Çinliler hakkında anlatılan meşhur bir idam hikâyesi vardır, bilir misiniz?
Eski dönemlerde, infaz edilecek ölüm mahkûmlarına son gecelerinde büyük bir ayrıcalık tanınırmış. Ne dilekleri varsa yerine getirilir; yedirilir, içirilir, eğlendirilir ve sevdikleriyle vakit geçirmelerine izin verilirmiş. Ancak şafak söküp güneş gökyüzünü aydınlatmaya başladığında, mahkûmlar sırayla celladın önüne çıkarılır ve keskin kılıçlarla kelleleri uçurulurmuş.
Yine böyle bir infaz sabahında, mahkûmlar yiyip içmiş, eğlenmiş, güneş doğmuş ama bakmışlar ki hiçbirinin kellesi uçurulmamış. Yaşadıklarını gören bir mahkûm şaşkınlıkla cellada sormuş: “Güneş doğdu, biz hâlâ yaşıyoruz. Bizi niye öldürmediniz?”
Cellat acı acı tebessüm etmiş ve şöyle demiş: “Kılıcımı o kadar keskin biledim ki, kafalarınızı kestim ama farkında değilsiniz. Hele bir ayağa kalkın, kelleleriniz önünüze düşecek. İşte o zaman öldüğünüzü anlayacaksınız.”
Bugün bu kadim hikâyeyi Türk milletinin mevcut ahvalini düşünerek yeniden okuyorum. Ne yazık ki Türk milletinin kafası da o kadar keskin bir kılıçla kesilmiş vaziyette ki, başlar henüz yere düşmediği için kimse farkında değil. Toplum; özünden koparıldığının, gelenek, görenek ve töresinden uzaklaştığının, milli ve ekonomik bir çöküşün eşiğinde olduğunun şuurunda değil. Hâlâ yaşadığımızı sanarak naralar atıyoruz ama aslında celladın kılıcı çoktan boynumuzdan geçti.
Dört bir tarafımız cepeçevre sarılmış durumda. İçimizde bir sığınmacı ve Suriyeli belası var ki, nüfusları gün geçtikçe çığ gibi büyüyor. Çok değil, birkaç yıl sonra okullarda çocuklarımız okuyamaz, caddelerde genç kızlarımız, ailelerimiz huzurla gezemez olacak. Mahalleler parsellenecek, gettolaşacak ve oralara girilemez hale gelinecek.
Ekonominin temeli olan üretim durdu. Köylü artık toprağa küstü, mahsul ekmiyor. Buğday, arpa para kazandırmıyor; şeker fabrikaları satıldığı için pancar ekimi tamamen bitti. Mazot el yakıyor, tarımda tamamen dışa bağımlı hale geldik. Oysa bizi yönetenlerin göremediği acı bir hakikat var: Üretmeyen, teknolojik olarak kalkınamayan milletler, üreten milletlerin boyunduruğu ve sömürüsü altına girmeye, onların emirlerini yapmaya mecburdurlar. Sanayileşen toplumlar, geri kalan ülkeleri her zaman iliklerine kadar sömürür.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Milli Eğitimimiz de "millilik" vasfını tamamen kaybetmiştir. Yetişen yeni nesiller; tarihinden, edebiyatından ve kendi kültüründen bihaber büyüyor. Bir kısmı Batı hayranı, diğer kısmı Arap sevdalısı bir şuurla yetişirken, kendi öz değerlerini hiçe sayıyor. Kendi köklerine yabancılaşmış böyle bir nesil, nasıl olur da vatanına hayırlı bir evlat olabilir? Milli bir meselede nasıl özveride, fedakarlıkta bulunabilir?
Gençlerimiz, üniversitelerde binbir yokluk ve fedakarlıkla okuyorlar. Mezun olduklarında güzel bir iş sahibi olmayı, rahat bir hayat sürmeyi hayal ediyorlar. Fakat diplomayı eline alan gencin karşısına koca bir boşluk çıkıyor. İş sahası yok; fabrikalar ya kapatılmış ya da yabancılara satılmış. Sanayi alarm veriyor!
Sonuçta büyük bir hayal kırıklığı doğuyor: Gençlerin bir kısmı değerinin çok altında ücretlerle köle gibi çalışıyor; bir kısmı gündüz yatıp gece baba parasıyla kafelerde ömür çürütüyor; büyük bir çoğunluğunun gözü ise dışarıda... Sanayisi gelişmiş, hukuk ve adalet sistemi oturmuş Batı ülkelerine gidip hayatlarını oraya demirlemek istiyorlar. Ülke, kendi geleceğini elleriyle uğurluyor.
Memlekette adalet mekanizması bütünüyle felç olmuş durumda. Özellikle siyasi açmazlar ve tek kişinin eline bırakılan idari sistem, devleti tıkamakta; hukukun adaletsizliğini bariz bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kurumlara olan güvensizlik topluma sirayet etmiş; insanlar arasında itimat zedelenmiş, komşu komşuya, akraba akrabaya güvenmez hale gelmiştir.
Toplumsal ahlakın en ağır darbesini ise kadınlarımız alıyor. Her gün bir kadınımızın, bir genç kızımızın cinayet haberini almaktayız. En acısı da, bu canların en yakınları —kocası, kardeşi, sevgilisi ya da arkadaşı— tarafından hayattan koparılmasıdır.
Milletimiz her geçen gün daha da fakirleşiyor. Emekliler adeta yoksulluğa ve terk edilmişliğe mahkûm edildi. Toplumun omurgası olan "orta direk" tamamen yok oldu; zengin çok zengin, fakir ise çok fakir hale geldi. Dünyadaki milyarder sayısı listelerinde ülkemiz her sene üst sıralara tırmanırken, bir tarafta saraylarda zevkusefa sürenler, diğer tarafta ise çöpten ekmek arayan insanlarımız var. Gün geçtikçe iyiye gitme umutlarımız heba ediliyor; vatanın kaymağını bir avuç burjuva ile sonradan türeyen üç beş çete yiyor.
Daha da vahimi, milli hafızamızla ve şehitlerimizin kemikleriyle alay edilircesine, 40 bin kişinin katili hapisten çıkarılmak istenmekte, kendisiyle masaya oturulup müzakereci yapılması planlanmaktadır. Tabii bunun uzantıları da arkadan destek vererek "Bizim ayrı vatan, bayrak ve dil hakkımız var, bunları bize verin" diyerek pervasızlaşmaktadır.
Kutsal kabul ettiğimiz aile müessesesi de bu yozlaşmadan nasibini aldı. Evlerde, ailelerde eski huzur, yaşama sevinci, bağlılık ve muhabbet kalmadı. Gençler arasındaki boşanma oranları her geçen gün katlanarak artıyor. Toplumun en küçük hücresi bile dağılırken, geleceğe dair umut beslemek imkânsızlaşıyor.
Evet... Cellat başımızı çok keskin bir pala ile kesmiş; ayağa kalkarsak kafamızın yere düşeceğinden korkuyoruz. Ve ne yazık ki, boynumuzdan akan kana bakmadan, hâlâ yaşadığımızı sanarak boş naralar atmaya devam ediyoruz.











