ye (Tek Tanrı) inanmakla yükümlüdür.” anlamına gelen bir madde vardır. Şimdi "Moğolların bizimle ne ilgisi (alâkası) var ki?” diyebilirsiniz. Arz edelim: Moğol lehçesindeki “cengiz” sözcüğünün, Türkiye Türkçesindeki karşılığı “deniz”dir. Cengiz Han’ın adı da Oğuz Kağan’ın altı oğlundan biri olan Deniz (Tengiz) Han’dan gelir. Yani canlar, Küba ile bir bağımız bir ilgimiz yoktur belki.. Ama Kore’ye kadar olan yerlerle bir kan bulaşıklığımızın, bir gönül bağımızın, bir kültür birliğimizin olduğu da apaçık ortadadır. Ha bir de, bugün Moğolistan’da hangi alfabe kullanılıyor biliyor musunuz? Yüzyıllar önce kurulup yıkılmış olan Uygur Devleti’nin alfabesi!. Şaştınız değil mi?
Atatürk’e göre “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz bir milletin devamına imkân yoktur. Yalnız din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softaların din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. Bu duruma izin verilmemelidir. Bununla birlikte maneviyatın, kalp ve vicdan kuvvetinin yüksek tutulması şarttır.” Yine bir keresinde “Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam öyle inanıyorum.” diyen Atatürk, toplumun kalkınmasındaki temel unsurlardan birisinin de din olduğunu kabul etmiştir. Bu nedenle din ve vicdan hürriyetini cumhuriyetin temel ilkelerinden biri olarak kabul etmiştir. Hatta masraflar için kendi cebinden bile para ödeyerek Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a, Kuran tefsirini sipariş ettiğinde “Bu tefsir Hanefî fıkhı ve Maturidî itikadı üzerine kaleme alınacaktır.” şartını koşan da bizzat Atatürk’tür cancağızlar.
Yeri gelmişken, bugün ülkemizdeki sorun laiklik ilkesinden değil; laikliği işine geldiği gibi yorumlayan art niyetli kişilerden kaynaklanmaktadır. Örneğin Diyanet'e bağlı kurumlarda çocukların din eğitimindeki yaş sınırının yedi değil de on iki olması gibi uygulamaların ne laiklikle ne de mantıkla bir ilgisi vardır. Üstelik Almanya gibi ülkelerde ilköğretim okullarının nerede ise % 40’lara varan oranlarda kilise okulları olduğu da ortada iken.. Ki Almanya ekseriyetle Protestan’dır ve Luther’in önderliğinde kilise taassubunu yıkan ilk ülkedir de… Bu tür yasaklamaların, birçoğu denetimsiz ve hatta yasadışı olan cemaat ve/veya tarikat türü oluşumların ekmeğine yağ süreceği de unutulmamalıdır. Neyse biz laiklik konusunu yine Atatürk’ün bir sözü ile kapatalım. “Bizim dinimiz akla en uygun ve doğal bir dindir ve ancak bundan dolayı son din olmuştur.”
Atatürk diyor ki “Bizim takibini uygun gördüğümüz devletçilik prensibi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını fertlerden alarak özel ve kişisel iktisadî (economic) girişime ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm gibi değildir.” Bununla birlikte devletçilik, bütün iktisadî girişim ve faaliyetleri birkaç kişiye havale eden, her türlü toplumsal çıkarları kişilerin arzu ve heveslerine teslim eden kapitalizme de benzemez. Devletçilik birey özgürlüğü ile toplumsal çıkarları uyumlu bir hâle getirir. Kısacası “devletin asli görevi eğitim, savunma ve sağlıktır” dersek yerinde olur. Ayrıca ülkenin gerçek özgürlüğünün iktisattan (economi) geçtiğinin bilincinde olan bir düşüncenin ürünüdür.
Atatürk’e göre, yapılan devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş (modern) ve bütün anlam ve biçimi ile uygar bir toplum hâline getirmektir. Ülkenin gelişmesi ve yenileşmesi için her türlü girişime başvurulması, her türlü araçların kullanılması zorunludur. Bunu yaparken de hayatta en hakiki mürşidin (gerçek yol göstericinin) bilim olduğunun göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Zira çağın gereklerini yerine getirmek, çağa ayak uydurmak; 1933’lü yıllar için bestelenmiş 10. Yıl Marşı’nı günümüze ve dahi geleceğe uyarlamak ancak ve ancak bilimsel yenilikleri, gelişmeleri takip etmekle mümkün olur. Örneğin evvel zaman içinde birer Türk gölü olan denizlerde uçak gemilerimizi yüzdürmeden, “Uzaya Türk adını Atatürk kapsülü ile" yazmadan… nasıl Atatürkçü olacaksınız ki? On yılda demir ağlarla örülen ülke elli yıl hızlı tren için beklerse devrimciliğimizde (inkılâpçılığımızda) yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğu açık (aşikâr) değil midir?
Evet, cancağızlar! Okumakta olduğunuz bu yazıda belirtilen görüş ve düşüncelerin tamamına yakınının bizzat Gâzi Mustafa Kemal Atatürk tarafından ortaya konulduğunu belirtmemize gerek yoktur sanırım. Sükûtun altın olduğunu unutarak araya birkaç cümle de biz ekleyiverdik. Sahi, Atatürk’ü ne kadar tanıyorsunuz? Hatasıyla, sevabıyla, sevdasıyla… sonsuzluğa (ebediyet) göçüp gitmiş bir ulu çınar değil mi? Ne diyelim, ruhu şad, ruhu Alp Er Tunga'ya yoldaş olsun. Sözü, ta yürekten (can-ı gönülden) katılacağınıza inandığımız bir dilekle/yakarışla (dua) bitirelim. Yüce Tanrı (el-İlah) bu ülkeyi “mevlit” Müslümanlarından, “sokak” milliyetçilerinden, “soslu” demokratlardan korusun. Ama her şeyden önce “sahte” Atatürkçülerden.. Âmin!.









