Devlet-i Âli'yi (Osmanlı) padişah ve avanesi yönetiyordu. Bu avane de Arap, Arnavut, Boşnak, Çerkez, Ermeni, Grek/Rum, Gürcü, Yahudî gibi toplum kesimlerinden oluşuyordu. Kurucu unsur olan Oğuz/Türkmenlerin yönetimde doğru dürüst söz hakkı bile yoktu. Yönetimden geçtik, bunların İstanbul'a girmeleri bile yasaktı neredeyse. Ta ki İttihatçıların darbesine kadar..
Gerzekler -affedersiniz- Grekler emperyalizmin yani Fransa, İngiltere, Rusya gibi ülkelerin oyununa gelerek Devlet-i Âli'ye dolayısıyla Türk kökenli padişaha karşı ayaklandılar. Hem de Mora, Tripoliçe, Girit gibi yerlerde Türk soykırımına imza atarak!.. Sonra? Batılı devletlerin yardımıyla bir krallık kurdular. Doğal olarak ülkenin başına bir Grek kral gelmiştir diyorsanız, yanıldınız. İngiltere'nin başını çektiği Batılı devletler Greklerle alay edercesine düşük profilli bir Danimarka prensini getirip ülkeye kral yaptılar. Gülmeyin. Alayın bir ucu da İstanbul'a uzandı. Sultan 2. Abdülhamit, Batılı devletlerin özellikle de İngiltere'nin baskısı ile Girit'e özerklik verdi. Ve sıkı durun; adaya vali olarak da "Danimarkalı" Yunan kralının oğlunu atadı. Sonuç; Venediklilerden alınırken en uzun kuşatma sonucunda ve yine en ağır can-mal kaybı verilerek alınan ada birkaç yıl sonra göz göre göre Yunanistan'ın eline geçti. Abdülhamit, Kıbrıs'tan sonra Girit'i de gözden çıkarmıştı. "Sattı" demek daha doğru.. Harbîyelilerin, Tıbbîyelilerin Abdülhamit'i sevmemesinin bir nedeni de Girit'in, ülkenin-milletin onurunu zedeleyecek şekilde kaybedilişidir hatta. Mora soykırımı ile başlayan kırılma Girit'le tavan yapınca, Greklerle rekabet halinde olan ve birbirlerini sevmeyen Ermenilere gün doğdu. Bizans'ın Doğu'ya sürüp İstanbul'a ve Batı hatta Orta Anadolu'ya sokmadığı Ermenilerin, Fatih'in fermanı ile İstanbul'a yerleşme ve yine millî kilise kurma hakkı kazandığının da altını çizelim. Sonuçta Ermenilerin de yarayı kaşımasıyla Devlet-i Âli'de -Fatih Sultan Mehmet'le başlayan- Grek/Rum kadrolaşması İttihatçılar eliyle çözüldü ve Kuvvacılarla birlikte son buldu. Grek ve Ermeni sorunu Fatih'in Türk olan Çandarlı'yı gereksiz yere boğdurup, yerine Grek/Rum Zağanos Paşa'yı veziriazam yapması yine Bizans ordusunda komutan iken fetihten sonra taraf, din ve ad değiştiren Murat Paşa'yı Karamanlıların üzerine salması, onun da -medreselerden mezarlıklara varıncaya kadar- Orta Anadolu'yu yakıp yıkması sonucu zanaatın, ticaretin Ermenilere geçmesine kadar gider. Bugün birilerinin yalan-yanlış "Kürt sorunu" dediği mesele de bildiğiniz gibi -Halifeliğine yasallık (meşruiyet) sağlamak için Mısır dönüşü Ortadoğu'dan toplayıp getirerek Anadolu medreselerine yerleştirdiği iki bin kadar Eşarî/Selefî mollanın etkisinde mi kaldı bilinmez- Şah İsmail ile Şiî-Sünnî dalaşına giren hatta bu uğurda kayınbabası Dulkadiroğlu (Zulkadiroğlu?) Alaüddevle Bey'i bile idam ettiren dahası Anadolu'nun doğusunda Türkmen (Oğuz/Ogur) bırakmayan Sultan 1. Selim'in hatasıdır. Çaldıran Savaşı öncesindeki süreçte Orta ve Doğu Anadolu'da -biraz abartılı olmakla birlikte- 40 bin Kızılbaş Türkmen'in kılıçtan geçirildiği söylenmektedir. Türkiye'den göçüp giden Avşar, Bayat, Bayındır, Yıva vd. boylara mensup Kızılbaş Türkmen (Ogur/Oğuz) oymakları göçüp daha doğrusu kaçıp gittikleri İran'da tuğ dikip, devlet kuracak kadar çoğaldılarsa varın ötesini siz düşünün. Kızılbaş adı, vişneçürüğü iken eskidikçe kızıla çalan börkten gelir bu arada. Benzer bir adlandırma Karapapaklar için de söz konusudur. Kızılbaş Türkmenlerin kötülemek için kullandıkları "yabız" sözcüğü de zamanla "yavuz"a evirilip lâkap olarak 1. Selim'in alnına kazınmıştır. Şah İsmail'in; tarikat yoluyla Anadolu'daki Kızılbaş Türkmenleri ayartmaya çalışması, Teke Eli'nden (Antalya) giden Kızılbaş Avşarların ileri gelenlerini öldürtmesi, ağırlıklı olarak Karlukların yaşadığı Özbekistan'da, asker-sivil ayrımı gözetmeksizin Sünnî/Hanefîleri kılıçtan geçirtmesi bir başka hata.. "Bin cihana değişmem şu öksüz Türklüğümü" diyen Hüseyin Nihal Atsız'a rahmet.. Türkler; Budist (Burhanî), Yahudî, Hıristiyan, Müslüman olmayıp da Kök Tengri (Tek Tanrı) inancında (iman) kalsalar daha mı iyiydi acaba? Öyle ya, Moğolistan'dan Macaristan'a kadar uzanan dil, din, töre ve ülkü birliği korunmuş bir Türk Dünyası!..
Devlet-i Âli'nin son döneminde Grekler safdışı kalınca meydan Ermenilere kalır. Aslında sözcüğün doğrusu Ermenî olmalıdır. Şöyle ki, söz konusu halkın gerçek adı Hay'dır. Turanî Lidyalılar döneminde Trakya'dan Batı Anadolu'ya, Turanî Kimerlerin baskısıyla Toroslara, Büyük Roma döneminde -garnizon göreviyle- Güney ve Güneydoğu Anadolu'ya, Doğu Roma (Bizans) döneminde de yine tampon görevi için Doğu Anadolu'ya, Güney Kafkasya sınırına yerleştirilmişlerdir. Dahası Gregoriyan mezhebinin de etkisiyle Hıristiyan Türklerle ve özellikle de Kuman/Kıpçaklarla karışmışlardır. Bugün Ermenistan'da yaşayan halkın % 40'ının Kıpçak kökenli olduğu söylenmektedir. Arman, Armen, Erman(?), Ermenî gibi söyleniş biçimleri bulunan tanımlamaya gelince.. Anadolu ile Kafkasya'nın kesiştiği bu yörenin adı Kimerler ve Sakalar/İskitler dönemine kadar gitmektedir. Tıpkı Teke, Taşeli, Dersim gibi…Yöre, Kimmerlerin ve ardından gelen Sakaların askerî garnizon noktası gibidir. Zaten Ermenî adının Türkçe olduğunu bilim çevreleri de kabul etmektedir. Bu yörede yaşayan herkese zamanla Ermenî denmiştir. Roma egemenliğinde yaşayanlara Rum/Rumî denmesinde olduğu gibi.. Haliyle Hıristiyan Roma döneminde gücün Hıristiyan Haylara geçmesi, Gregoriyan mezhebinin yazı dilinin Hayca olması gibi nedenlerle diğer topluluklar Hayların içinde erimiş ama Haylar da kendi adlarını unutup Armenî/Ermenî adını almıştır. Greklerin ardından bir gerzeklik de Ermenîler yapar ve başta Rusya olmak üzere Batılı devletlerin oyununa gelerek Türklerden daha çok haklara, ayrıcalıklara sahip oldukları hatta neredeyse kendilerinin yönettiği Devlet-i Âli'ye karşı ayaklanırlar. Her gün bir ilde bir ilçede Ermenî ayaklanması çıkarken; başkent İstanbul'da bakanların (nazır) yarısı Ermenî kökenlidir. Devir, Sultan 2. Abdülhamit devri.. Doğu'da Rus ordusuna, Güney'de Fransız ordusuna, Batı'da İngiliz'e ve hatta Yunanlılara bile katılarak iki deniz arasında (Akdeniz-Karadeniz) Büyük Ermenistan kurmaya kalkarlar. Sonrasında yanaşması oldukları ordularla birlikte süklüm püklüm giderler. Yenilen pehlivan hesabı, bu kez gözlerini Hazar Denizi'ne dikerler. Orda da yine bir şamar.. Bu süreçte Anadolu'da, Kafkasya'da, İtil (İdil) boylarında, Fergana Vadisi'nde, Sibirya'da Türklere karşı işledikleri soykırım, toplu kıyım (katl-i âm), tecavüz, yağma gibi insanlık suçları alınlarına birer kara leke olarak sonsuza kadar kazınır. Kimi kaynaklar, Hınçak-Taşnak(-sutyun) terörü yüzünden Türkiye-Türkistan hattında üç milyondan fazla Türk'ün hayatını kaybettiğini belirtmektedir. Ermenilerin çok güvendikleri Ortodoks Ruslar Kafkasya'yı ele geçirince ilk iş olarak Gregoriyan Ermenîlere ait okulları, kiliseleri kapatmış; devlet dairelerinde Ermeniceyi kısıtlama ve/veya yasaklama yoluna gitmişlerdir. Türkiye tarafında kalan Ermenilerin kiliseleri, okulları, hastaneleri, gazeteleri... ise isyan ve ihanet sürecinde bile açık kalmıştır.
Gelelim Gurmançlara.. Ya da son yıllarda özellikle vurgulanan adlandırmayla; Kürtlere.. Malûm son yıllarda Zazalara, Yezidîlere, Süryanîlere, Keldanîlere hatta Oğuz/Türkmenlere, Dürzîlere varıncaya kadar Ortadoğu'da irili ufaklı ne kadar halk, ne kadar topluluk varsa hepsini Kürt yapma, Kürtleştirme siyaseti güdülmektedir. Bu senaryoyu kim ya da kimler yazıyor? Emperyalist Batı, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri.. Peki, bu senaryonun önünü açanlar kim ya da kimler? Sorunun yanıtını aramaya 1500'lü yıllardan başlamalısınız. Umarız, tıpkı Türkmenler (Ogur/Oğuz), Uygurlar, Salgurlar gibi Turanî bir boy olan Kürtlerin (Gurmançlar) "bölücülüğe meyletmiş" bazı kesimleri aklını başına alır da emperyalizmin kapatması olmaya, kendisini kullandırtmaya bir son verip, ülkesine-milletine en basta da insanlık onuruna sahip çıkar. Sözü pîrimiz Uğur Mumcu'ya bırakalım: "Kimse kimseyi aldatmasın; Batı desteği ve koruması altındaki 'Kürt devleti' açıkça bir 'Sevr modeli'dir."









