İki büyük ihanetten söz edeceğim. İlki, son dönemde gündemi sarsan fon vurgunları; ikincisi ise tıp alanında çığır açan bir Türk bilim kadınına revâ görülen haksızlıklar...
Son fon vurgunları, meselenin sadece maddi ve mâli boyutudur. Bu gibi yağmaları sıradan bir hırsızlık, çalma ya da gasp vakası olarak görürsek, asıl maksadı gözden kaçırmış oluruz. Bu olayların arkasında duran irade; yalnızca nefsine uymuş, tamahkârlığına yenik düşmüş kişilerden ibaret değildir. Muhalefet anlayışı sığ, meselesiz ve çilesiz olduğu için olaya sadece hırsızlık gözüyle bakmakta; böylece büyük bir tabloyu sıradan bir adi vakaya indirgemektedir. Muhalefet kendi arasında sığ tartışmalarla vakit kaybederken, iktisadi kaynaklarımız büyük bir yıpranma yaşamaktadır.
Bu ve benzeri fon olaylarının arka planında yatan temel sonuçlar şunlardır:
Türk milletinin servetinin milli olmayan odaklara transfer edilmesi,
Devletin iktisadi imkânlarını zayıflatmak ve yapısal bir krize sürüklemek,
Toplumu çaresiz ve geleceğe dair umutsuz bırakmak.
İhanetin İkinci Yüzü: Akademi ve Bilim Dunyası
İŞTE SİZLERE BİR DİĞER ACI GERÇEK! İhanetin sadece ekonomide değil, akademide ve kurumlarımızda tezahür eden kolu...
Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde asistan iken doktorasını bitirmek üzereydi. Astım hastalığı hakkında hazırladığı tezi, dönemin bölüm başkanı tarafından herkesin gözü önünde çöpe atıldı. O çöpe atılan tez, birkaç yıl sonra tıp dünyasının en saygın bilimsel dergilerinden birinde yayımlandı. Kendi memleketinde hakkı teslim edilmeyen Çiftçioğlu, Finlandiya’da doçentlik unvanı alan ilk yabancı oldu.
Finlandiya’da bakteri çalışmaları yapırken Bilkent Üniversitesi Rektörlüğüne ve Genetik Bölümüne başvurarak:
“Gelin bu çalışmayı birlikte yapalım, patenti Türkiye’ye ait olsun.”
teklifinde bulundu. Ancak kendisine verilen yazılı yanıtta, “Başka işiniz mi yok, siz galiba iş arıyorsunuz” denilerek teklifi reddedildi.
Türkiye’de yüzüne bakılmayan Doç. Dr. Neva Çiftçioğlu, kireçlenmeye neden olan ve "nanobakteri" adı verilen mikrobu keşfetti. Bu buluşu nedeniyle dünya çapında ödüller aldı ve NASA’da (Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi) çalışan ilk Türk kadın bilim insanı oldu. Kalp ve böbrek hastalıklarının teşhisine yönelik, patenti yüzlerce milyon dolar değerindeki buluşlarına imza attı.
Uluslararası Arenada Türklük Mücadelesi
Dünya çapında tanınan ve buluşlarının patent değeri yüzlerce milyon dolar olan böylesi bir bilim insanına, uzun süre kendi ülkesinden hak ettiği takdir gösterilmedi. Bilim dünyasında kendisine “Türklüğünden vazgeç, daha çok parla, dünyada şöhret ol” diyenlere o, her defasında kararlılıkla “Türklüğümden asla vazgeçmem” cevabını verdi.
Finlandiya’da bulunduğu süreçte uluslararası basında adı hep Finlandiya ile anılmak istendi. NASA’ya kabul edildiğinde Fin gazeteleri “NASA’ya giren ilk Finli” başlıkları attı. Dünya çapında bir törene elinde Türk bayrağı ile katıldığında, elindeki bayrağı alıp Finlandiya bayrağını taşımasını istediler; fakat o duruşundan taviz vermedi. ABD’li bilim insanlarının “Sana kimse sahip çıkmıyor, neden hâlâ Türk olmakta ısrar ediyorsun?” sorularına karşı kimliğini gururla taşımaya devam etti.
Kendine Dönme Zamanı
Tüm bu yaşananlar karşısında sormak gerekiyor:
Ne zaman öz değerlerimize, yetişmiş insanımıza ve milli birikimlerimize tam anlamıyla sahip çıkacağız?
Ne zamana kadar kendi öz vatanımızda nitelikli beyinlerimizi dışarıya kaptıracağız?
Ne zaman kendi soyuna, kültürüne ve değerlerine sahip çıkanları baş tacı edeceğiz?
Türk milleti, tarihsel birikiminden ve köklerinden aldığı güçle kendi öz evlatlarına, bilimine ve servetine sahip çıkmak zorundadır. İhanet ve ihmal ehlinin hesapları, milletin hafızası ve milli bilinci karşısında tarihin karanlık sayfalarına gömülmeye mahkûmdur.











