İttihatçılar daha doğmamışken, doğsalar bile daha sokaklarda kısa donla dolaşıp üçtaş oynarlarken şimdilerde “Osmanlı” denen Devlet-i Âliyye’de (Büyük Devlet) çıkan ayaklanmaları, kalkışmaları hiç araştırdınız mı? Yok diyorsanız, fabrikadan çıktığı gibi duran o güzelim beyinleriniz yorulmasın. Aşağıdaki listeye bir göz atın:
1803 yılında başlayan Arap/Vehhabî ayaklanması Araplara kavm-i necip (seçkin ulus) diyen Osmanlı’nın ümmetçi siyasetinin iflası anlamına gelir. Kenger Körfezi’nden Cebelitarık Boğazı’na uzanacak Büyük Arap Krallığı hayaliyle yola çıkan ayrılıkçı Araplar, petrol kokusunu almış olan İngilizlerin oyununa gelerek önce baba ve iki oğul arasında üç parçaya sonraki süreçte onlarca parçaya bölündüler.
1804-1815 yılları arasındaki Sırp ayaklanması Balkanlardaki ilk ayrılıkçı hareketti. Orhan üzerinden Bizans’la yapılan siyasî evliliğin ardından ikincisini I. Beyazıt üzerinden Sırp Krallığı ile yapan hatta Anadolu beylerini “kayınço” Sırp prensin komutasına vererek beyleri küstürüp Timur’un tarafına geçmelerine neden olan Osmanlı Hanedanlığı çöküş döneminde batıda ilk darbeyi Sırplardan yedi.
1806 yılında Babanzade İbrahim Paşa’nın başlattığı Gurmanç/Kürt ayaklanması ibretlik idi. Özellikle Akkoyunlulara ve Safevîlere karşı Osmanlı’nın güvenlik şemsiyesi altına girip askerlik, vergi gibi muafiyetler elde ederek uzun yıllar barış ve bolluk (refah) içinde yaşayan Gurmançlar vatandaşlık hukukuna geçilip ayrıcalıklar kaldırılınca ayaklandı. Bunu Mir Bedirhan kalkışması ve diğerleri izledi. 1768 yılında yayın hayatına başlayan Britannica Ansiklopedisi’nin 1911 yılına yani Ortadoğu’nun petrol denizi üzerinde yüzdüğü ortaya çıkana kadar “Kürtler Turanî bir halktır.” yazdığını da hatırlatalım.
1821 yılında Mora Yarımadası’nda başlayıp, Adalar Denizi’ne dalga dalga yayılan Grek/Rum ayaklanması neredeyse tüm Batılı ülkelerin desteği ile -büyük çoğunluğu Karamanlı Avşar’ı olan- Balkan Türklerine yönelik bir soykırıma dönüştü. Mora’da kurulan Yunanistan, yüz yıllık süreçte sadece Türkiye’ye karşı toprak kazanımı elde ederek bugünlere geldi.
1845-47 ve 1910 yıllarındaki Arnavut (Alban) ayaklanmaları bu ülkenin de Osmanlı’dan ayrılması ile sonuçlandı. Türkmenistan’dan, Azerbaycan’a ve oradan da Balkanlara göçen Arnavutlar arasında şimdilerde nüfusun üçte birini oluşturan Hıristiyanlar öne çıksa da, o yıllarda Müslümanlar etkiliydi üstelik.
1869-1898 yılları arasındaki Girit ayaklanması Osmanlı için oldukça hüzünlü (dramatik) bir sonla bitti. Ayaklanma sonucunda adaya özerklik verildi ve Sultan Abdülhamit -aslen Danimarkalı olan- Yunanistan kralının oğlunu adaya “vali” atadı. Büyük can ve mal kayıpları ile Venediklilerden alınan ada, göz göre göre Yunanistan’a peşkeş çekildi. Dönemin aydınları arasındaki Abdülhamit karşıtlığının nedenlerinden biri bu olaydır desek yanlış olmaz.
1875 yılındaki Hersek ayaklanması ilginçtir. Bosna-Hersek halkının tamamına yakını Müslüman’dı. Dahası Boşnaklar, Türk tarihinde yerini almış olan Balkanlardaki Peçenek Hanlığının devamıydı. Dileğimiz, beklentimiz (temenni) Bosna-Hersek vd. tüm Turanî halkların -tıpkı Macaristan gibi- Türk Devletleri Birliği/Teşkilatı içerisinde yerini almasıdır bu arada.
1876 yılında başlayan 1878-79 yıllarında etkisini arttıran Bulgar ayaklanması Tuna vilayetinin dolayısıyla Tuna Irmağı’nın elden çıkmasına yol açtı. Her ne kadar Slavlaşmış olsalar da Bulgarların Türk boyu olmaları bir yana, Tuna -Türkler açısından- en az bir Orhun bir Ceyhun kadar kutlu idi.
1890 yılında başlayan ve ilden ile yayılarak Doğu Anadolu ile Güney Kafkasya’yı kana bulayan Ermeni ayaklanması kendilerine kavm-i sadık (sadık ulus) diyen Osmanlı kadar “Türk’ün Hıristiyanına Ermeni denir.” diyen Batılı ülkeleri bile şaşırtmıştı. Çünkü ülkede yaşayan Ermeniler, kurucu unsur olan Türklerden bile fazla haklara sahipti. Hatta devleti bile neredeyse onlar yönetiyordu.
Balkanlarda Türklere soykırım (genocid) uygulandığını, 100 yıllık kanlı süreçte 3 milyon Türk’ün can verdiğini -o döneme taraf olan, o döneme tanıklık eden devletlerin arşiv belgelerinden bulup çıkaran- ABD’li tarihçi Justin Mc. Carty söylüyor. Bu soykırım suçunu işleyenler ise Grekler/Rumlar, Sırplar, Bulgarlar vd. -sözde- Osmanlı yurttaşları idi. Balkanlarda, Türklere karşı en kanlı soykırımı Grekler/Rumlar uyguladı. Diğer Balkan ülkelerinde toplu kıyımlar (katl-i âm) yoluyla Türkleri yıldırarak Anadolu’ya sürme amacı güdülürken; Mora, Tripoliçe gibi yerlerde Türklerin soyunu kurutmaya dönük bir siyaset izlendi. Osmanlı tarafından düvel-i muazzama yani çok büyük devletler olarak adlandırılan o dönemki Batılı ülkelerin açık-gizli desteği ile üstelik. Bütün bunlar olup biterken ümmetin halifesinin başkentindeki meclis (parlamento) Grek/Rum, Ermeni vd. bakanlardan, vekillerden geçilmiyordu. Devlet daireleri yine aynı şekilde.. Hoş, Osmanlı sarayı tarihe ne zaman Türklük/Türkçülük penceresinden baktı ki?!. Kendi oymağı (aşiret) olan Karakeçililere bile sahip çıkmadı.
Daha bu ayaklanmaların Arap/Berberî’si, Süryanî’si bilmem ne’si de var. Kimi kaynaklarda 300 bin kimi kaynaklarda 500 bin asker kaybedildiği söylenen Yemen ayaklanması da cabası.. Arnavut, Boşnak, Bulgar, Gurmanç/Kürt, Sırp diye gidenlerin Turanî olduklarının da altını çizelim. Evet, yanlış okumadınız; Sırpların!.. Çünkü Roma’ya paralı asker olan Sırpların Turanî oldukları ve sonradan Slavlaştıkları bizzat Batılı kaynaklarda geçiyor. Peki, İttihat ve Terakki Fırkası ne zaman iktidara geldi? 1913 yılında!..
Mora ve Tripoliçe demişken… İngiliz tarihçi William St. Clair “Yunanistan Türkleri 1821 yılı ilkbaharında ani olarak, tümüyle ve dünyanın haberi olmadan yok edildiler. Mora’daki soykırım ancak öldürecek başka Türk kalmadığında sona erdi.” diye yazmıştı. Mora’da 30 binden fazla Türk, Arnavut ve Yahudi öldürülmüştü. Yine bir başka İngiliz tarihçi Walter Alison Phillips ise “Tripoliçe toplu kıyımında (katl-i âm) yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadı. Kadınlar ve çocuklar öldürülmeden önce işkencelere tabî tutuldu. Katliam o kadar büyüktü ki… Kadınların ve çocukların bulunduğu Müslüman (Türk) kitleleri, yakınlardaki dağlarda sığır gibi doğrandı.” diyecekti. Yahudilerden söz açılmışken, özellikle Aşkenaz (Hazar) asıllı olan Yahudilerin, ülkeyi kana bulayan Grek/Rum ve Ermenilere karşı İttihatçıların dolayısıyla devletin yanında yer aldıklarının da altını çizelim.
Balkanları kan gölüne çevirip “bol kan” yapan Emperyalistler bu kez ülkenin doğusundaki Ermenilere el attılar. Doğu Anadolu, Kafkaslar, İtil/İdil boyları ve Batı Türkistan’da -Balkanlardaki can kaybını ikiye katlayan- bir Türk soykırımı daha yaşandı. Örneğin Van merkezinde sadece bir hafta sonunda yani iki gün içerisinde 6 binden fazla Türk öldürüldü. Failleri de Rus ordusuyla birlikte hareket eden Hınçak, Taşnak(-sutyun) gibi Ermeni terör örgütleri idi. Söz konusu bu Ermeni terör örgütleri ad ve/veya kabuk değiştirerek ASALA, PKK, TİKKO gibi uzantılarla günümüze kadar geldi.
Devletin günden güne çöktüğünü, vatanın parça parça elden gittiğini gören Türkçü/milliyetçi aydınların bir varolma tepkisiydi İttihatçılık. Yurdunu, milletini özünden çok sevenler Kuran’a, bayrağa ve silaha el basarak “Dînim, vatanım, nâmûsum, üzerine yemîn ederim ki, esâs maksâdı vatan ve milletiñ teâlisine ve Osmanlıların ittihâd ve terakkîsine çalışmakdan ibâret olan bu cem’iyetiñ dahil olduğum şu ândan i’tibâren her dürlü ahvâl ve kavâidine tatbîk-ı hareketle beraber milletde hukûk-ı hürriyyeti bahş eden Kânûn-ı Esâsîniñ tamâmen tatbîk ve devâm-ı mer’iyyetini gâye-i maksâd bilen cem’iyyetiñ kararlarını ve şâyed bunca taahhüdât-ı dîndârâne ve nâmûskârâneye rağmen ihânet edecek olursam alçaklık edenleriñ nerede bulunursa bulunsun tâkîbine me’mûr edilen zâbitâ-i cem’iyyetiñ icrâ edeceği i’dâm cezâsına karşı şimdiden kanımı helâl ederim. Vallahi ve billahi.” diye ant içiyorlardı. Tıpkı bir zamanlar Türk çocuklarının, Türk okullarında içtikleri ant gibi..
Libya’daki Karamanoğlu Avşarlarını örgütleyerek ayrılıkçı Araplara ve İtalyanlara karşı mücadele yürüten İttihatçılardı. Hatta bunun için 1909 yılında Libya’ya gizli görevle gönderilen kişi bizzat -soy kökü Karaman’a dayanan- Gâzi Mustafa Kemal’di. Çanakkale’de “yedi düvele” karşı destan yazan İttihatçılardı. Kut Savaşı’nda 20 bin Mehmetçik ile 60 bin kişilik İngiliz ordusuna 48 bin ölü, 12 bin tutsak verdirerek İngiltere’ye tarihindeki en utanç verici olayı yaşatanlar İttihatçılardı. Kuzey Azerbaycan’ı Rus ve Ermeni ve hatta İngiliz güçlerinin elinden çekip alan İttihatçılardı. Mekke-Medine’yi üstelik de çekirge yiyerek İngiliz-Arap güçlerine karşı savunan İttihatçılardı. Şimdilerde adı Filistin olan Kudüs’ü -Arapların “el Nebi” dedikleri- General Allenby komutasındaki İngiliz-Arap güçlerine karşı savunan İttihatçılardı. Batı Trakya Türk Cumhuriyetini kuranlar İttihatçılardı. Türkistan’a subay, öğretmen vd. gönderen; Türkistan uğruna şehit olan (Enver Paşa ve kurmayları) İttihatçılardı. En önemlisi de Kurtuluş Savaşı’nı yürütenler İttihatçılardı. Azerbaycan ve Dağıstan’ın yardım çığlıkları üzerine başlatılan ve 1. Dünya Savaşı’ndaki tek ileri (hücum) harekât olan Sarıkamış’ta 23 bin şehit; kayıp, kaçak, yaralılarla birlikte toplam 27 bin asker kaybı yaşanmışken 80 bin asker kaybettik diyerek yalan söylüyorsunuz. Osmanlı’yı İttihatçılar parçaladı diyerek vatan sevgisiyle, vatanı koruma içgüdüsüyle, vatanı savunma tepkisiyle (refleks) yola çıkmış yiğitleri karalıyorsunuz. Türk milletinin aklını, gönlünü bulandırmaya çalışıyorsunuz. Hem öyle ya, 30 Mayıs 1876 darbesini ve devamında Sultan Abdülaziz suikastını da mı İttihatçılar yaptı? Ve yine 21 Temmuz 1905’te Sultan Abdülhamit’e yapılan bombalı suikast girişimini?.. Özetle (hülasa) sapla samanı, bakanlıkla bakarlığı karıştırıyorsunuz. Yapmayın bunu.
İttihatçıları eleştirebilirsiniz. Ama karalamak, kötülemek hele de hakaretler, küfürler savurmak olmayacak iştir. Ülkeyi 1. Dünya Savaşı’na sokmalarını eleştirebilirsiniz söz gelimi. Petrolü isteyen İngiltere ve parsadan pay kapmaya çalışan “yancı” Fransa ile Akdeniz’e inmeye çalışan Rusya’nın aralarında anlaştıklarını, Osmanlı topraklarını zaten parçalayacaklarını görme sezgisi (feraset) bir erdemdir sonuçta. Kaldı ki duraklama ve gerileme dönemlerindeki gereksiz savaşları da unutmamalısınız. Orduda Alman komutanlar konusunu biz de doğru bulmuyoruz ama bunun Alman silah ve cephane yardımlarına karşı bir ön koşul olduğunu üstelik de bu tür görevlendirmelerin geçmişte de yapıldığını, örneğin Fransa’dan subaylar getirildiğini de hatırlatalım. Borç parayla saraylar (Dolmabahçe Sarayı 1856, Çırağan Sarayı 1863, Beylerbeyi Sarayı 1864, Yıldız Sarayı 1880) yaptıran Osmanlı’nın niye silah ve cephane fabrikaları yoktu diye de sorgulayalım.
Türkiye Cumhuriyeti’nin iki kuramcısı (teorisyen) vardır. Bunlardan biri Kazan doğumlu tarihçi Yusuf Akçura diğeri Diyarbakır doğumlu sosyolog Mehmet Ziya Gökalp’tır. Atatürk tarafından görüşlerine çok değer verilen deyim yerinde (tabir-i caiz) ise Atatürk’ün akıl hocası olan bu iki kişiden Mehmet Ziya Gökalp İttihatçılık konusunda “İttihad ve Terakki, Türk milletinin ruhundan kopmuş bir mefkûre (ülkü) hamlesidir.” demiştir. Başlangıçta İttihat ve Terakki’ye katılmakla birlikte sonradan kendi yolunu çizmiş olan büyük önder Gâzi Mustafa Kemal Atatürk ise “İttihatçılık” konusunda daha yalın (objektif) bir yaklaşım sergiler. Gâzi şöyle der: “İttihat ve Terakki vatansever bir kuruluştur. Kusurları, yanlışları olmuştur. Ama vatanseverliği tartışmaların üstündedir.”
Bize göre; Türkiye’nin Mir Sultan Galiyev’i olan ve kendisini “sosyalist” olarak tanımlayan pîrimiz Attila İlhan’ın dizeleri ile noktayı koyalım:
İttihatçılar da vardı hilâl bıyıklıydılar
Mor kumrular patlıyordu câmilerden
Sustasına basılmış birer çakıydılar
Mavzerlerin gözü dönmüştü
Kara kalpaklıydılar
Bir tambur kanat çırpmasın Itrî’den
Eksiksiz bütün ölmüşlerimiz ayaktaydılar
Kılıçlar çekilmişti Bâkî’nin gazellerinden
Budin’den yaşlı sipahiler
Ezan okumaktaydılar
Ertuğrul Gâzi mi tutmuştu
Kemal Paşa’nın ellerinden
Oğuzlar mıydı yoksa
Bismillah
Yeniden başlamaktaydılar









