Çerçeve Yasa diye isimlendirdiğimiz “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, 10 Ağustos’ta ne tesadüftür ki Sevr’in imzalandığı gün Mecliste kabul edildi. Sözüm ona Sevr de taraflar arasında bir “barış” antlaşması idi.
Bu süreci salt hukuki olarak değerlendirmek eksik ve yanıltıcı olacaktır. Çünkü bu tür düzenlemelerin siyasi bir karşılığı da vardır.
Ülkemiz üzerinde oynanan oyunları, ülkemizi bölmek istediklerini, siyonizmi, Theodor Herzl’i, Haim Nahum Doktrini'ni, İkiz Yasalar ile ülkemizi nasıl federasyon hâline getirmek istediklerini; İkiz Yasaları entegre etmek ve bölünmenin temelini oluşturmak için Anayasa ile Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu değişikliklerinin yapılmak istendiğini; aslında Büyük İsrail Projesi olan BOP’u, arz-ı mevud’u, arz-ı mevud’a ulaşma adımlarında Türkiye de dâhil olmak üzere bölgemizdeki dört ülkeden parça alarak bir Kürdistan devleti kurmak istediklerini, sonrasında bu devleti nasıl İsrail’e vilayet yapacaklarını, İran’dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu tekrar etmeye gerek yok. Artık bunları sadece biz değil, Gazze’deki soykırımdan sonraki uyanışla tüm dünya biliyor.
Çerçeve Yasa, bu yolda atılan önemli adımlardan biri olmuştur. Zaten feraset sahipleri bilir ki siyonizm ve siyonizmin uşağı ABD bir işin içindeyse o işin sayfalar dolusu faydasını anlatmaya gerek yoktur; matematikteki sıfırla çarpma gibidir ve her şeyi sıfırlar. ABD Büyükelçisi Tom Barrack süreçle ilgili “Takdir ediyor ve hayranlık duyuyorum” ve “Çözüm süreci dört ülkedeki Kürtleri bir araya getirecek” demişti. Daha önce de Kürtler ile ilgili olarak Kürtlerin dört farklı ülkede yaşadığını ve uzun süredir kendi yolunu çizmeye çalıştığını söylemiş, “Zaman içinde kendi devletlerini kuramamış olmaları talihsizlik” diyerek üzüntüsünü belirtmişti. DEM Parti Eş Genel Başkanı da kanunun kabulünden sonraki konuşmalarında bu “4 parçalı Kürdistan”dan bahsetmişti. Hatta DEM Parti Eş Genel Başkanı bu hedefleri doğrultusunda ayrımcılığı körüklemek için o kadar ileri gitti ki “Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar ve tüm inançlar kendi dilleriyle konuşabilmeli” dedi. Hristiyanların ve Alevilerin ayrı dili mi var?
10.08.2026 tarihinde Meclis Genel Kurulunda kabul edilen ve dört sayfadan müteşekkil “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, Cumhurbaşkanının onayından geçerek 7595 sayılı Kanun numarası ile 18.08.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. DEM Parti Eş Genel Başkanı bu yasa ile ilk etapta 3.800-3.900 civarında tutuklunun cezaevlerinden çıkacağını ve düzenlemenin soruşturma ve kovuşturmalarla birlikte yaklaşık 125.000 dosyayı etkileyeceğini söyledi.
Çerçeve Yasanın bir kısım maddelerini tahlil etmek gerekirse: (Bu kısımda madde alıntılarına yer verilmiş olup kanunun tam metni dipnot olarak verilmiştir.)
Öncelikle bu yasanın teröristlere yönelik TOPLU BİR ÖZEL AF olduğunu bilmemiz gerekiyor.
T.C. Anayasası
II. Türkiye Büyük Millet Meclisinin Görev ve Yetkileri
A. Genel Olarak
Madde 87:
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe ve kesin hesap kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası adlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tams
Kanunun 1. Maddesi (Amaç ve Kapsam):
“Bu Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve yapılacak diğer işlemlerin belirlenmesidir…” demektedir.
Ancak Millî Güvenlik Kurulunca daha bu tespit yapılmadan, terör örgütünden önce devlet silah bırakmış; İçişleri Bakanlığının kararı ile 2.763 kontrol noktası kaldırılmış, yurt dışından terör örgütü üyeleri gelmeye ve elini kolunu sallayarak gezmeye başlamıştır.
Kanuna göre terör örgütlerinin her türlü silah ve mühimmatı teslim etmesi gerekmektedir. ABD’nin terör örgütlerine verdiği binlerce tır dolusu silah, mühimmat ve ağır silahlar da teslim edilecek midir?
Kanunun 3. ve 6. Maddeleri:
Soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesi (Madde 3):
“…örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu ile 1/6/2005 tarihinden önce işlenen müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar hariç olmak üzere…” demektedir.
Mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi (Madde 6):
“…örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçundan mahkûm olanlar ile 1/6/2005 tarihinden önce işlenen suçlar nedeniyle müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm olanlar hariç olmak üzere…” demektedir.
Yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1 Haziran 2005 tarihi esas alınmıştır. Kasten öldürme suçunu işleyenler ile 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen suçlar nedeniyle müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alıp mahkûm olanlar ve 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenen müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı soruşturması ve kovuşturması devam edenler dışında tüm suçlular af kapsamındadır.
Özetle, kasten öldürme dışında:
- 1 Haziran 2005 öncesi müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alanların dışındaki tüm mahkûmlar,
- 1 Haziran 2005 öncesi müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren suçlardan dolayı soruşturması ve kovuşturması devam edenler dışındaki tüm şüpheliler ve sanıklar af kapsamındadır.
Müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren suçlar hangileri diye bakarsak; af kapsamında olup aramıza karışacak ve hatta siyaset yapacak kişilerin kimler olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
Müebbet Hapis Cezası Gerektiren Suçlar:
- Kasten Öldürme
- Askerî Komutanlıkların Gasp Edilmesi
- Düşmanla İşbirliği Yapma
- Savaş Sırasında Yalan Haber Yayma
- Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Açıklama
- Devlet Güvenliğine İlişkin Belgelere İlişkin Suçlar
- Devlet Sırlarından Yararlanma, Devlet Hizmetlerinde Sadakatsizlik
- Devletin Güvenliğine İlişkin Bilgileri Temin Etme
Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezası Gerektiren Suçlar:
- Soykırım
- Kasten Öldürmenin Nitelikli Hâlleri
- Yasaklanan Bilgileri Siyasal veya Askerî Casusluk Maksadıyla Açıklama
- İşkence Sonucu Ölüme Neden Olma
- Cinsel Saldırı Sonucu Ölüme Neden Olma
- Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozmak
- Siyasal veya Askerî Casusluk
- Gizli Kalması Gereken Bilgileri Açıklama
- Yasaklanan Bilgilerin Casusluk Maksadıyla Temini
(Kanuna göre affedilenler kasten öldürme suçu dışındakilerdir.)
Kasten öldürme hariç tutulunca af kapsamına alınan suçlar hafifmiş gibi bir algı oluşuyor. Hâlbuki; taksirle öldürme, kasten yaralama ve taksirle yaralama da dâhil olmak üzere tecavüz, eziyet, işkence, alıkoyma, konut dokunulmazlığını ihlal, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma (adam kaçırma), tehdit, şantaj, yağma, kaçakçılık, uyuşturucu gibi bilumum suçlar af kapsamındadır. Hatta bu af kapsamına Anayasa’ya aykırı bir şekilde ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar da dâhildir.
T.C. Anayasası
A. Ormanların Korunması ve Geliştirilmesi
Madde 169:
“Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.”
Kanunda “kasten öldürme hariç” denilmektedir. Bu durum bu suçtan mahkûm olanlar ile ilgili nettir; ancak soruşturması veya kovuşturması devam edenlerle ilgili dosyaların sümen altı edilmeyeceğinden emin olabilir miyiz?
Örgüt yöneticilerinden öldürme emri verenlerin TCK’ya göre azmettiren olarak aynı cezayı alması ve dolayısıyla af kapsamında olmaması gerekir. Bu saatten sonra örgüt yöneticilerinin bu suçlardan yargılanacağını düşünebilir miyiz?
Türk Ceza Kanunu (Azmettirme Suçu)
Madde 38/1:
“Başkasını suç işlemeye azmettiren kişi, işlenen suçun cezası ile cezalandırılır.” demektedir.
Çerçeve Yasa 1 Haziran 2005 öncesini kapsamadığı için “terörist başı Öcalan affedilmedi” deniyor. Peki 1 Haziran 2005 tarihinden sonra verdiği emirler uyarınca işlenen ve yasa kapsamına giren suçlardan doğan cezai sorumluluğu kalkmadı mı? Tabii ki kalktı. Bazıları iyi niyetli bir biçimde “Hapisteki insan nasıl suç işleme emri versin?” diyor. Birebir vermiş olduğu emirleri bir kenara bırakırsak, örgütü silahsızlandırma gücü varken bunu kullanmamanın anlamı, bu katliamların yapılmasını istediği yönünde değil midir? Verdiği emirler doğrultusunda işlenen katliamların azmettiricisi olarak onun da ceza alması gerekmez mi?
Üstelik bu aftan yararlanmak için hiçbir teröristin bırakın etkin pişmanlığı, pişmanlık dahi göstermesi gerekmiyor. Bu sebepledir ki çok rahat bir şekilde “Her yer Gazze olur” diyebiliyorlar.
Üstelik eski suçları affedilirken yeni işlenen suçları da görmezden geliniyor. Teröristler şehit, katliamları kahramanlık, terörist başı önder diye bize sunuluyor. İnsanımızı katleden teröristler de hatip olarak katliamlarını öven konuşmalar yaparak siyasetteki yerlerini hazırlıyorlar.
Terörle Mücadele Kanunu
Madde 7/2:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organların
Terörle Mücadele Kanunu hâlen yürürlüktedir ancak şu anda fiilen uygulanmamaktadır.
Kanunun 7. Maddesi (Takip, Koordinasyon ve Uygulama):
“…bakanlık, kurum ve kuruluşların temsilcileri ile gerekli görülen kişiler Kurul ve komisyon toplantılarına davet edilebilir.” demektedir.
Öcalan’ın “Silahsızlanma ve Stratejik Alt Komisyonu”nun başına getirileceği söyleniyor. Yani Öcalan bu komisyonun toplantısına devlet makamlarının temsilcilerini de davet edip katabilecek ve komisyon başkanı olarak toplantıda ve akabinde de alınan kararlar doğrultusunda onları yönetebilecek.
Madde 7:
“…örgütün tamamen tasfiyesi ve bu duruma ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirme yapılabilir.” demektedir.
Bu gözlem raporlarının kimler tarafından veya hangi komisyonlarca hazırlanacağı yönünde bir açıklık bulunmuyor. Muhtemelen Öcalan’ın başında olduğu komisyonun raporları da dikkate alınacaktır. Yani terörist başı, teröristler hakkında beyanda bulunacak; biz de buna “Doğrudur” deyip kabul edeceğiz.
Madde 7:
“…Kurulun gerekli görmesi hâlinde adli, idari ve yasal düzenlemeler konusunda talepte bulunulur…” demektedir.
Kurul; yasama, yürütme ve yargının idaresine ve iradesine müdahil oluyor. Şu anda bile tam bağımsız kurumlar yokken “talep” diye yumuşatılan isteklerin yerine getirileceğinden şüphe duymamak gerekir.
Madde 7 (Dördüncü Fıkra):
“(4) Bu Kanun uyarınca verilen erteleme kararları, 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirilir ve gerekli görülmesi hâlinde;
a) Soruşturma ve kovuşturmalar nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, sulh ceza hâkimliğinden veya mahkemesinden,
b) Mahkûmiyet hükümleri nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, infaz hâkimliğinden, Kurul tarafından talep edilir.
Kurul tarafından talep edilir. Talep hakkında ilgili mercii tarafından karar verilir. Bu kararlara karşı itiraz edilebilir. Bu fıkranın (b) bendi uyarınca talepte bulunulabilmesi için beş yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından kararın verildiği tarihten itibaren iki yıl, on yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından ise üç yıl geçmiş olması gerekir…” demektedir.
Yani maddeye göre:
- Soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki şüpheli ve sanıklar HEMEN,
- Mahkûm olanlar ise:
- Cezasının infazı 5 yıl süreyle ertelenen, toplam 15 yıl veya daha az hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin erteleme kararından İKİ YIL SONRA,
- Cezasının infazı 10 yıl süreyle ertelenen, 15 seneden fazla hapis cezasına mahkûm olan hükümlülerin erteleme kararından ÜÇ YIL SONRA hak mahrumiyetleri kaldırılacak ve siyaset sahnesinde olacaklar.
Soruşturma ve kovuşturma aşamasındakiler önümüzdeki genel seçimlerde milletvekili olarak Meclise girebilir; milletvekili, bakan, cumhurbaşkanı yardımcısı hatta seçilirlerse cumhurbaşkanı bile olabilirler. Yerel seçimlerde belediye başkanı, belediye başkan yardımcısı, belediye encümen üyesi, muhtar, muhtar azası olabilirler.
Mahkûmlar ise önümüzdeki genel seçimin tarihine denk gelmese de genel seçim sonrası 2 veya 3 yılları dolduktan hemen sonra cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakan da dâhil olmak üzere devlet makamlarında görev alabilirler. Önümüzdeki yerel seçimlerde belediye başkanı, belediye başkan yardımcısı, belediye encümen üyesi, muhtar veya muhtar azası olabilirler.
Teröristlerin Millî Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı olduğunu düşünebiliyor musunuz? Mesela 12 vatandaşımızı yakarak öldüren, hiç pişmanlığı olmayan, aleni bir biçimde işlediği suçu öven, kanunun kabulü ile toplantı toplantı gezip hatiplik yapmaya başlayan terörist karşımıza siyasetçi olarak çıkabilir.
Hatta daha da ileri seviyede düşünürsek, her iki durumda da (mahkûmlar ile soruşturması ve kovuşturması devam edenler) bu kanunun uygulanmasından sorumlu Kuruldaki görevlilerin yerine geçip kurulda yer alabilirler…
Madde 7 (Birinci Fıkra):
“(1) Bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerin uygulanmasının takibi ve değerlendirilmesi; Kanunun Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden müteşekkil Kurul tarafından yapılır. İhtiyaç hâlinde Kurul tarafından; alt komisyonlar oluşturulabilir, bakanlık, kurum ve kuruluşların temsilcileri ile gerekli görülen kişiler Kurul ve komisyon toplantılarına davet edilebilir…” demektedir.
Kanunun 10. Maddesi (Görev ve Sorumluluk):
“(1) Bu Kanun kapsamında verilen görevler, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarınca ivedilikle yerine getirilir.
(2) Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz.” demektedir.
Kanunda “görevleri yerine getiren kişiler” denilerek çok geniş bir manada yorumlanmasının önü açılmıştır; hassaten Kurul üyeleri, komisyon üyeleri denmemiştir. Dolayısıyla Kanuna göre Kurulun, komisyonların ve onların emirlerini yerine getiren kamu görevlileri de dâhil tüm kişilerin hukuki, idari ve cezai hiçbir sorumluluğu yoktur. Bu durum tamamen Anayasamıza ve Türk Ceza Kanunu’na açıkça aykırıdır ve hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz.
T.C. Anayasası
J. Kanunsuz Emir
Madde 137:
“Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri, yönetmelik, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirm
Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.
Askeri hizmetlerin görülmesi ve acele haller
Türk Ceza Kanunu
Kanunun Hükmü ve Amirin Emri
Madde 24:
“(1) Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez.
(2) Yetkili bir merciden verilip, yerine getirilmesi görev gereği zorunlu olan bir emri uygulayan sorumlu olmaz.
(3) Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine getirilemez. Aksi takdirde yerine getire
(4) Emrin, hukuka uygunluğunun denetlenmesinin kanun tarafından engellendiği hallerde, yerine getirilmesinden emri veren sorumlu olur.”
Anayasamıza göre kamu görevlileri, görevlerini ifa ederken amiri durumundaki kişilerden aldıkları emirleri hukuka aykırı bulmaları hâlinde bu emri yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirirler. Ancak emir hukuka aykırı olmakla beraber amir emrinde ısrar eder ve bu emrini yazı ile yenilerse emir yerine getirilir. Bu hâlde emri yerine getiren sorumlu olmaz. Bu durumda emri yerine getiren açısından bir hukuka uygunluk nedeni değil, bir sorumsuzluk nedeni söz konusudur. Yerine getirme zorunluluğu esasen hukuka aykırı olan emri hukuka uygun hâle getirmez; ancak hiyerarşik yapı dolayısıyla emri yerine getiren sorumlu olmaz. Bu durumda sorumluluk emri verene aittir.
Emir, hukuka aykırı olmanın yanı sıra ayrıca suç da teşkil edebilir. Anayasamız konusu suç teşkil eden emrin yerine getirilmesine hiçbir surette izin vermemektedir. Bu durumda emri yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.
Unutmayalım ki Anayasa bir kere delindiyse her zaman delinebilir hâle gelmiş demektir ve bu da zaten tartışmalı hâle gelen “hukuk devleti” ilkesine aykırıdır.
Sonuç olarak:
Teröristler anayasal değişiklik için zeminin artık uygun hâle geldiğine karar verdiklerinden, silahlı terör olaylarının bir sonraki aşaması olarak gördükleri ideallerini Anayasa'ya geçirme aşaması için silahlarını bırakıp siyasete geçiyorlar. Kendileri de artık “Bir sonraki evreye geçtik”, “Bir sonraki boyuta geçtik” diyorlar. Anayasa değişiklikleri için yeni bir süreç başlatılacağını hepimizin görmesi gerekiyor.
Süreci masumlaştırmak için zaman zaman IRA ve ETA gibi örnekler verilip kafa karıştırılıyor. Bunlarla yapılan müzakere süreçleri bizdeki gibi olmamıştır. İspanya terör örgütünü muhatap almamıştır. Hiçbirinde ülkelerin bölünmesi söz konusu olmamıştır. Hiçbir anlaşma terör örgütünü ve yandaşlarını daha da cesaretlendirmemiş, daha da azgın hâle getirmemiştir.
Durumun en acı tarafı, BOP uyarınca kurulmak istenen Kürdistan’ın, toprakları parçalanarak kurulacağı söylenen dört ülkeden Türkiye dışındakilerden Irak ve Suriye savaşarak bu noktaya geldi. İran ise hâlen büyük bir savaş veriyor. Türkiye ise bir kurşun bile atılmadan bu plana teslim oldu. İşte Trump bu sebeple Türkiye’deki iktidarı bu kadar seviyor.
Dünyadaki tüm insanların arzuladığı “barış”, “özgürlük”, “eşitlik”, “kardeşlik”, “demokrasi”, “diyalog” gibi kelimelerin içi boşaltıldı ve bu kelimelerin kullanıldığı süslü cümleler ile en ağır sömürülerin kapısı Pandora'nın kutusu gibi açıldı.
Dipnot 1:
Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonunun 2000 yılında imzaladığı ancak Meclis onayından geçirmediği, "İkiz Sözleşmeler/İkiz Yasalar" olarak söylenegelen Birleşmiş Milletler Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ile BM Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ni AKP iktidarı 2003 yılında Meclisten onaylayarak geçirdi. 4867 ve 4868 sayılı kanunlarla uygun bulunan İkiz Yasalar aşağıdaki hükümleri içermektedir ve yeni anayasa adı altında temel taşları döşenmeye çalışılacaktır:
- Madde 1: Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla ilerlemelerini serbestçe sürdürebilirler.
- Madde 2: Bütün halklar uluslararası hukuka ve çıkar ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşuld
a yoksun bırakıl amaz.
- Madde 3: Kendini yönetemeyen ve vesayet altındaki ülkelerden sorumlu olan devletler de d
âhil, bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler Şartı'na uygun olarak bu hakka saygı gösterir.
Dipnot 2:
I. Dünya Savaşı sonunda, 10 Ağustos 1920’de savaşı kaybeden Osmanlı Devleti'nin topraklarının paylaşılması için Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında imzalanan Sevr Antlaşması'nda şu madde de vardı:
"İleride belirlenecek Ermenistan’ın güneyinde ve 27. maddede belirtilen Suriye ve Irak sınırlarının kuzeyinde Kürtlerin sayıca üstün olduğu bölgelere verilecek yerel özerkliğin şartları, antlaşmanın yürürlüğe girmesini izleyen altı ay içinde İstanbul’da toplanacak İngiliz, Fransız ve İtalyan ortak komisyonu tarafından hazırlanacaktı.
Dipnot 3:
Öcalan’ın mahkûmiyetinin kesinleştiği tarih 25 Kasım 1999; Bahçeli’nin Öcalan için umut hakkı istediği tarih 22 Ekim 2024. AİHM’in umut hakkı için öngördüğü süre azami 25 yıl. 25 yılın dolmasına 1 ay 3 gün kala gündeme getirilmiş. Yazılan senaryo oynanıyor, vatandaş yine seyirci.
Çerçeve Yasanın kabulü sonrasında hukuki düzenlemelerin en kısa sürede yapılmasının istenmesinin sebebi, teröristlerin salıverilmesinin dışında bir an önce Anayasa değişikliği sürecine geçilmesinin istenmesidir. Ancak yeni Anayasa'dan önce, Çerçeve Yasanın mimarlarından “kurucu önder”in de bu süreçlerde “özgürce” aktif olarak yer alması için “UMUT HAKKI” söylemlerini çokça duymaya başlayacağız.
İktidar, terörist başına paye vererek Gazi Meclisimizde konuşmasını istediğini zaten en baştan ortaya koydu. Bununla ilgili tüm hukuki zemini de hazırlıyorlar.
TAVSİYE NİTELİĞİNDE olmakla birlikte AİHM, MÜEBBET HAPİS CEZASININ VERİLMESİNDEN EN GEÇ 25 YIL SONRASINDA UMUT HAKKININ DOĞDUĞUNU SÖYLÜYOR. "En geç" dediği 25 yıl Öcalan için doldu. Terörist başının ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası Yargıtay’ın 25 Kasım 1999 tarihli onama kararı ile kesinleşmişti.
Ancak 25 yıl dolunca otomatik olarak umut hakkı doğmuyor; AİHM, MAHKÛMUN DURUMUNUN GÖZDEN GEÇİRİLMESİ GEREKTİĞİNİ SÖYLÜYOR. Umut hakkının karşılığı bizim hukukumuzda “KOŞULLU SALIVERİLME”dir ve burada böylesi bir değerlendirmeye/gözden geçirmeye dair bir sistem olmadığı için AİHM bu hususu Türkiye açısından ihlal teşkil eden bir durum olarak kabul ediyor.
5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’umuzun 107. maddesinin 16. fıkrası sebebiyle ÖCALAN’IN KOŞULLU SALIVERİLMEDEN DE FAYDALANMASI MÜMKÜN DEĞİL. 107/16. madde şu şekildedir:
"5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap, Dördüncü Kısım, "Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar" başlıklı Dördüncü Bölüm, "Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı Beşinci Bölü
Bir an için bu hükmün kaldırıldığını bile düşünsek, AİHM kararlarına göre “Süre doldu, hadi tamam serbest bırakalım” da denilemez. Çünkü AİHM; “DEVLETİN TOPLUMU KORUMA YÜKÜMLÜLÜĞÜNDEN HAREKETLE, TEHLİKELİLİĞİ DEVAM EDEN MAHKÛMLARIN SERBEST KALMASINA ASLA İMKÂN VERİLMEMELİDİR” diyor. Devletlerin toplumu ağır suçlara karşı koruma görevi vardır ve toplumun korunmasının gerekli olduğu hâllerde ağır bir suç işleyen failin müebbet hapis cezasını çekmesi Sözleşme’nin ih
İşin sonu yine bizim bu kişiye “bebek katili, terörist başı” dememiz, iktidarın ise “sayın kurucu önder” demesi ayrımına geliyor. Bu yaklaşımları ile ne yazık ki bir süre sonra serbest bırakmaları işten bile değil.
Dipnot 4:
PKK ve uzantısı terör örgütleri sırayla bir sonraki aşamaya geçiyor!
PKK'nın uzantısı terör örgütü SDG esas itibarıyla kendini feshetmedi; Türkiye'deki PKK gibi bir sonraki aşamaya geçti. SDG hem askerî hem idari olarak Suriye yönetiminde yer alacak ve daha önce dile getirdikleri gibi anayasal düzenlemeler yapılmasını istiyorlar.
SDG de dâhil PKK ve uzantılarına ağır silahlar da olmak üzere binlerce tır mühimmat veren, bununla yetinmeyip eğitip kendine hizmet eden bir ordu hâline getiren ABD bu "fesih" sürecinden çok memnun. ABD'nin Ankara Büyükelçisi, Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack bu "fesih" ile ilgili "ABD Başkanı Donald Trump'ın Ortadoğu Planı'nın devamında, kararlı bir ortak ulusal bir çerçeveye adım atılıyor" diyor; yani BOP'un planlandığı şekilde işlediğini söylüyor.
Aynı Tom Barrack daha önce Kürtler ile ilgili olarak Kürtlerin dört farklı ülkede yaşadığını ve uzun süredir kendi yolunu çizmeye çalıştığını söylemiş, “Zaman içinde kendi devletlerini kuramamış olmaları talihsizlik” diyerek üzüntüsünü belirtmişti.
Siyonizmin uşağı ABD'nin kendi planı doğrultusunda ve açıkça BOP çerçevesinde gerçekleştiğini ifade ettiği bir sürecin güzellemesini kimse yapmasın. "Dört ülke" denilenler; Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dır. Maalesef ki Çerçeve Yasa ile de gördüğümüz üzere Türkiye de dâhil olmak üzere Suriye ve Irak yönetimleri yumuşak lokma hâline gelmiştir; sırada İran var ve bundan sonra ABD tırlar dolusu bu silahları PKK'nın uzantısı PJAK vasıtasıyla İran'a karşı kullanacak.
Bu arada ABD, SDG'nin "fesih" kararından sonra Suriye'yi teröre destek veren ülkeler listesinden çıkardı. Ne kadar trajikomik değil mi? Teröre destek veren ülkeler listesinden çıkmak için terör örgütünü devlete entegre etmek gerekiyormuş.
(Devam edecek)











