Bu Dünyadan Can Ağabeyim Bir İdris Arslan Geçti
(Değerli okuyucular ailemde çok sevdiğim ve baba vekili olarak görerek birçok tavsiyesine uyduğum ağabeyimin ölüm yıl dönümü olması dolayısıyla onu anlatan bir yazıyı kaleme almak istedim. Biraz uzun oldu ama o benim ağabeyimdi. Ve o benim kahramanımdı ancak bu kadar kısaltabildim.)
Rahmetli ağabeyimin ölümünün üzerinden iki yıl geçti. Hâlâ onun yokluğuna alışamadım. Ben onu hep baba yerine koymuştum. Gençlik yıllarından beri anında doğruya yakın tespitleri, onun atletik yapısı, kişiliğine düşkünlüğü ve barfiks hareketlerindeki başarıları onu emsallerinden daha öne çıkarmıştı.
Şahsına kasıtlı olarak yapıldığına inandığı hareketlerin çocukluğundan beri hemen hesabını sorma yoluna gitmiştir. Hesabını sorarken de sokak dövüşünü iyi bilmesi, çok atak ve seri hareket etmesi sayesinde teke tekte ölene kadar kimseden dayak yememiştir. Bu durum da onun sözünün ve hatırının sayılmasına büyük katkı sağlamıştır.
Rahmetli babam köylerde çok sıkıntı yaşadığı için hep köyde ve civarında kimsenin bileğini bükemediği bir oğlu olmasını istemişti. Doğru mu bilmiyorum ama ablamın anlatmasına göre, rahmetli annem ilk doğumunda erkek doğurmadığı için babamın morali çok bozulmuş. Kabahat anneminmiş gibi ona çok kızmış. Hâlbuki babam çok medeni ve iletişimi çok iyi olan bir insandı. Kafası da çok çalışırdı. Bu sayede kalıbını kırmış ender insanlardan biriydi. Daha sonra müteahhit olan babamın elinden duvar, çatı, sıva, marangozluk, ağaç işçiliği, sepet örme, çiftçilik kısaca ustalıkların hepsinden anlıyordu. Elinden her türlü iş geliyordu.
Ablamdan sonra doğan ağabeyim, okul arkadaşı ve akrabamız olan emekli öğretmen Raif Kudu’nun bana söylediğine göre, ağabeyim ondan 6 ay büyükmüş. Raif ağabeyin ana yaşı tarihi Mart 1951 olduğuna göre ağabeyim Ekim 1950 yılında doğmuş ama 1952 yılında nüfusa kayıt edilmiştir. Ben de doğunca, iki erkek evlat sahibi olan babam da örnek bir baba halleri oluşmaya başlamıştı.
Benim doğumumdan sonra yürümeye başlayınca, babaannem ile köy gezilerine gidiyorduk. Bizim oralarda "tekir" dediğimiz ama Karadeniz’de "serender" denilen; kestane ağacından birbirine geçmeli, çatı örtüsü hariç hiç çivi kullanılmadan yapılmış, altı taş direk üzerine kurulu, mısır ve fasulye gibi şeylerin kurutulup muhafaza edildiği ahşap yapıdaki takım sandığına 1960'lı yıllarda hem benim hem ağabeyimin hem de ablamın boyunu ölçer, oraya marangoz kalemi ile yazardı. Her boy attığımızda sevinçle anneme, "Çocuklarımız büyüyor" derdi.
Babam boy ölçülerimizi kaydetmeye başladığından beri, ağabeyim ortaokula başlayana kadar ağabeyimle aynı yatakta yattık. Hasta olduğumda okuldan gelince ilk defa benim yanıma gelir, durumumu öğrenip bana seveceğim meyveler getirirdi. Ağabeyimin, rahmetli babaannem gibi çok merhametli ve cömert bir yapısı vardı.
Babamdan dinlediğime göre ilk önce ağabeyimi bizim köyün okuluna vermiş. Babam da onun üzerine çok titrediği için o zamanlar köye araba ulaşımı olmadığından Beşikdüzü’nden ağabeyime kitap, defter, kalem her şeyi alıp okula bırakmış. Birkaç gün sonra ağabeyim eve geldiğinde ne kitap, ne defter, ne kalem ne de silgi var... Babam "Oğlum nerede kitap, defter, silgi, kalemin?" diye sorunca; "Aga (o zamanlar bizim köylerde babaya genelde 'aga' denirdi), onları ağzı yaralı bir çocuk vardı, ona acıdım ve verdim" demiş. Babam da daha küçük diye onu okuldan almış.
Babam ağabeyimin eğitimine çok önem veriyordu. Bir yıl sonra hem öğretmenliğine hem de delikanlı tutumundan dolayı çok takdir ettiği komşu Çarlaklı köyündeki okula yazdırmış. Sonra benim anlamaya başladığım yıllarda babam, ağabeyimin ödevlerini dikkatle yapmasını çok istiyor ve onun iyi yetişmesini arzuluyordu.
O zamanlar 4. sınıftayken babam ağabeyimin "tahrir" ödevlerini yazmasında yardımcı olmaya çalışıyordu. Ağabeyim zeki ve erken kavrama kabiliyeti olmasına rağmen babamla ödev yapmaktan çok sıkılıyordu, ödevlerini yapmıyordu. O zaman evlerde idare gaz lambası yakılırdı; misafir yoksa yakılan idare lambası da hemen hemen ışıtmıyor hükmündeydi. Ama bir de camlı lambalar vardı; 5 numara, 7 numara ve 14 numara camlı lambalar... 14 numaralı camlı lambalar misafirler geldiğinde yakılarak küllükteki lamba yerlerine konulurdu. 14 numaralı camlı lambalar yandığında evimizde biz daha neşeli olurduk.
O zaman köylerde çocuklar kendi oyuncaklarını kendileri yapardı. Mesela "yama topu" bu konuda en öndeydi. İşe yaramayan bez parçaları iç içe konularak iğne ile iyi dikilirdi ve yumruk kadar bir oyun topu olurdu. Yapması çok zor olmasına rağmen bazen de ineklerin tüyleri taranarak alınır, yama topundan epeyce küçük bir top bile yapılırdı.
O zamanın çocuklarının marifetlileri çoktu. Kendilerine odun tabancası yaparlardı. Bu odan tabancalarının namlusu beşli mavzer boş kovanından yapılırdı. Namlu vazifesini gören boş kovan, ahşap olan tabancanın namlu kısmının konulacağı yere bilezikle tutturulurdu. Arka kapsül yeri sökülüp oraya kibrit başlarının çöpten arındırılarak yakmaya yarayan kısmından azıcık kesilip yerleştirilmesiyle ateşlemeye yarayan kapsül oluşturulurdu. Kapsülü patlatacak mekanizma; ucu çivili olan bir ateşleme mekanizmasıydı ve kalın bir lastikle ana gövdeye tutturulurdu. Ateş etmek istendiğinde ise ateşleme mekanizması geri çekilerek oturacağı kısma getirilirdi. Sağ elde olan odun tabancası havaya kaldırılıp başparmak marifetiyle hareket ettirilerek kapsülün olduğu kısma vurması sağlanır, oradan çıkan kıvılcım namlu olarak kullanılan kısımdaki barutu ateşlerdi. İçine metal konduğunda tesiri de olurdu. Ama bazen de fazla konan barut yüzünden ateşlendiğinde, namlu olan kısımdaki güçlü patlama ile elde sadece odun tabancasının sapı kalırdı.
Bunu niye anlattım? Ağabeyim kendisinden büyük olan ve odun tabancası yapmada usta olan bir akrabamızla iddialaşıyor. İddia şu: O akrabamız ağabeyime yaptığı tabanca ile ateş edecek, vuramazsa tabancayı ağabeyime verecekti. Herhalde ilkokulda okuyan ağabeyim yapılan o tabancayı çok beğenmiş ve o sebeple hedefe geçmişti. O akraba da ağabeyime ateş etmişti. Ağabeyime bir şey olmamıştı ama tabancayı alıp almadığını hatırlamıyorum. Büyük ihtimalle almıştır diye düşünüyorum.
Bir de ağabeyimle bizim "evin başı" dediğimiz yere ip gerip, o zaman yeni çıkan bir mika top ile voleybol oynadığımızı hatırlıyorum. Ağabeyim ile aramızda 6 yaş farkı olmasına rağmen küçük yaştan beri beni hep ciddiye aldığına şahit oldum.
O zamanlar ders çalışma masası alışkanlığı hiç kimsede yoktu, misafir yemek sofrasında ders çalışılırdı. Bir akşam babam ağabeyimin ödevlerini kontrol edince yapmadığını görmüştü. O zaman 5 numaralı camlı lambayı yakarak, sofrayı da odaya koyup ağabeyimi içeri atarak, kapıyı kilitleyerek zorla ders çalıştırmayı denedi. Ara ara "şıp şıp" diye sesler gelince babam anahtar deliğinden baktı. Ağabeyimin ders çalışmadığını, lambaya konan sinekleri yakalamaya çalıştığını görünce babam ağabeyime çok kızmış ve kulağını çekmişti.
Babam köyün durumu iyi olanlarından ve biraz da lider yapılı olduğu için iletişimi de iyiydi. Başı sıkışan babamdan yardım istiyordu. Komşumuz ve akrabamız olan birisi, başka köyde olan dayısının kızıyla evlenmesine karşı çıkanların belalı adamlar olduğu varsayımı ile babama geliyor. Babam da köyün gözü pek adamlarından birkaçının mavzerleri ile bir akşamüstü bizde toplanmasını sağlıyor, kızı akrabamıza almak için plan yapıyorlar. Ağabeyim de tahminen ya ilkokul 4 ya da 5. sınıfta…Tüfekleri köy evlerinde "badoma" (aşhane zemininden 60 cm daha yüksek, kalın çam kerestesinden yapılmış, boydan en az bir metre eninde ve aşhane boyunca uzunluğu olan kısım) olarak adlandırdığımız yere bırakıp "aşhane" (yemek pişirilen, yemek yenilen ve soğuk olmayan havalarda oturup sohbet edilen yer) kısmında hem diğer gelecekleri beklemek hem de plan üzerinde konuşmak için oturdular. Ağabeyim hemen kalkıp tüfeklerden birini alıp hazneye mermiyi sürerek ocağın etrafında babam dahil herkese doğrultup "Davranmayın, vururum!" diyerek güya şaka yapmak istemiş. Ama herkesin nutku tutulmuş. Babam ayağa kalkarak ağabeyime, "Etme oğlum, gitme oğlum, bırak o silahı, sana para vereceğim" diyerek silahı ağabeyimin elinden alıp onu bir güzel dövmüştü. Ağabeyimin "Yahu şaka yapıyordum" demesi para etmemişti. Daha sonra ekip babamın liderliğinde dediklerini yapmıştı. Yani ağabeyim ilkokuldayken bile silaha çok meraklı olduğu gibi, onu ateşe hazır hale getirmesini de biliyordu.
Yine akrabamız olan okul arkadaşı ve çoğunlukla bizde kalan Raif Ağabeyin elbise provası için onunla birlikte Şalpazarı’na gidiyorlar. O zamanlarda terzilerde büyük kömürlü ütü oluyordu. Bu kömür ütüsünün çıkardığı gazdan bayılmış ve terzi su vurarak ayıltmıştı. Kadir Amcam onu Şalpazarı’na; o zaman köylü sigarası denilen İkinci sigarasından ve köyde mevlit okutacağından zeytin almaya yollamıştı (Mevlitlerde çeşit çeşit yemekler veriliyordu, sofraya konulan yemeklerin arasında zeytin de vardı).Ağabeyim istenilen miktarda zeytini aldıktan sonra İkinci sigarası alacağı yerde Üçüncü sigarası alıyor. Aradaki para farkıyla da kırmızı helva ve ekmek alıp yiyor. Gelirken önüne bir köpek çıkıyor. Köpek üstüne atlayınca zeytin torbasını köpeğin başına vuruyor; köpek kaçıyor ama zeytin torbası da dağılarak zeytinler yerlere saçılıyor. Onları toplayıp çeşmede yıkayarak, naylon torbayı düğümleyip zar zor amcama teslim ediyor. Amcam İkinci yerine Üçüncü almasına kızıyor tabii…
Ağabeyim ilkokulu bitirdiği yaz bizim köyde ve komşu köylerde de hatırı sayılan babaannem ölünce ağabeyim çok ağlamıştı. Çünkü babaannem onu çok koruyordu. Daha sonra babam müteahhitliğe başlayınca ağabeyimi önce Vakfıkebir Ortaokuluna verdi. O yaz babam kendisi için yaptırdığı 7.65 mm’lik yapma silahı ağabeyime verdi. Bizim oralarda yaş kaç olursa olsun herkeste silah merakı vardır.
İkinci sene Beşikdüzü Ortaokuluna verdi. Akrabamız olan Şahanoğlu Hasan’ın evinde, büyük amcamın kızının oğluyla (şu anda emekli profesör) bir oda tutarak kaldılar. Ağabeyim o sene sınıf tekrarı yaptı.
O yaz amcamın kızı Döne ablayı zorla kaçırmak istiyorlardı. Amcam ağabeyimi Döne ablanın muhafızı olarak atamıştı; nereye gitse ağabeyim yanındaydı. Ağabeyimin hem silahı hem de bıçağı vardı. Hatta Döne ablayı silah zoru ile almak isteyenlere karşı ağabeyimle ilkokul beşe geçen amcamın oğluna, bizim oralarda "kuş tüfeği" dediğimiz av tüfeğini verdiler; evin yanındaki mısır tarlasında gelenlere ateş etmeleri için yerleştirdiler. Silahlı adamlar gelmişlerdi ama onların beklediği taraftan değil de başka taraftan gelmişlerdi. Amcam ve babam Döne ablaya dünür gelen adamları fark edince adamlar kaçtı. Ama arkalarından tabanca ve mavzerlerle çokça ateş edilmişti. Şimdiki aklımla düşünüyorum; ortaokul ikinci sınıfa ve ilkokul beşe geçmiş çocuklara silah verip gelen silahlı adamları bekletmek aklın mantığın alacağı şey değil. Ama bir yandan da amcam ve babam gelen dünürcülerle konuşmak zorundaydı!
O sınıfta kalınca köydeki arkadaşları ile aynı sınıfta okumaya başladı. Yazları da babamın ihale ile aldığı okul inşaatlarında babama yardım etmeye başladı. O yaz bizim akrabamız olan ve daha sonra ağabeyimin kayını olacak olan rahmetli Osman Ağabey’in düğününde babam, ağabeyimin atması için bir beşli tüfek ve bir küçük torba dolusu mavzer mermisi vererek ateş etmesini sağlamıştı. Ara ara da "Oğlum yükseğe doğru at!" diye uyarıyordu.
Yine babam hem kendisine hem de ağabeyime İngiliz kumaşından takım elbise yaptırmıştı. Çorapları da özel ördürmüştü; çorapların ayak kısmı iki katlı oluyordu. O yaz yine akrabamız olan öğretmen Emine Ablanın düğününde damat komşu köylü olduğu için babam racon kesmiş, 500 TL yol kesme parası almış ve parayı ağabeyim ile bizim akraba gençlere vermişti. O zamanki töreye göre yol kesme parası alan kişi, düğün alayını kendi köyünden emin bir şekilde çıkartmak gibi bir adete sahipti. Düğün alayı sınıra kadar parayı alana tabi olurdu.
Babam düğün alayını yolcu ederken düğündekilerden birisi, "Bu adam tek kişi, onu dinlemeyelim artık" deyince gürültü ve bağrışma oldu. Emine ablaların harmanına yakın yerde duran ağabeyim, düğün konvoyunun üstünden doğru beşli mavzer ile bir mermi atınca ses seda kesildi ve herkes babamın idaresine ister istemez girmek zorunda kaldı. Silah kullananlar bilir, bir tek mermi atılması her zaman korkulacak bir durumdu; yani zevkine atılmış bir mermi değil olarak değerlendirilirdi. O zamanlar en korkunç silah mavzer olarak biliniyordu; hem menzili hem de tesiri çoktu. Ben de o sırada ağabeyimin yanındaydım. Akşama babam eve geldiğinde ağabeyime, "Çok iyi yaptın oğlum, adamlar beni dinlememeye kalkışmışlardı, olay çıkmasını önledin" demişti.
O yaz ağabeyimin altın yıllarındandı. Beşikdüzü ve Vakfıkebir’de o kadar şık, pahalı takım elbise ve ayakkabı kimsede yoktu. Babam ağabeyime o zamana kadar bizim köyde kültür haline gelmeyen yazlık elbiseler, fötr şapkalar, pantolonlar almıştı. Ağabeyim de artık hem köyde hem Beşikdüzü’nde belirli delikanlılardan olmuştu. Artık kimse babama sataşmaya, yan gözle bakmaya bile cesaret edemiyordu. Çünkü ağabeyim hemen hesabını soruyordu.
O senenin sonlarına doğru maddi durumu çok iyi olan babam, hiç gereği yokken bizim köylü birinden bir iş yerini devralmıştı. Babam parasını ödemesine rağmen satan adam babamdan biraz daha para istiyordu. Çünkü iş yerini aldığımız köylümüzün devamlı gezdiği, Beşikdüzü’nün sayılı kabadayılarından "Sarı İsmail" denen bir adam vardı. Bir akşam, babamın da 1. azalık yaptığı bizim köyün muhtarının işlettiği Belediye Kahvesi'nde babama hakaret ediyor iş yeri sahibi olan o köylümüz. Babam da ona hakaret edince babama vuruyor; babamı ikisi hırpalıyorlar.Ağabeyim de Beşikdüzü’nde tek sinema olan Ataman’ın sinemasında film seyrederken, hiç yapmadığı bir şey yaparak filmi terk ediyor ve babamın hırpalandığı Belediye Kahvesi'ne geliyor. Amcamın kızının kocasının yanında babamı masadan düşmek üzere görünce, bana ifadesine göre "Mehmet sadece tırnakçığı tutuyordu masada, ha düştü düşecekti" demişti. Hemen babamı hırpalamaya çalışan köylümüze bir kafa vuruyor. Adam yere düşüyor, bir daha kalkamıyor.
Kabadayı Sarı İsmail ağabeyimin üzerine yürüyünce onunla dövüşmeye başlıyorlar. Ağabeyim onu zorlayınca, Sarı İsmail ağabeyimin pardösüsünü ağabeyimin kafasına sarıp onu yere düşürmek istiyor. Bizim köylü ve akrabamız olan Memiş Arslan Sarı İsmail’e vurunca ağabeyim pardösüyü sırtından çıkartarak gençliği ve atikliğiyle İsmail’i tokat yağmuruna tutuyor. Sonra millet araya girince Samancı Ahmet’in binasındaki odamıza geliyorlar. Her ihtimale karşı kapıyı kilitleyip anahtarı yanlarına alıyorlar. Yatağın üstüne oturuyorlar.
Birden kapıya bir anahtar girdi ve kapı açılınca Sarı İsmail ile ağzı yüzü kan içinde olan bizim köylü silahla odaya girdiler. Babam "Kaç oğlum!" deyince ikinci kattan atlayıp hemen atölyeci amcama ve "dayı" dediğimiz onun ortağına durumu haber veriyorlar. Ev sahibine bıraktığı silahı çıkıp alarak odaya gelerek Sarı İsmail ve bizim köylünü kapıyı kilitlediklerini ama ağabeyim anahtar deliğinde anahtar göremeyince hemen kendi anahtarını sokup kapıyı açarak silahını silahlı olan Sarı İsmail’e doğrultuyor. O da ağabeyime doğrulttu. İkisi de de birbirlerine "Bırak silahı!" diye bağırmaya başlarken kapıdan amcam ve ortağı geldi. Amcam Sarı İsmail’e bir keser vurdu. Çok güçlü ve kuvvetli, dev gibi olan dayı dediğimiz amcamın ortağı bizim köylü Sarı İsmail’in kolundan tutarak: "İsmail seni bu pencereden aşağı fırlatırım, bütün kemiklerini kırarım! Bu iş burada bitsin, kafamın tasını attırma!" deyince babam da bela çıkmasın diye araya girerek konuyu kapatmışlardı. Ağabeyim ise ortaokul üçüncü sınıftaydı.
Rahmetli babam bu olaylardan sonra ağabeyime ne yaparsa yapsın hiçbir telkinde bulunmadı ve bir dediğini iki etmedi. Babam, akrabamız Memiş’in de hiç aleyhine konuşmadı. Babama saldırdıklarında babamın yanında oturmasına rağmen ve araba alırken yüklü miktarda maddi yardım yapmasına rağmen babamın hırpalanmasına göz yuman yeğeninin kocasına kızıp kızmadığını bilmiyorum. Yalnız babam bizim köyün muhtarının kahvesinde saldırıya uğradıktan sonra 1. azalığa tekrar aday olmadı.
O senenin yazında 4. sınıftan 5. sınıfa geçmiştim ve köy okulları mayısın 15’ine doğru kapandığı için o zamanlar 19 Mayıs kutlamaları Beşikdüzü İlköğretmen Okulunun devasa gösteri alanında yapılıyordu. Beşikdüzü Ortaokulunda ise Talat Aydemir İhtilalinde Harp Okulundan atılan, daha sonra verilen hakla bir üniversiteye girip oradan öğretmen olarak mezun olan çok disiplinli Müdür Başyardımcısı Orhan Yanal’ın çalıştırdığı barfiks ve jimnastik ekibi gösterisi vardı. Ekibin başı ağabeyim idi.
Biz de 1968 yılı 16 Mayıs Perşembe günü; babam, ablam ve ben, alt yoldan arabaların daha çok olduğu, bizim köyden önceki köy olan Hünerli köyündeki "Topal Hacı’ya" gittik. Orada da araba bulamayınca, Zemberek köyünden daha sonra bizim köyde öğretmenlik yapan Hikmet Hoca da bize katılınca köyün Vardallı’ya yakın kısmından Jipçi Reşat’ın evinin yanından binerek çarşıya gittik. Hemen bizim dükkana gittik.
Babam dükkanda kaldı, ağabeyim beni aldı. Samancı Ahmet’in binasındaki kaldığımız odanın altındaki fotoğrafçının bisikletini aldı, beni de arkasına alarak çarşıdaki —daha sonra "Kuşbacak" lakabıyla anıldığını öğrendiğim— dondurmacıya gittik. Bisikleti kapıya koyup içeri girdik; masalarda herkes bir şeyler yiyor. Ben o zamana kadar dondurma nedir, nasıl yenir hiç bilmezdim. Ağabeyim hemen iki porsiyon dondurma istedi. Tabakta çok soğuk ve kara benzer bir şey geldi ama yanında da pide vardı. Ben hemen etrafa baktım millet ne yapıyor diye, onlar gibi yemeye başladım. Dondurmayı pide ile yemek bizim Beşikdüzü ve Vakfıkebir’de, belki de Trabzon’da adetti. Hayatımda yediğim en nefis ve zevk aldığım en güzel yemekti.
Cuma, cumartesi dükkanda durduk. Pazar günü babam, ablam, ben; ağabeyimin gösterilerini ve 19 Mayıs Bayramını izlemek için Öğretmen Okulu alanına gittik. Müthiş bir gösteriydi! Başta ağabeyim olmak üzere ekip arkadaşları müthiş bir performans gösterdiler, seyirciler tarafından çılgınca alkışlandılar. Hele de ağabeyim barfiks demirinin üstünde harika hareketlere imza atıyordu. Babamın, ablamın ve benim keyfimize diyecek yoktu. Babamın ağzından "Bizim İdris..." ile başlayan cümleler ondan sonra sıkça duyulmaya başlandı. O yaz ben dükkanda kaldım, ağabeyim babamın inşaatlarında çalıştı. O yaz çok az dükkana gelebildi.

Ağabeyim bir sene sonra Vakfıkebir Lisesine kayıt oldu. Fakat okumakta gözü olmayan arkadaşları; onun hem iyi dövüşmesinden hem de maddi durumunun arkadaşlarına nazaran daha iyi olmasından dolayı onu kendilerine benzetmeye çalıştılar ve okulda ilk sene sınıfta kaldı. Babam dükkânı yok pahasına sattı…
Bir sene sonra ilkokulu bitirdiğim için halamın kocası eniştem bir konu için beni Beşikdüzü’ne babama yollamıştı. Baktım ki ağabeyim belinde bir önlük millete çay veriyor. Adı "Taş Kahve" olan; hem büfesi hem kapalı kahve kısmı hem kavlağan ağaçlarının altında renkli ışıklı çay bahçesi hem balkon gibi oturma ve oyun yeri hem de yatma kısmı olan bir mekânı babamın devraldığını öğrenmiş oldum. O yaz ben de orada garsonluk yaptım.
Ayrıca para ile çalışan ocakçılarımız vardı. Çay ocağı odunla, kahve külde, soğuk içecekler ise buz konulan buzlukta soğutuluyordu. O yaz amcamın oğlu Dursunali, halamın oğlu Muhammet Ağabey de kahvede çalıştılar.
Bir gün çay bahçesinde, o zamanlar Beşikdüzü’nin en güzel kızı bir hanımefendi ile yine yakışıklı eşi gelmiş, bizim çay bahçesinde çay içmişti. Boşları alırken 25 kuruş olan çay parasını almam için bana 100 TL verince ağabeyime parayı vererek "Bundan bir çay al" dedim. Bana, "Bak Mehmet, 25 kuruş için 100 TL bozmak ayıptır. Bu parayı geri ver ve 'Ağabeyimin ikramıdır' de" demişti. Ben de dediğini yapmıştım.
Bir gün ben kahvedeyken merak ettiğim bir dergiyi almıştım. O zaman Beşikdüzü’nün yaka silktiği Aşçı Mehmet’in oğlu olan Ertuğrul ve Kızılağaç köyünden Mehmet Uludüz gelmişler. Mehmet Uludüz bir şey yapmadı ama Ertuğrul o dergiyi zorla elimden alarak gitmek istedi; ben de vermemek için direndim. Ertuğrul bana bağırarak beni korkutmuştu.
Ağabeyim geldiğinde Ertuğrul’un yaptığını söyledim. Az sonra Ertuğrul ve Mehmet Uludüz tekrar geldiler. Ağabeyim ocaktaydı. İkisi de ocağın yanına kadar geldiler. Ağabeyim Ertuğrul’a, "Bu çocuğu neden korkuttun ulan?" diyerek ucu keskin ve oval olan ekmek bıçağını Ertuğrul’un karnına dayadı: "Keserim ulan seni! Bir daha buraya gelme ulan!" dedi. Uludüz hiç ses etmedi. Ertuğrul, "Bıçağı neden çekiyorsun, yumruğuna güvenmiyor musun?" deyince ağabeyim daha da kızarak: "Ulan şaşkın, bıçağı karnına dayadım, seni az mı dövdüm? Bisikletle Kızılağaç yolunda benden kaçtığını unutma! Şimdi yumruklarım daha da güçlü. İkiniz de çıkın buradan!" dedi. Hiç karışmayan Uludüz, Ertuğrul’a "Haydi gidelim" dedi. Mehmet Uludüz de daha sonraları Beşikdüzü’nün namlı kabadayıları olarak anılmıştı.
Yine bir keresinde Kızılağaç köyünden Cenk (Ali) isimli havalı bir genç oyun oynamış ama parası olduğu halde oyun parasını vermeyeceğini söylüyordu. Ağabeyim ona “Ben parayı öyle ya da böyle alacağım” deyince, Ali edep dışı bir cümle kurdu; ona ne zaman vurdu, Cenk ne zaman yere düştü göremedim. Ama Cenk yerde elleriyle saçlarını düzeltirken hâlâ ağabeyimden yumruk yiyordu. Sonra da ağzı burnu kan içinde kalarak paşa paşa parayı vermişti.
O yaz sonunda ağabeyim, mümessil olduğu Vakfıkebir Lisesi Müdür Yardımcısı Avni Alp ile kavga edince okula korkuyla gitmek zorunda kaldığı için kendini derslere veremeyerek sınıfta kalmıştı. Babam onun ille de okumasını istiyordu. Beşikdüzü’nde lise yoktu; onu Görele Lisesine kayıt yaptırmaya yollamıştı. Görele Lisesi onu almadı. Daha sonra Gümüşhane Lisesine nakil yaptırmak için Gümüşhane’ye gitti. Okul müdürü ona kötü davranıp karşılık verince ve müdür ona varmaya kalkınca, müdüre tokat atarak kaçıyor. Arkadaşı Salih Alemdar’ın çift taraflı montunun diğer tarafını çevirince eşkâle uymadığı için kurtuluyor. Trabzon’a dönerken bindiği arabanın freni patlıyor ve bir duvara toslayarak duran arabada yara bere almayan çok az insandan birisi olarak Trabzon’a, oradan da Beşikdüzü’ne dönüyor.
Babam yaptığı inşaatlardan zarar ediyor, borçlanıyor. Kiraya verdiğimiz kahve, çay bahçesi ve büfeyi babam devren satıyor. Aldığı para borçları ödemeye yetmiyor. Borçlarını ödemek için o zaman deprem geçiren Burdur’a gidiyor. Ağabeyim de İstanbul’a, halamın oğlunun yanına gidip Yakacık'ta Alplas-Tülay oto yedek parça fabrikasında işe girip çalışıyor. Askerlik zamanı geldiği için memlekete dönüyor. İstanbul’dan geldiği için köydeki bazı arkadaşları onu ziyarete geliyorlar. O da İstanbul’u onlara anlatıyordu.
Askere gitmeden önce babamın müteahhitlik yaptığı Burdur’un Yeşilova ilçesine babama yardım etmeye gitti. Babama bayağı yardımcı oldu. Orada bir kahvede bir gencin üzerine benzin döküp yakmaya kalkmışlardı. Ağabeyim hemen masadaki bezi kapıp gencin tutuşan saçlarını kapatıyor. Akabinde omuzlayıp kahvenin yanındaki su yalağına sokup yanmasını önlemiş. Bu hareketi onu çok sevdirmişti. Oranın delikanlıları ağabeyimle hemen arkadaş oldular. Sonra askere gitti. İlk yeri İskenderun Acemi Er Eğitim Merkeziydi. Oradan da Yassıada’ya eğitime alındı. Hatta o dönemde yan ranzada yatan Bülent Erkoç (Ersoy) isimli askeri eğitim çavuşu dövünce, ağabeyimin de çavuşun elinden Bülent Erkoç’u kurtardığını, hatta çavuşun üzerine yürüdüğünü daha Bülent Ersoy ünlü olmadan bana anlatmıştı. Oradan da Anadolu Kavağına, hassas bölgelerdeki 3. Elektronik Birlik Komutanlığında kritik görevde çavuş olarak askerlik yapmıştır.
1973 yılının Ağustos ayında babamla olduğum Yeşilova’ya kısa izin alarak geldi. Benim büyüyüp uzun saçlı bir delikanlı olduğumu görünce çok sevindi. Salda Gölü'nde birlikte yüzdük. Orada daha önce tanıdığı arkadaşları ile buluştuk. İzin bitince birliğine döndü. Tezkeresini alınca tekrar babamın yanına gitti. Bazı yerlerde ihale aldılar. Babamın aldığı ihaleleri bitirince Beşikdüzü’ne geldi.

(Bu fotoğraf 1974 yılında çekilmiştir)
O zamana kadar kaldığım odada ders çalışma masam yoktu. Marangoz olan amcamın kullanmadığı bir masayı kaldığım eve getirdi. Hayatta ilk defa masam oldu. Ve ben 7 yıllık olan Beşikdüzü İlk öğretmen Okulu’nun 4. sınıfında okuyordum. O sene bizim sınıf 19 Mayıs gösterilerinde hareket yapacaktım. Önce yürüyüş yaparken ağabeyimin önünden geçerken “Bravo Mehmet!” diye bağırmıştı. Sonra da hareketleri yaparken de beni alkışlamıştı.
Ağabeyim askerden döndükten sonra Trabzon Belediyesi’nin memur alımı sınavlarına girmişti. Bir yandan da o zamanki İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’e çalıştığı önemli askeri birlikten aldığı başarı belgelerini de ekleyerek polisliğe başvurmuştu. Asiltürk’ün Trabzon Valiliği, Vakfıkebir Kaymakamlığı ve Beşikdüzü Nahiye Müdürlüğü vasıtasıyla güvenlik soruşturmasının yapılarak bir sakınca yoksa polis yapılmasını öngören yazısıyla güvenlik araştırması yapılmaya başlandı. Sonra yengemle anlaşarak onu kaçırmaya karar verdik. Ağbeyim, ben, ablam yengemin evlerinin başında bekledik. Yengem gelemeyince 14 Ağustos'ta yine evlerinin başına gittik. Yengem gelince hep birlikte ağabeyimin arkadaşı Salih ağabeylerin kışın kullandıkları eve gizlendiler.
Sonra polis eğitimine çağrıldı. Ankara Polis Eğitim Merkezi’nde öğrenci olarak 6 ay eğitim aldı. O arada köyden başka köydeki benden büyük komşumuz beni sıkıştırıp dövmeye kalkınca durumu ağabeyime yazmıştım. O da o kişi müfettişlik kursundayken annesini de tedavi ettirmek için Beşikdüzü-Vardallı köyünden Kozmoğlu Oteli’nde onu görünce bir güzel dövüyor. Adam sustalı çekince sustalıyı da elinden alıyor. Derken kursu bitirdiğinde kadrosu İstanbul Gayrettepe Toplum Polisi Merkezinde olmakla birlikte Bostancı İskelesi’nin yanında Bostancı Toplum Merkezinde göreve başlıyor. Cevizli Giresun Sokak'ta ev tutuyor. Görev yaparken bana yazdığı mektupta: “Mehmet kardeşim, gençlik olayları var. Bize en uygun hareket milliyetçi gençlik hareketidir. Onları da beğenmezsen, onlar kadar iyi olmasa bile din-i İslam’ı savunan gruplar da kötü değildir. Sol ve Marksizm kötüdür” diye yazmıştı. Halbuki ben 1972 yılından beri Ülkücü görüşü benimsemeye başlamıştım.
Beşikdüzü’nde sınıfı geçince Temmuz ayında ben de İstanbul’a onun yanına gidiyorum. İlk günler, 3 Ağustos 1975’te Fenerbahçeli Ziya’nın jübilesinde Trabzonspor-Fenerbahçe maçına gittik. Polis kartıyla girdiğimiz için yanlışlıkla Fenerbahçe seyircisinin kısmına girmişiz. Ali Kemal topu alıp rüzgâr gibi giderken ağabeyim “Haydi kırlangıcım Ali Kemal!” diye bağırdı. Fenerliler bizi çok şiddetli uyardı. Biraz sonra uyarıyı unutarak tekrar bağırınca çok sert bir şekilde uyarmışlardı. Trabzonspor’un 2-0 kazandığı maçta bir sevinememiştik.
Ağustos ayının sonuna doğru Beşikdüzü Öğretmen Okulu’ndan naklimi Çapa Öğretmen Okulu’na almak için ağabeyimle resmi kıyafetle Çapa’ya, okul müdürünün odasına gittik. Nakil almak istediğimizi söyleyince müdür zorluk çıkartır gibi konuşunca ağabeyim “Kardeşim burada okuyacak. Başka yerde okuyacak şansı yok. Aha da dilekçem, o kadar!” dedi. Adam mecburen verdiği dilekçeyi aldı.
O sene Mart ayında en büyük yeğenim doğdu ve “Adını sen koy” dedi. Ben de adını “Aktuğ” koydum. O sene Çapa’yı bitirdim. Üniversite sınavına Sultanahmet’teki döner kapılı İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde gireceğim salonun kapısına kadar götürdü. Sabah ve öğle olarak yapılan sınav süresince beni bekledi. Öğle arasında birlikte yemek yedik. Hatta zekâ açacağına inandığı yemeklerden yememde de ısrarcı olmuştu.
Babam da müteahhitliği bırakarak o zamanki 40.000 TL ile İstanbul’a ağabeyimin yanına geldi. Ağabeyim “İş yapalım” dedi. Babam da hemen parayı çekerek ağabeyime verdi. Saraylar Caddesi’ne o zamana göre adını benim teklifimle “Aktuğ Büfe” olarak koyduğumuz iş yerini açtık. O caddeye göre çok lüks pastanelerden daha lüks bir mekân açtık. O arada İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nün sınavlarına beni götürdü. Yine zekâ açacağına inandığı şeyleri yememde ısrarcı oldu. Sonra ben eğitim enstitüsünü kazandım. Büfe de çalışmaya başladı ama oradan para kazanamadık. Orayı satarak ablamdan da 110 grama yakın altın borç aldık. O zamanlar araba almak için ana bayilere yazıldıktan sonra aylarca, bazen de yıllarca bekleyip ancak araba alınabiliyordu. Zaten ağabeyim birinin eskiden yazıldığı hakkını devralmıştı.
Ağabeyim Bostancı Toplum Polisi Merkezinde A grubunda mukayyit idi. Daha sonra Pol-Der kurulunca ağabeyimler de Pol-Bir’i kurdular. Ağabeyim Pol-Bir’in İstanbul şubesi disiplin kurulu başkanı oldu. Ben İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde okuyordum. Ecevit’in iktidara gelmesiyle bize okul kapatılınca bir fabrikada müdür yardımcısı olarak çalışmaya başladım. Maaşı alınca ağabeyim beni telefonla arayarak “Mehmet, sakın maaşını elbise almaya harcama, para lazım” diye beni uyarıyordu. Ben de aldığım maaşı ona veriyordum.
Temmuz ayında okul açılınca ben de işten ayrılarak okula devam etmeye başladım ama Ecevit’in dönemi olduğu için okula fraksiyon ayrımı yapmadan ne kadar azılı solcu ve Marksist varsa doldurmuşlardı. Bu militanlar 1976 ve 1977 okul girişlilere karşıydı. Bunun da ötesinde bizim okulda okuyan solcu bir arkadaşın bana aktardığına göre beni tanıyan Tonyalı solcu birisi beni vurdurtmak istiyormuş. Bu sebeple okula geldiğim her gün çeşitli sol fraksiyonlardan militanlar beni tehdit ediyorlardı.
Durumu ağabeyime anlatınca öğrendim ki 1979 yılında Atatürk Eğitim Enstitüsü’nün müdürü ağabeyimin Üsküdar Akşam Lisesi’nden hocasıymış. Solun mutlak hâkimiyetinde olan okula Ülkücüleri zaten sokmuyorlardı. Ben de olaylarla alakam olmadığını söylüyordum. Sadece okumak istediğimi savunuyordum. Ağabeyim, silahının haznesine mermiyi sürerek emniyeti de açık hâlde beline sokup o önde, ben arkada militan dolu o okula hiç korkusuzca girdi.Ağabeyimle müdür odasına, arkamızdan bizi takip eden militan grubun önünde girdik. Militan grup müdür odasının kapısını açarak “Sıkıntı varsa dışarıdayız” dediler. Müdür de “Yok” dedi. Müdür ağabeyimi görünce “İdris, hoş geldin” dedi. Ağabeyim de “Sağ olasın hocam. Bu benim kardeşim ve gündüz Fransızca bölümünde okuyor. Onu binbir zorlukla okutuyoruz. Trabzon’daki ahırdaki ineği satıp okutuyoruz. Ama okulda onu ölümle tehdit ediyorlarmış. Bak hocam, ben bu okulda diğer iktidar zamanında çok görev yaptım. Kimseye zulmedilmesine müsaade etmedim. Adaletli davrandım. (Silahını çıkartarak) Nasıl bir delikanlı olduğumu okulda gördün ve ispatladım da. Kardeşime bir şey olsun, vallahi billahi yapanı bulmadan önce seni vuracağım, bilgin olsun” dedi. Müdür, “İdris, gördün; beni de dinlemiyorlar. Ne yapabilirim?” dedi. Ağabeyim, “Ben onu bunu bilmem, söyleyeceklerim bu kadardır. Dediğimi de yapacağımı bilirsin hocam” dedi.
Müdür hemen Fransızca Bölüm Şefi Nazmiye Ulus Hoca Hanım’ı çağırdı. Durumu anlattı. Nazmiye Hoca Hanım okulun Devrimci Yol başkanını çağırdı. Başkana “Bu Mehmet evladıma ben kefilim” dedi. O kaba bir üslup ile “Bak hocam, bu kefaleti hayatınızla ödeyebilirsiniz. Sizden hesap sorarız” dedi. “Tamam” dedi. Onları odadan çıkarttıktan sonra Nazmiye Hanım bana dönerek “Evladım, gördün mü? Biz de solcu olmamıza rağmen gördüğün gibi bunların şakası yok. Tamam, onlardan olma ama ara ara onlarla sohbet et ve tepkilerini çekmemeye çalış” dedi. Komite başkanı bir gün bana gelerek “Akşama seni alıp bizim takıldığımız Kadıköy Halkım Çay Bahçesi’ne götüreceğiz, bizi orada daha iyi tanırsın” dedi. “Gidemem” demem mümkün değildi; beni aldılar ve gittik. Ama neler çektim, anlatmam bir kitap doldurur. Ama beni tehdit etmeyi de kestiler...
1979 yılında araba alma hakkına kavuştuk. Ağabeyim de arabayı aldı ama o zamanlar 20.000 TL olan plaka parası yetişmediği için plakasız arabayı kullanmaya başladı. Durdurduklarında polis kimliğini gösteriyordu. Ağabeyim İstanbul’da çalışmaya başlayınca hafif hafif paralı oyunlar oynamaya da başlamıştı. Arkadaşlarının tamamına yakını da içki içiyordu. Tabii o da ara sırada içerken arkadaşları yüzünden sık sık içmeye başladı. Ecevit başbakan olunca bizim oturduğumuz kısımlara “Kurtuluş Örgütü” hâkim olmuştu. Bir gün Saraylar Caddesi’ndeki benim ve ağabeyimin sıkça gittiğimiz Samsunluların kahvesinde Kurtuluşçular beni sıkıştırmıştı. Beni dövmediler ama bana hakaret ediyorlardı. Kapıda da silahlı adamları vardı. Laflara karşılık verdik ama onları kızdırmamaya da dikkat ettim. Mesai bitiminde ağabeyim kahvedeki bana yapılanı duyunca “İki dakikada kahveyi boşaltın, boşaltmayanı vururum ulan! Boşaltın çabuk! Ulan kardeşimi sıkıştırıyorlar, ona sahip çıkmıyorsunuz! Boşaltın ulan!” diyerek milleti dışarı dökmüş; eski bir artist olan kahvenin sahibi ağabeyime yalvar yakar olarak bana sahip çıkamadıkları için özür dilemiş kahveye tekrar girmelerine izin vermişti.
Daha sonra ağabeyimin tayini Harem Karakolu’na çıktı. Artık toplum polisi değildi. Kadıköy’de Marksistler beni kaçırıp üstümdekileri gasp ettikten sonra darp edince rahmetli Cemal ağabeyden benim için zehirli mermili bir silah almıştı. Bir gün halamın oğlunun işlettiği İstasyon Kahvesi’nde otururken komandolar kahveyi basıp arama yaparken ağabeyim hemen çaktırmadan benden silahı alıp beline koymuştu.
Yine o devirlerde Tekel’e hâkim olan Marksistler çok azıtmıştı. Ağabeyimin tanıdığı Tekel’de sağ görüşlü sendikacı Yaşar ağabeye “Senin hesabını göreceğiz” diye lokantada laf atmışlardı. Yaşar ağabeyin “Bırakma beni İdris” diye yalvarması üzerine ağabeyim de “Haydi gelin de görün bakalım erkekseniz!” diye karşılık vermişti. Onlar “Seninle işimiz yok” demesine karşılık da “Arkadaşımla işi olanın benimle de işi var demektir” demişti. Yaşar’ı evine kadar güven içinde getirmiştik.
O arada ikinci yeğenim doğdu; yine adını benim koymamı istedi. Oruç ayında doğduğu için ben de yeğenimin adını “Oruç Kağan” koydum. Ağabeyimin ilk oğlu Aktuğ hasta olunca doktora götürdüğünde doktor tam tetkik yapmadan şüphelendiği bir şeyi söyleyince ağabeyimin evde ağladığını görmüştüm. Onu baba annem öldükten sonra ilk defa ağlarken görmüştüm ve çok üzülmüştüm. Daha sonra doktorun dediği hastalık olmadığı anlaşılmıştı. Ve sevinmişti.
Cevizlide ideolojik olaylardan dolayı durumum tehlikeye girince yengemin amcasının İdealtepe’deki evine taşındık. O zaman ağabeyimin tayini Selimiye Polis Karakoluna olmuştu. Daha sonra da Kısıklı Polis Karakolu’na verilmişti.Oradan da o zamanlar Çamlıca TV Kulesi’nin korumasında görevli olduğu bir gün arkadaşları onu gelip alıyor, gazinoya eğlenmeye götürüyorlar. Arasının bozuk olduğu Üsküdar Emniyet Amiri de onu teftişe geldiğinde görev yerinde bulamayınca açığa alınıyor. O zamanlar açığa alınan her memur üç ay içinde il dışına sürgüne gönderilirdi. O aralar üçüncü yeğenim Hülya doğuyor. Ablam enişteme kaçmasına ikimiz de kızıyoruz.
O sıralarda ağabeyimle olan arkadaşlarından Güreş Milli Takımı Teknik Çalıştırıcısı Hayrettin Gülaçtı ile güreşen ağabeyim onu bir oyunla yere düşürmüş ve pantolonu da sökülmüştü. Yine o sıralar kalabalık bir yerde yemek yiyoruz. Grubun en güçlü ve kuvvetlisi olan, çok da zengin olan bir fabrika müdürüne “Metin, bu masanın en yiğidi kim? Sen misin ben mi?” diye sesleniyor. Metin de “Sensin tabii İdris” deyince ağabeyim “Yok yok, bunu bilmek için ille dövüşmeliyiz” diyor. Ben kızıyorum: “Metin ağabey senin en iyi arkadaşın, bu ne yahu?” deyince “Tamam Mehmet’im. Sen ne dersen o olur” diyerek konuyu kapatmıştı.
Yine Cevizli’de Cemal Kuduoğlu ağabeyin kahvesindeyiz. Milli takım kaptanı Hayrettin ağabey, ağabeyimin arkadaşı Boşnak İsmail, ağabeyim ve ben otururken çok kalabalık bir grup Boşnak İsmail ve Kaptan’a saldırıyorlar. Hayrettin ağabey kendine saldıranları yere serdi ama İsmail’e dev gibi adamlar saldırınca ağabeyimin o güçlü kuvvetli adamın bileğini nasıl büküp bağırtmaya başladığına şahit oldum. Hem arkadaşlarına sahip çıkarak hem de kavgayı bitirmiş oldu.
Ağabeyimin de Gaziantep’e sürgünü çıktı. Oraya gitti. Onu istihbarat kısmına aldılar. Çok başarılı çalışmalar yaptı. Ödüller aldı. Ama yine arkadaşları içkici ve kumarcıydı. Bir gün bizim Murat 131 ile Osmaniye kanlı geçitte kaza yaptılar. Çok ağır yaralandılar. Çok kötü vaziyette olan arabayı tamire verdi. Kendisin de tayinini Gaziantep’in en iyi karakolu olan Fidanlık Karakoluna mukayyit olarak verdiler. Bu semt Antep’in en lüks semtiydi. Darbe olmasına rağmen Gaziantep’te pasajlarda kaçak mallar satılıyor. Kaçak malı satmak serbest ama pasaj çıkışı polis yakalarsa ya ceza yiyip hem de satın aldığın eşyayı vereceksin ya da rüşvetle işi çözeceksin. Bu durum Gaziantep’te rüşveti yaygınlaştırmıştı. Bütün karakollar organize bir şekilde hareket ediyor. Alınan rüşvetler görevliler arasında bölüşülüyordu.
Fidanlık Karakolunda da böyle oldu. Bir kişi karakola düşünce adamdan rüşvet alınıp alınan bu rüşvetlerden birisi Sıkıyönetim Mahkemesinde olmak üzere iki dava açılmıştı. Normal mahkemede açılan irtikâp davasında ağabeyim tutuklanıyor. Ağabeyim tutuklanınca ben onun işlerini takip için Gaziantep’e gidiyorum. Babamla amcam da geliyor. Ağabeyime avukat tutuyorum, parasını ödeyerek. Avukat da çok gayretliydi. Babam ağabeyimin tutuklanmasına çok üzülmüştü. O üzüntü içerisinde inşaat işlerini bırakmasına rağmen dayımın ricası üzerine köyde çalışan işçilerin başında dururken yemek molasında nasıl oldu kimse bilmiyor ama inşaattan düşüyor. 28.10.1981 tarihinde beyin kanaması geçiriyor, bütün müdahalelere rağmen kurtaramıyorlar, ölüyor.
Ben de ağabeyimin mahkemesi için Gaziantep’teydim. Gece yola çıktım cenazeye katılabilmek için. Ve ağabeyim çok dikkatli olduğu için fark etmesin diye ona okuldan çağırdıkları için acele geldim diye telgraf çektim. Babamın ölümünü ona duyurmayı uygun görmedik ve şüphelenmesini de istemedik. Aylar sonra “Babam bana neden yazmıyor?” diye bana mektuplar yazıyor. Babamın ağzından telgraf çektim. O, babamın yazısını çok iyi tanıyordu. Bana ille de babamın el yazısıyla bir mektubunu istiyorum diye diretince Artvin’den köye gelip büyük amcamın oğlu Kadiroğlu’na, babamın yazısına benzediği için onun sözlerini ben söyleyip ona yazdırdığım mektubu ona postalamıştım. Babamın sağlığından endişe ediyordu ama mektubu alınca “Babamın yazısı biraz değişik geldi bana” diye bana mektup yazdı. Ben de “Babam biraz rahatsızdı, ondan olmalı herhalde” dedim.
Yargılamaların birinden 2 sene 9 ay 10 gün ceza alıyor. Bu cezayı o zamanki Yargıtay’da Başsavcının davetlisi olarak evlerinde ağabeyimin kayını Osman Ağabey yanımdayken yaptığım görüşme sonrası ceza kaldırılıyor. Sıkıyönetim Mahkemesindeki davası daha sonraları akşam lisesinden sınıf arkadaşı olan bir hanımefendinin hâkim albay olan beyi vasıtasıyla çözülüyor.
Bir de tamire verdiği tamirci aynı model araba çalıp aynı boyayı vurup “Tamir ettim” deyince bizim arabayı da öyle yapmış; Mersin’den çaldığı bir arabaya bizim arabanın motorunu koyarak aynı renge boyatıp ağabeyime veriyor. Yakalandığında da “Bir araba da polise verdim” deyince bizim arabayı evin kapısından alıp çalınan adama veriyorlar.
Ağabeyim tahliye ediliyor. Hapisten çıkınca beni aradı ve Beşikdüzü’nde buluşmaya karar verdik. Ben de Artvin’den gelip ağabeyimle buluştum. Görele Mal Müdürü Pehlivan enişteyi ziyarete gittik. Oradan dönüp Kızılağaç yolundan tuttuğum jiplere binerek Beşikdüzü-Şalpazarı sınırı Karaçobanların Boğazı’nda inip pat











