Niye böyle başladım ki? Hem yazıyorum, hem de okumasanız da olur diyorum. Bu giriş elbette bir usanmışlığın, tükenmişliğin, bir çaresizliğin dışa vurumu. Yani yazıyoruz da ne değişiyor peki? Hiç! Peki toplumu kendi düşüncelerimiz ve idelerimiz doğrultusunda güdülemek midir yazarın görevi?
Aslında bir şeyler değişsin diye yazmak da okuru koşullandırmak gibi geliyor bana. Kendi düşüncesini dayatan bir yazarın okuruna saygısı yoktur diye düşünürüm. Uzun süre tahammül edemem o tür kitap sayfalarına. Sabrımı zorlayıp okumak için dirensem de sonunda harcadığım zamana acırım. Fransız şair ve denemeci Paul Valéry; "Sanat eserinde fikir, meyvenin içindeki besleyici gıda gibi erimiş olmalıdır.” Der.
Klasik tartışmayı bilir herkes; sanat sanat için mi, sanat toplum için mi olmalıdır? İki tarafın da güçlü savunucuları olmuş edebiyat dünyasında. Mesela Divan Edebiyatı şairleri genellikle sosyal konulara pek değinmemişler, kelimelerin arka odalarına girerek, mana hazinelerine nüfuz ederek hünerli söz söylemeyi, yaldızlı üslubu erişilmez kılmayı marifet saymışlardır.
Bâkî'nin "Bu devr içinde benüm pâdişeh-i mülk-i suhen" mısraı, şairin “ söz mülkünün hükümdarı “olduğunu vurguladığı bir dizedir. Nef’İ ve Şeyh Galib’in de benzer övünme mısraları vardır. Onlarda ideolojik bir dikte veya sosyal bir eleştiri söz konusu değildir. Şair özgün bir söyleyişle kendini ifade etmekte, koca bir imparatorluğun meydan okuyan bir sanatçısı olarak kelimelere sihirli dokunuşlar yapmaktadır.
17.YY da Avrupa’da başlayan siyasi ve sosyal dönüşümler edebi akımların doğmasına yol açmış, dolayısıyla sanat ve fikir adamları siyasi ve sosyal konulara eserlerinde yer vermeye başlamışlardır. Bu dalga bizde de toplumcu edebiyatın doğmasına yol açmıştır. O tartışma o gün bugün devam etmektedir.
Edebiyat toplumun aynasıdır. Yazar elbette toplumdan azade, bir uzlet köşesinde kendi içine doğru da keşiflere yelken açabilir, ama düşünce adamlarının toplumsal sorumlulukları da vardır. “Güzel gören güzel düşünür” demiş atalarımız. Sanat adamları gördükleri bu güzellikleri toplumla da paylaşmayı , bu konularda örnek olmayı bir görev saymalıdırlar. İşte asıl zorluk burada karşımıza çıkmaktadır. Yani sanatçı bunu nasıl yapmalıdır?
Sanatçı elbette fikir akımlarından etkilenir. Ama sanatçı bir ideolog değildir. İdeolojilerin toplumu sürüklediği tehlikeler karşısında elbette sessiz kalmamalı, ama bir düşüncenin militanı da olmamalıdır. Çalışmalarında insanlığa ulaştırmak istediği bir takım mesajlara da yer verecektir mutlaka. Ama o eseriyle, daha da önemlisi yaşam tarzıyla, dürüstlüğü ve ahlakıyla topluma örnek olmalıdr. Lev Tolstoy; ” Gerçek ahlak, dıştan dayatılan kurallarda değil, vicdanın derin sessizliğinde filizlenir.” der.
Yazmak, insanlığın en soylu eylemidir bence. Yazmak, sesli düşünmenin en somut belgesidir. Öyle kabul ettiğimiz zaman, yazarın okurla bir problemi de kalmaz. Yazmak öznel bir var olma direncidir de aslında. Okur her yazılanı kabul etmek zorunda değildir. Zaten yazarın da böyle bir dayatması olamaz.
Şimdi bu durumda, bu denemenin veya diğer yazıların içine serpiştirilen siyasi ve sosyal eleştirileri de bu hoşgörü çerçevesinde değerlendirmeyi beklemek yazarın en temel hakkıdır.
Örneklemek gerekirse ahlak konusundan devam edebilirim. Mesela, Milli İradenin temsilcileri diye seçip gönderdiklerimiz, senelerce bakıp beslediklerimizde bile ahlak kalmadıysa siz hangi modelin peşine takılıp adalet ve kalkınma masalları ile avunabilirsiniz? TBMM’ye Gazi Meclis diyoruz. Oylamada mevcut olmayan milletvekilleri adına sanki oradaymışlar gibi nasıl sahte oy kullanılabiliyor?! Ben yazarken utanıyorum, bunlarda hiç mi utanma duygusu kalmamış diye soruyor insanlar. Bu kadar haksız ve hukuksuz uygulamalara , Meclis Başkanının azarlamasına rağmen yine nasıl teşebbüs edilebiliyor?
Mesela, ortada Anayasa varken , onun değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek maddelerine yemin edenler emperyalizmin Truva atı olmaya nasıl teşebbüs edebilir, terör örgütü pkk’nın elebaşına nasıl siyasi bir statü hazırlığı yapılabilir! Cumhuriyet döneminin kazanımları birer birer kemirilirken Milli İradenin derin uykusu nasıl normal karşılanabilir! Bu sorular, yazarın okura dayatması değil, tam tersine milli öfke ve yazarın vicdan isyanıdır.
Herkes kendi cemaatine gömülmüş, kendi kliğinde mutlu. Hırsız bendense ne dava kalıyor ortada, ne Allah korkusu, ne Peygamber sözü.
Niccolo Machiavelli“Eğer bir millet iktidarda bulunan kişilerin şerefsizliğini, alçaklığını, hırsızlığını, yalnızca kendi siyasi görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o millet erdemini yitirmiştir. Erdemini kaybeden bir millet bir gün vatanını da kaybeder.” demiş yıllar öncesinden.
Adam veya kadın, milletvekili veya belediye başkanı ,seçmenlerine ihanet edip baba ocağı dediği partiye geçince vicdan azabı duymuyor, utanmıyor, baba ocağından birisi başka partiye geçince onun arkasından en çok onlar çemkiriyor.
İktidar partisi transfer şampiyonu. AKP’ye geçen paçayı kurtarıyor. Bu bir karakter erozyonu değil midir? Olan biteni herkes görüyor. Ama kimse “O zaman neden biz seçim yapıyoruz ki?” diye de sormuyor. Benim “hal ehli” diye baktıklarım keyfe ma yeşa! İblis ile muhlisi ayırmakta zorlanır olduk be kardeşim.
Hafta sonu bir derneğin sohbetindeydim. Yine Necip Fazıl denildi, yine DAVA denildi, ÜMMET denildi, hatta aşka gelinip coşkuyla TEKBİİİİR de çekildi.
Demek ki Müslümanlar olan bitenlerden rahatsız değil. Herhalde “Dar’ül harp” maymuncuğu herkesin işini kolaylaştırıyor. Konuşan da dinleyen de halinden memnun. Geminin nereye sürüklendiği önemli değil!
İşte o nedenle yazımın başlığını “OKUMASANIZ DA OLUR” şeklinde düşündüm. “YAZMASAM DA OLUR” da diyebilirdim. Ama can kardeşim ,sen okuma lütfunda bulunduğun için sana müteşekkirim, iyi ki de yazmışım.











