Allah, nasip eder de 80 yıllık bir ömür daha verirse; isterim ki bir ömür süren o amansız kavgam, bir ömür daha devam etsin.
Peki, bu kavga kimlere karşı mı?
Karşımda kimler, kimler yok ki… Koca bir ömre sığan bu mücadele; kâh kalemle, kâh kelâmla, kâh en derin sitemle yürütüldü.
Açılımcı kriptolara, vatansız hainlere, makam ve servet sahibi içi boş keleklere; Türk’ün adına kin kusup tabelalardan silenlere, "T.C."yi içine sindiremeyip it gibi havlayanlara; Türk’ün nimetlerinden istifade edip Türk’e ihanet edenlere; din kisvesi altında devletime ve "And"ıma kin kusanlara; namus ve aile kavramını yok etmek isteyen sapık zatlara; dinimi alaya alıp şanlı Peygamberimi yok sayan iblislere; İslam’ın içini boşaltıp "Ilımlı İslam" adı altında dini tahrif edenlere; varlıklarımızı yağmalayıp adalarımızı peşkeş çekenlere ve cibilliyetsiz haramzadelere karşı yıllardır süren amansız bir kavgadır bu.
Bu mücadele esnasında kimsenin rütbesine, makamına, şanına ya da etiketine bakmadan; korkup yılmadan, mertçe ve Türk’çe dikildim karşılarına. Çünkü haklıydım. Türk gibi dünyanın en asil, en soylu, adalet ve merhamet ehli milletini savunuyordum. Yolumun Hakk yolu olduğunu biliyordum. Hep Hakk ile oldum, haklının yanında yürüdüm. Alayı eğildi, büküldü imanımın önünde. Besleme ve kıslama köpeklerin ardım sıra havlamalarına hiç aldırmadım.
Vatanıma, dinim İslam’a ve devletime karşı yapılan kahpelikleri, milletimin uğradığı ihanetleri konuşup dertleşmek için cami avlularında bulamadığım insanları meyhane önlerinde bulup dertleşmenin kahrını yaşadım. Sonra da dedim ki: "Harabat ehline hor bakma şaşkın, orada nice nice defineler var."
Tevekkül eyledim en zor anlarımda; nefsime kapılıp böbürlenmedim. Daraldığımda başımı rahmetli anamın dizleri üzerine koyup gözlerinin içine baktım. Çoğu kez de babamın kabrine gidip içimi döktüm. Onların "Yılma, yıkılma evlat; devam et!" dediğini duyar gibi oldum. Tazelendim, moral buldum. Çünkü babam; son derece imanlı, İslami bilgilerle donanmış, zorlu ve inatçı bir mücadele adamıydı. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
Yazmak ve Yazarak Vuruşmak!
Yazmak, namusun şiarı; gerçeği haykırmak dinin emridir. Mert ve karakter sahibi insanlar yazmayı namus adına bir görev bilirken; namert olanlar şerefsizce, hayvani dürtülerinin peşinde gezip tozarlar. Sonra da hergele bir tavırla bıyık altından gülerler senin yazdıklarına. Bizim yörelerde böyle bıyık altından gülenlere "boynuzlu gavat" derler; törelerde de böyle geçer.
Gülün ey boynuzlu gavatlar, gülün!
Sizin de aklınız başınıza gelip hak vereceksiniz benim yazdıklarıma. İşte o an, düşman çadırlarından yükselen hanımınızın, kızınızın canhıraş çığlıklarına dayanamayacaksınız. Gül ey boynuzlu gavat, gül! Böylesi acılı ve sıkıntılı dönemlerde ancak sizin gibiler güler!
Zorumuz ne, gayemiz ne? Dinlersen anlatayım:
Biliyorum, "Kısa tut" diyeceksiniz ama ben yine uzun edeceğim! Çünkü yarını kalmama tehlikesiyle yüz yüze bir milletiz. Her taraf kahpe, kepaze dolu. En güvenip inandıklarımız puşt, "Müslümanım" diyenler ise papaz çıktılar!
Vatan bize emanettir! Bu emanete sadakat göstermek, ihanet etmeden korumak ve onu bizlere bırakan ecdada saygı duymak bir ibadettir. Bizler inanmış ve imanlı insanlar olarak, bu topraklar üzerinde 1000 yıl sonra dünyaya gelecek kız çocuklarının iffetini, namusunu ve bekaretini bugünden düşünmek zorundayız. Bu hem milli, hem insani, hem de dini bir vecibedir.
Hak adına doğruları yazarak milli, manevi, ahlaki ve insani değerlerin mücadelesini vermek sanıldığı kadar kolay değildir. Horlanmayı, saldırılmayı, fitne fesat ehlinin oklarına hedef olmayı göze almayı; korkup kaçmamayı, yılıp geri durmamayı gerektiren zor bir iştir bu. Vatanın ve milletin bekası uğrunda çaba sarf ederken cesur ve korkusuz olmak şarttır. Çünkü cesaretin yoksa, hiçbir maharetin işe yaramaz.
Korkmamak için gönlün iman ile dopdolu olması gerekir ki, korku o gönülde kendine yer bulamasın. Ardından Allah’a teslimiyet, gayret, inat, ısrar ve bütün çarelere başvurduktan sonra tevekkül gelir.
Bu topraklar kolay yurt edinilmedi. Ceddimiz bu toprakları bin yılı aşkın zorlu bir mücadelenin, amansız savaşların neticesinde şehadet kanlarıyla sulayarak vatan yaptı. Dahası, Teslis coğrafyası olan bu toprakları Tevhit coğrafyasına çevirdi. Bize düşen görev ise; ecdadımızın emaneti olan bu mübarek vatanı korumak ve bizden sonrakilere, minarelerinde ezan okunan, gönderinde bayrak dalgalanan bir huzur ve güven iklimi devretmektir.
Son Söz
Allah’ımdan dileğim odur ki; koca bir ömürden sonra ölüp, birkaç saat sonra yeniden dünyaya gelmek ve bir seksen yıl daha küfre, haine, vatansıza, münafığa, Türk’e ve Türk’ün devletine ihanet edenlere karşı mücadele vermektir.
Çok şey mi istiyorum dostlar? Aslında fazla bir şey istemiyorum. Türklük, İslam, bayrak ve vatanım adına vuruşmak için sadece yeniden bir ömür istiyorum.
İnsanların büyüklüğü; sahip olduğu mal, mülk ve makamla değil, göğsündeki vatan yarasının verdiği ıstırabın büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Dostlarım bana, göğsümdeki mevcut vatan yarasına göre değer biçsinler. Ve şayet cenazemde bulunurlarsa, mutlaka kefenimi aralayarak, mahşer günü bana şahitlik edecek olan göğsümdeki "vatan yarama" gönül gözleriyle bir kez olsun baksınlar!
Yaramın büyüklüğünü gördüklerinde bana hem acısınlar, hem de adıma sevinsinler!
Acısınlar; bağrında bu kocaman vatan yarasıyla nasıl yaşadı diye… Sevinsinler; mahşer günü hesap için huzura, vatan yarası gibi manevi bir beratla gelecek diye…
Gün; camide, kışlada, okulda, fabrikada ve toplumun her sahasında milli, manevi ve İslami değerler etrafında bir ve beraber olma günüdür. Gün, 55.600 insanımızın şehadetine küfredercesine, bir yalan ve balondan ibaret olan "terörsüz Türkiye" kılıfı altında terör elebaşlarıyla kol kola gezenlerin çanlarına ot tıkama günüdür.
Safları sıklaştırıp kenetleneceğiz! İri ve diri olup bu mücadelemizi ibadet bileceğiz!











