Türk dünyasından izlediğimiz kadarıyla;
Türk olmanın sevinci, Türk Dünyası gururu, Turan sevdası dört bir yandaki gönülleri tutuşturmuştur.
Gençler Türk olmanın sevincini yaşıyorlar. Coşkusu da diyebiliriz. Türk olmanın coşkusunu duyuyorlar. Çeşitli sosyal mecralara girip Göktürk veya Bozkurt yazarak bunu görebilirsiniz. Göktürk giyimli, zırhlı ve tolgalı erler atlara binmiş dörtnala gidiyorlar. Gözlerinden ışık saçan bozkurtlar uluyorlar ve onlara yol gösteriyorlar.
Göktürkler her ne kadar kendilerine Türk diyorlarsa da Göktürk sözü yayılmış ve sevilmiştir. Çünkü gök sözünde semavi bir kutsallık vardır ve Göktürk deyince bu semavi kutsallığı hissederiz. İstemi, İlteriş ve Bilge kağanlar, Tonyukuklar, Költiginler sanki gökten inmiş semavi kahramanlardır.
Önümüzde bozkırlara ve taygalara doğru uzanıp duran Türk Dünyası da gençlerimizi heyecanlandırıyor. Bakü’ye, Aşkabat’a, Semerkant’a, Bişkek’e, Almatı’ya, Turfan’a, Kazan’a ulaşıyorlar. Oralardan da karşılık buluyorlar.
Atatürk, okuduğu bir Fransızca eserde hangi cümlenin altını çizmiş, biliyor musunuz? “Belki de hiçbir şey, Helenlere, Homer’in şiiri kadar katkıda bulunmuş değildir.”
Türk olmanın sevinci, Türk Dünyası gururu, Turan sevdası dört bir yandaki gönülleri tutuşturmuştur. İzmir’in dağlarında çiçekler açıyor, Mustafa Kemal’in adı mücevher taşa yazılıyor, “Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!” diye haykıran nice “üstün başlar” kötülüğü boğmak için haykırıyor. Ya Harbiyeliler: “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız / Tufanları gösteren tarihlerin yâdıyız / Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti / Cehennemler kudursa ölmez nigâhbanıyız.”
“Ne mutlu Türk’üm diyene!” demekte haksız mıyız?











