Hikayeler çok birbirine benzer. Alt alta, yan yana, üst üste koy; nereye koyarsan koy mutlaka bir ortak paydada çakışır. Kimi hüzünlü, kimi mutlu; kimi ihanet, kimi sadakat kokar. Bazısı geçmişteki yaşanmışlığın geleceğe çıkardığı ders, kimi pişmanlık, kimisi kıskançlıktır; her birinin ortak paydasını yaşanmışlık oluşturur. Ama bazıları istisnadır.
Hayat, beklenenin aksine çoğu zaman gülen yüzünü göstermez insana. Bir zamanlar aynı gökyüzüne, aynı ışığa bakıp aynı hayalleri kuranların, her şeyi öylesine doğal, öylesine gerçek sananların, birlikteliği sonsuza kadar yaşayacağına inananların büyük ayrılıklarıyla doludur hikayeler. Önce küçük suskunluklar ve içe atmalar, ardından yaralı kalplerin bıraktığı çarpıntılarla ertelenir konuşulması gereken konuşmalar. Küçük düşürülmüş, eleştirilmiş, hep hor görülmüş, değersizleştirilmiş, artık beğenilmediği hissettirilmiş duygular, aradaki mesafeleri büyüttükçe büyütür. Olanlar olduktan sonra bile anlaşılması zorlaşan duygulara bırakır bazen zaman kendisini…
Belki de o yorulduğunu söyleyemedi, kendisi de kırıldığını anlatamadı. İkisi de birbirini kaybetmemek adına sustukça, yorulmuş yüzler daha da yorulur. Aynı masada otururken bile gözler geçmişteki özlem dolu günlere dalar. Adeta cümleler bile düğümlenir çoğu zaman! Yarım kalan hayalleri düşünmek oysa ne güzeldi… Artık kimin haklı, kimin haksız olduğunun bir önemi kalmamış gibi olsa da sevgi tamamen bitmez aslında. Belki de bazı hikayeler yanlışlardan değil de zamanında söylenmesi gereken ama söylenemeyen doğrulardan dolayı biter...
Uzun paltosunu giydi, yakalarını kaldırarak çekti üstüne. Bu günlerde en çok sevdiği yoldaşı yine sigara olmuştu. Oysa çok olmuştu onu bırakalı. Hafif yağan yağmura aldırmadan yürüdü, yürüdü. Ne de çabuk bitmişti bu upuzun yol. Yağmur çiselerken denize bakan sahildeki bu salon çok iyi gelmişti ona. Uzun uzun hem düşündü hem dinledi. Bir ara kendi kendine, "Benim kalbim taş değil ki sözlerine dayansın," kelimeleri döküldü ağzından...
Camına konan martıyla biraz konuşmak iyi gelmişti kendisine. Simit bitti ama martı hala gitmemişti. Dalgaların sesi de iyi geldi kendisine. Birden dikkat kesildi; çok sevdiği şarkılar... Hicaz ve hüzzam, Türk müziğinin duygu yoğunluğu en yüksek ve en bilinen makamları arasında gelir. Muhayyer makamı, nihavent makamı, segah, rast makamı; bunlar da güzel makamlardır… Acemkürdi makamı kötü müydü? Tabi ki değil. İşte televizyonda çok sevdiği bir acemkürdi şarkı... Dinledikçe şarkıyı çok gerilere gitti, yıllar bir su gibi gözünün önünden geçti. Bir de şu lüzumsuz gürültüler olmasa…
Kulak verdi şarkıya: ‘’Ne sen beni gördün ne de ben seni, O büyük tesadüf olmadı farz et. Tanışmamış gibi olalım senle, O sevda gönlüme doğmadı farz et.
Farz et bir rüyaydı, uyandım bitti, Farz et ki bir hayaldi, kayboldu gitti, Farz et gözlerim bir oyun etti, İki gözüm seni görmedi farz et.
Artık seni sevmem, seni düşünmem, Sevgilimsin diye koşmam peşinden, Uçan bir kuş gibi geçtin başımdan, Ellerim elini tutmadı farz et…’’
Daldı çok uzaklara, üst üste sorularla derin bir muhakeme yaptı kendiyle. Hayat çok kısa; ne kırmaya gelir ne de kırılmaya. Ama kırılan hep kendisiydi…
Son tartışmalarının üzerinden belki de yıllar geçmişti. Bir sabah sessizce evden çıkmıştı. Ardında, uyurlarken bıraktığı iki çocuğunu, mutfakta akşamdan kalan çay bardaklarını ve kendisine yıllarını vermiş olan eşini de bırakmıştı. Ayrılırken yanına küçük bir çantanın içinde birkaç parça eşyadan başka da bir şey almadan çıkmıştı evinden. Sokağı dönmeden son bir kez uzun uzun baktı evine. Hali vakti, kazancı iyi sayılırdı. Çıkarken eşinin cebine oldukça iyi bir para ve üç satırlık bir not bırakmıştı:
‘’…Sana da söz vermiştim, kendime de. Belki hemen bırakamadım bu zıkkımı ama çok azalttığımı da biliyorsun. Her gün aşağılanmaktan ben de bıktım, sen de. Mademki tahammül edemiyorsun artık varlığıma, seni baş başa bırakıyorum çocuklarımla. İnşallah bundan sonra mutlu olursun bu hayatta…’’
●●●
İlk zamanlar her ikisi de özgürdü. Kimse kimseye hesap sormuyordu. Hatice Hanım istediği saatte kalkıyor, istediği yere gidiyordu. Yeni yeni arkadaşlar bile edindi. Yeni bir hayat kurduğunu sandı. Fakat akşam olunca, arkadaşları dağılıp ışıklar sönünce, odasında derin bir sessizlik yerini alıyordu. Evinden uzaklaştırdığı kocasının içkiyi bıraktığını duymuştu ama şimdi akşamları, azar azar olsa da kendisi başlamıştı…
Her ikisi de ellerine telefonu alıp defalarca aramak istediler. Ama cesaretleri yoktu. Bayram sabahları ve doğum günlerinde ise sesler soğuktu. İkisinin de yaşları ilerledikçe dostları azaldı. Ali Bey yüksek inşaat mühendisi ve iyi bir müteahhitti aynı zamanda. Hastalandığında doğru dürüst kapısını bile çalan olmadı. O günden sonra yalnız kendi acısıyla değil, çocuklarının acısıyla da yaşamayı öğrendi.
Çocukları uyuduktan sonra anneleri ise sessizce salona geçer, uzun uzun geçen yılların muhasebesini yapardı. Hep aynı yerinde duran o küçük fincan ne kadar hatırayı saklamıştı içinde. Zaman geçtikçe her eşya ona bir hatırayı fısıldardı. Çocukları, mahalle arkadaşları ve yakın akrabaları onu güçlü sanıyorlardı. O da güçlü görünmek zorundaydı. Düşündükçe; tamiri mümkün küçük bir hiç, bir kıskançlık ve sürekli dırdırları yüzünden boşalmıştı bu hayat! Bir gece daha fazla dayanamadı; evlilik yıllarındaki ve çocuklarının küçüklük resimlerine bakarken gözyaşları albüme düştü… Çok geceler, küçük kızının “Anneciğim, babam eve ne zaman dönecek?” sorularına karşılık cevap verememenin derin hüznünü içinde yaşattığı çok geceler…
Baba ise saçlarına daha da fazla dolan aklarla; sabrın, özlemin, pişmanlığın, yalnızlığın ne demek olduğunu yaşayarak öğrendi. O, evinden apar topar, bir hırsla ve kırılmış gururuyla ayrılırken sadece eşini ve evini değil; çocuklarının çocukluklarını da, hatıraları da geride bıraktığını ona zaman anlatmıştı… Evet, yıllar önce ikisi de kavgasız gürültüsüz, tek celsede boşanmışlardı fakat ne eşi ne kendisi yeni bir hayat kurmanın cesaretini kendilerinde bulamamışlardı. Çünkü bazı kapılar yeniden açılabilir fakat ardındaki yıllar geri dönmez bir daha. Kaybedilen zamanın yerini hiçbir şey doldurmaz…
●●●
Geçen yıllar ikisine da bir öğretmen gibi davrandı. Aslında öğretmenin bir öğrenmek olduğunu zaman kendilerine öğretti.
Hatice Hanım ilk eşinden boşandıktan kısa bir süre sonra, eşi Ali’nin inşaat şirketinde sekreter olarak çalışmaya başlamıştı. Uzun uzun takip etti Ali’nin her hareketini. Sessiz bir adamdı; mütevazi, alçak gönüllü ve iyi huyluydu. Hatta tam kendisine göreydi. Bu sefer kaçırmamalılardı elindeki bu fırsatı. Alım, çalım, naz, süs, fiziki güzellik zaten yerli yerinde; maşallah hepsi kendisinde fazlasıyla var...
Ali Bey ise tam bir işkolik. Şirkete ilk gelen, onu şirketin sahibi değil de şirkette çalışan bir inşaat ustası zannederdi. Üstüne, başına dikkat etmezdi. Ama çok cömert ve çok iyi bir patrondu. Daha ondan şikayetçi olan tek bir kişiye bile rastlamamıştı. Az konuşurdu, öz anlatırdı…
Ah, o ikinci katta çalışan mimar Ece Hanım yok mu?! Neredeyse gözleriyle yiyecek adamı, utanmaz kadın... Zaten bacakları kütük gibi, bir de inadına mini etek, yüksek topuklu ayakkabı giyerek tak tak tak bir aşağı bir yukarı gezmez mi? Bir de utanmaz, evli barklıydı. Ama Ali Bey, Allah için garibim ya saf ya da anlamamazlıktan geliyordu; ya da ilgilenmiyordu. "Ben erkek olsam ben de bakarım," diye kendi kendine mırıldanıp duruyordu… Yok, yok, bu kadının mutlaka uzaklaşması lazımdı buradan ama nasıl? Düşünüp dururken eşinin il dışına çıkan tayini yüzünden birkaç ay sonra işinden ayrılmak zorunda kaldığını öğrendiği gün, neredeyse herkese bir ziyafet verecek kadar sevindi çaktırmadan!..
Ama bir şey takılıyordu kafasına. Hadi kendisi biraz huysuzdu; geçimsizliği yüzünden, bir de ilk eşinin çapkınlığı yüzünden boşanmak zorunda kalmıştı. Fakat Ali Bey neden o da ilk eşinden iki yıl sonra boşanmıştı? Şirket içinde bu sorusunun cevabını öğrenemedi… "Neyse, o kadar da önemli değil," diye düşündü ve işine bakmalıydı.
Geceleri tek başına yalnız kaldığında Hatice Hanım sürekli bunları düşünmeye başladı. Aslında Ali Bey kötü bir insan değildi. Ne vardı ki arada bir akşamları içtiyse? Sanki dışarıda tanıdıklarının çoğu ondan daha mı iyi, daha mı dürüsttü!... Kararını verdi Hatice; nasıl olsa bir ay sonra büyük oğlunun düğünü vardı. Babası da gelecekti. Elleri titreyerek telefon açtı. Nasılsın, üç beş kelimeden sonra eski eşine, "Biraz erken gelir misin, düğün hazırlıklarını tek başıma yapamam. Babaları olarak çocukların başında olsan bence iyi olmaz mı?" diyebildiğine kendisi bile inanamadı.
Ali Bey mesajı almıştı. Ufak bir nazdan sonra hemen kabul etti. İkinci baharın çiçeklerinin açmaya başladığını ikisi de anladı. Çocuklarına ilk sürprizi anneleri verdi. Aile yıllar sonra ilk akşam yemeklerini Kadıköy’de lüks bir restoranda kutladı… Hatice Hanım o akşam, "Peki bizim nikah şahidimiz kim olacak?" diye takıldığında Ali Bey hemen, "Bizi boşayan avukat kimse tabii ki o olacak," diye bombayı patlatınca, beş dakika sonra telefonum uzun uzun çaldı…
— Ya işte böyle avukatım, ben mazeret onu bunu bilmem; adli tatil madli tatil de tanımam, bekliyoruz o kadar.
Ardından Hatice Hanım da ağzı kulaklarında bastırınca yapacak bir şey olmadığını anladım.
— Vay benim kardeşim, ne demek... Çok sevindim, çok… Bir aksilik olmazsa tabii ki görevimizi yerine getireceğiz. Her zaman boşayacak değiliz ya, arada da boşananları birleştirelim bakalım. Bizim mesleğimiz bu…
Baktım ki masa çok keyifli, oğlu Anıl da bağırıyor: “Amca bekliyoruz, ellerinden öperim…” Ben de takılmasam olmazdı artık:
— Alo, aloo, yenge hanım! Ya sizi boşayan o işe yaramaz avukat kimdi, unuttum ben? Adamın para için yapmayacağı şey yok, korkulur, tekin adam değil!..
Bayağı karşılıklı birbirimize uzun uzun güldük. Israrla çağırdılar yemeğe ama o mutlu tablonun tılsımını bozmak istemedim. En az onlar kadar sevindiğimi söylemek isterim.
Böyle işte… Bizim mesleğin cilveleri.











