Kerbelâ Olayı ya da Kerbelâ Katliamı olarak bilinen olay; 680 tarihinde (Hicri 61, 10 Muharrem) Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve Emevi Devleti halifesi Yezid’in ordularının çarpışmasıdır. Bu savaşta Hz. Hüseyin şehit edilmiştir.
Kerbelâ hadisesi, bizler için çağları aşan mesajlar ihtiva etmektedir. Kerbelâ, her şeyden önce adaletsizliğe karşı onurlu bir mücadelenin adıdır. Kerbelâ, haksızlığın karşısında cesur ve kararlı bir duruşun, zulmün karşısında asil bir yürüyüşün sembolüdür. Kerbelâ; adaletin, cesaretin, yiğitliğin ve yüksek ahlakın Hz. Hüseyin Efendimizin şahsında vücut bulmuş halidir.
Taraflarca mutabakata varıldığı halde Muaviye’nin ölümüyle yerine Hz. Hüseyin’in geçmesi gerekirken, Muaviye’nin oğlu Yezid’in kendini halife ilan etmesi, İslam Devleti Emevi’de dikta döneminin de başlangıcı oldu.
Dikta dönemini tanımayan Kûfe halkının davetiyle, yanına ailesini de alarak Kûfe’ye giden Hz. Hüseyin’in ordusu ile Yezid’in ordusu Kerbelâ’da karşılaştı. Hz. Hüseyin’in ordusunda bulunan 70 adama karşılık, Yezid’in ordusunda 4500 kişi olduğundan bu mücadele, Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin ölümüyle sonuçlandı. Hz. Hüseyin’in ailesi esir alındı ve kanlı bir şekilde biten bu olay, tarihe Kerbelâ Olayı (Katliamı) olarak geçti.
Sevgili Peygamberimizin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın gözünün nuru olan Hz. Hüseyin’in, yanında bulunan yetmişten fazla Müslüman ile birlikte Kerbelâ’da şehit edilmiş olması İslam adına bir rezalettir. Bu rezil vaka; Allah ve Resulüne iman edip, Ehl-i Beyt sevgisini gönüllerine nakşedenlerin ortak acısı, yürek sancısıdır. Bu menfur hadiseyi gerçekleştirenler; mezhep ve meşrep farkı gözetmeksizin, istisnasız bütün Müslümanların vicdanlarında mahkûm olmuşlardır.
Bu vahim olay, sonuç olarak Sünni-Şii ayrışmasının da zirve noktası olmuştur. Bugün dahi izleri süren Sünni ve Şii tarafların birleştiği ortak noktalardan biri ise Kerbelâ Olayı’nı hüzünle hatırlamak olmuştur. Günümüzde Hz. Hüseyin’in şehit edildiği tarih, Muharrem ayının 10. günü (Aşure Günü)’dür. Bu tarih, Sünni Müslümanlar tarafından sessiz bir şekilde anılırken, Şii ve Alevîler tarafından törenlerle anılmaktadır.
Bugün aynı coğrafyada, masum kadın ve çocuklar hayattan koparılırken bizlere düşen, devlet yöneticilerine düşen; Kerbelâ’yı doğru anlamak ve haksızlıklar karşısında Hz. Hüseyin misali bir duruş sergilemektir. Hz. Hüseyin, Kur’an-ı Kerim’i ve Rahmet Peygamberinin şerefli sünnetini kendine rehber edinmiştir. Zulme rıza göstermemiş, adaletsizliğe seyirci kalmamıştır. Kendisine yapılan telkinlere itibar etmeyerek hakkın, hakikatin, huzur ve barışın yeryüzüne hâkim olması için yola çıkmıştır. Böylelikle kıyamete kadar bütün insanlığa onurlu bir mücadelenin eşsiz örneğini sunmuştur.
Asr-ı Saadet olarak nitelenen Dört Halife dönemine bakınız: Hz. Ebubekir hariç diğer halifeler de hançerlenerek öldürülmüştür. Hz. Ebubekir’in de zehirlendiğinden bahsedilir. Bazı akademisyenler ne yazık ki Hz. Peygamber’in de zehirlenerek öldürüldüğünden bahsederler.
Bu beddualı coğrafyada ırk, dil, mezhep ve meşrep farklılıklarının arkasına sığınarak aynı dine mensubiyetimizi hedef alanlara, coğrafyamızda yeni Kerbelâ’lar yaşanmasını arzulayanlara karşı iman yüreklerinin toplu vurması gerekmez mi?
Hz. Hüseyin Efendimiz gibi iyilerin ve iyiliklerin yanında, kötülerin ve kötülüklerin karşısında yönetici konumunda olan liderlerin ortak tavır almaları gerekmez mi? Hakkı ve hakikati adına ortak eyleme geçmeleri gerekmez mi?
Birçok peygamberin hayatında önemli gelişmelere sahne olan Aşure Günü; ne hazindir ki, Sevgili Peygamberimizin, “Cennet gençlerinin efendisi” diyerek övdüğü torunu Hz. Hüseyin ile çoğu Ehl-i Beyt’e mensup yetmişi aşkın Müslümanın Kerbelâ’da acımasızca şehit edildiği gündür.
Yaşanmış bu acı gerçekten çıkarılması gereken ders ne olmalıdır?
"Kerbelâ, müminlere; birlik ve beraberlik içinde hareket etmeyi, ayrılık ve gayrılığa düşmemeyi hatırlatır. Hak ve hakikati ayakta tutmayı, adaletten ve iyilikten ayrılmamayı anlatır. Kerbelâ, aramıza fitne ve fesat tohumu ekmek, kardeşi kardeşe kırdırmak isteyenlere karşı feraset ve basiretle davranmamızı tavsiye eder. Sevgili Peygamberimizin, 'Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır' uyarısına kulak vermemizi; sevinci ve nimeti paylaştığımız gibi hüznü ve meşakkati de paylaşmamızı telkin eder."
Ne var ki, İslami kavramların Bedevi kültürüyle harmanlanması sonucu, emperyal devletlerin himayesinde ayakta durmaya çalışan, kurulu dikta rejimleriyle yönetilen devletlerin teslimiyetçiliği neticesinde; yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla zengin Orta Doğu coğrafyasında konumlanmış, diktatörlükle yönetilen ve halkı Bedevi kültürüyle beslenmiş bu devletler, emperyal güce haiz ülkelerin şamar oğlanı olmaya mahkûm duruma düşmüşlerdir.
Bu konuyu işlemedeki asıl amaç; hepimizin bildiği çok zor badirelerden geçerek, Bedevi kültürünün sarmaladığı Osmanlı’nın küllerinden bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran iradenin kıymetini kavramak içindir.
Başta Başbuğ Mustafa Kemal olmak üzere kurucu iradenin yönlerini muasır medeniyetlere çevirmeleri, yaşanan acı tecrübelerin sonucudur. Laik sisteme ve hukukun üstünlüğüne dayanan Demokratik Parlamenter Sistemi esas alan devletimizi, Türkiye Cumhuriyeti'ni sarmalamaya yönelik Bedevi kültüründen silkinmemiz; milli hasletlerimizi esas alan eğitim sistemimizi yeniden yapılandırmamızın "olmazsa olmaz" bir zorunluluk olması bundandır.
Türk dünyasıyla kültürel ve ekonomik bağlarımızı güçlendirmemiz olmazsa olmazımız olmalıdır. Devletlerarası ilişkilerimizde karşılıklı çıkarlar öncelik almalıdır.
Beka sorunuyla karşılaşmamak için, vatanımız olan bu zor coğrafyada kaynaklarımızı harekete geçirecek, üreten güçlü bir ekonomik reforma ihtiyacımız vardır. "Ne Mutlu Türküm Diyene" kavramına ihtiyacımız vardır.
Başta Hz. Hüseyin ve Kerbelâ’da şehit olan Ehl-i Beyt olmak üzere, mukaddesatımız uğruna can veren bütün şehitlerimize selam olsun. Makamları yüce, son durakları cennet olsun.











