Türk milleti, tarihi boyunca destan yazmaya, var oluşunu meydanlarda mühürlemeye sevdalı bir millettir. Pek çok ulusun geçmişi silik sayfalarla doluyken, bizim tarihimizin her yaprağı bir şahlanış öyküsüdür; Ergenekon’dan Manas’a, Alper Tunga’dan Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’na uzanan bir zincirdir bu. Bir milletin kurtuluşu, hürriyetine kavuşması ve var oluş mücadelesi, ancak böylesine köklü bir destan ruhuyla gerçekleştirilebilir.
Geçtiğimiz Cumartesi günü Ankara Tandoğan Meydanı’nda şahit olduğumuz miting, tam da bu nitelikte, tarihi bir destan özelliği taşıyordu.
Yaşlı Delikanlıların Büyük Buluşması
Anadolu’nun bağrından; her kasabadan, köyden ve şehirden kopup gelen 50, 60, 70 yaşlarındaki karayağız, dudakları çatlamış, elbiseleri eskimiş o vakur halk, meydanı hıncahınç doldurmuştu. Verdikleri mesaj netti: "Biz daha ölmedik, elimiz ayağımız sağlam; ihaneti kendi ellerimizle boğarız!"
Tandoğan, Türk milliyetçilerini aslında çok uzun yıllar öncesinden, 1978’den tanıyordu. O günlerde dünya, ucu bucağı görünmeyen o kalabalığa bakıp, "Ülkücüler Anadolu’da boy gösterdi" demişti. O dönemin genç, bıçkın delikanlıları, vatanı tehlikede görünce Başbuğ’un çağrısıyla meydanlara koşmuştu; Çatlılar, Muhsin Başkanlar, Mehmet Güller o dönemin genç liderleriydi.
İşte o günlerin üniversiteli gençleri, bugün emekli evlerinde dişlerini sıkarak, isyanlı bir sükut içinde tespih çekiyor olsalar da, "vatan" dendiğinde dermansız dizlerine rağmen yine yollara düşmüşlerdi. Bir ellerinde simit, diğerinde su, aç karınlarını doyurmaya çalışıyor ama bundan zerre şikayet etmiyorlardı. Omuzlar dik, gönüller huzurlu ve heyecanlıydı. Pala bıyıklarını çoktan kesmiş o ihtiyar delikanlılar, ellerinde kutsal bir emanet gibi, ekmek gibi, Kuran gibi yere bırakmadıkları al bayraklarla şimdiki genel başkanları Müsavat Dervişoğlu’nu dinliyorlardı: Ne emri var, ne buyuracak, ne yapmamız gerek? diye...
Koca alan, adeta coşkuyla dalgalanan bir gelincik tarlasına dönmüştü. Ayaklarımdaki rahatsızlık yüzünden yorgunluktan yere çöküp izlemek zorunda kaldığım o manzara, tek kelimeyle muhteşemdi. Bastonlu nineler de oradaydı, coşkuyla slogan atan gençler ve etrafa şaşkın şaşkın bakan çocuklar da... Gerçek şu ki, Türk milleti davasına yeniden sahip çıkmış; haksızlığa, zulme, adaletsizliğe, fakirliğe ve yolsuzluğa karşı bayrak açmıştı. Bayrak açmak, bir nevi her şeyi göze alarak sonuna kadar mücadele etmeye karar vermektir.
Devlet Adamlığı Kucaklaşmayı Gerektirir
Müsavat Başkan, tam bir devlet adamı şuuruna yakışır, maziyi ve Türk milletinin birliğini temel alan harika bir konuşma yaptı. Bilirsiniz, Ülkücü zihniyet her zaman devletçi olmuştur. 80 ihtilalinden sonra zindanlarda büyük işkenceler görmüş, ama meseleyi asla Avrupa masalarına şikayet konusu etmemiştir. Sol ve komünist fraksiyonlar şikayetçi olurken, onlar kan yutup "kızılcık şerbeti içtim" demişlerdir; çünkü devletin bekası ve birliği her şeyden önce gelir.
Müsavat Başkan konuşmasında, geçmişte komünist bir arkadaşıyla verdiği amansız mücadeleyi gönlüne gömdüğünden, seneler sonra aynı masaya oturup kucaklaşabildiklerinden ve hatta onu mezara kendi elleriyle koyduğundan bahsetti. Kendisi, babası komünistler tarafından şehit edilmiş bir şehit çocuğudur. Hani kendi kendime sordum: "Ben olsam yapabilir miydim?" diye... Yapamazdım. Ama işte devlet adamlığı, "Devlet Baba" olmak tam da böyle bir sinedir. Kadir İnanır meselesi de böyledir; bir konuşmanın başını sonunu dinlemeyip cımbızla tek bir cümleyi alırsanız, ana fikri kaçırırsınız.
Özlenen Siyaset, Özlenen Ülküdaşlık
İYİ Parti, kuruluş ilkeleri doğrultusunda net bir mücadele sözü veriyor: Ülkenin birliği, cumhuriyetin ve ulus devletin korunması, "terörsüz Türkiye" yutturmacalarına inanılmaması ve Öcalan’ın dışarı çıkarılmaması için sonuna kadar direniş... Gençliğin geleceğine umut olmak, atanmayan öğretmenlerin hakkını korumak, yoksulluğa çare bulup rantla, lüksle, israfla savaşmak... Ve en önemlisi, "Anadolu’nun Türksüzleşmesi" projesine karşı yumruğunu sıkarak kararlılık göstermek.
Mitingde beni şaşırtan ve mutlu eden başka detaylar da vardı. Etrafta siyah takım elbiseli, pala bıyıklı, siyah gözlüklü o mağrur, ulaşılamaz koruma orduları yoktu. Sadece su ve simit dağıtan görevliler vardı. Bir partinin lideri halkıyla iç içe olmalıydı ve Müsavat Başkan tam olarak bunu yaptı; kalabalığın içine girdi, insanlara sarıldı, o ruh ve gönül birliğini sağladı. Bugünün siyasetinde korumalardan yanına yaklaşılmayan liderler varken, halkın başkanına sarılıp hayır duası etmesi apayrı bir güzellikti.
Meydanda büyük bir heyecan, yıllar sonra karşılaşan eski dostların hüzünlü ve coşkulu kucaklaşmaları vardı. Ben de seneler sonra okul arkadaşım, vefalı dostum Kadriye’yi gördüm; ziyaretime geldi. Onunla gürültü patırtı arasında yarı duyar yarı duymaz halde çevreyi gezdik, sohbet ettik. İnsanların kıyafetlerine baktım; genellikle temiz ama yıpranmıştı. Bizim kültürümüzde "yabanlık" derler ya, hani bir yere giderken giyilen o az kullanılmış elbiseler... Belli ki insanların yeni bir kıyafet alacak gücü yoktu ama o halleriyle bile oradaydılar. Makyaj küpüne batmış hanımlar yoktu ama meydandaki kadın ve genç kız sayısı eskiye nazaran gözle görülür şekilde artmıştı.
Biz Bu Vatanı Kuponla Almadık!
Dostlar, Tandoğan’da Anadolu’yu tekrar Türkleştirmek ve bu toprakları yeniden töreli, yasalı kılmak üzerine adeta yeni bir destan yazıldı. Bundan sonra bu kararlı mücadele her yerde süratle dalgalanacak, her kürsüde konuşulacak ve tavizsiz bir tavırla gösterilecektir.
Bu vatan marketten 30 kupona alınmadı. İstiklal Marşı’mızda denildiği gibi:
"Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ!"
Artık korku yüreklerden silinmiş, Türk milleti ayağa kalkmıştır. Bizi yönetenlere derinden bir sesle, "Siz ne diyorsunuz? Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım!" haykırışını göndermiştir.
Ben bu duygu ve inançla, Türk milletinin şerefli bir ferdi olarak, meydanlarda gururla tarih yazmaya devam edeceğiz diyorum...
Ya siz?










