Liyakat Üzerine...
Hayatın her alanında başarıyı, huzuru, adaleti ve verimliliği belirleyen bazı temel ilkeler vardır. Bu ilkelerin başında ise liyakat gelir. Çünkü liyakat, yalnızca bir görevi yapabilme yeterliliği değil; aynı zamanda bir emaneti taşıyabilme ahlakı, bir sorumluluğu hakkıyla yerine getirebilme erdemidir. Liyakat sahibi olmak; bilgi, beceri, deneyim ve karakter bakımından üstlenilen göreve tam manasıyla uygun olmak demektir.
Bu yüzden liyakatsiz bir insan, bulunduğu yer için yapbozdaki yanlış parça gibidir. İlk bakışta yerini doldurmuş gibi görünse de bütünü bozar; o yanlış parça yüzünden resim bir türlü tamamlanamaz. Hatta bazen verilen bütün emekler boşa gider. Liyakatsizlik, bir sistemin en zayıf halkası ve çoğu zaman en büyük sorunların kaynağıdır.
Adalet ve İlahi Sorumluluk
Her işte verimin, başarının, motivasyonun ve iş barışının sağlanabilmesi liyakata bağlıdır. Daha da önemlisi, adalet ancak liyakatle tesis edilebilir. Nitekim Yüce Allah, Nisâ Suresi'nin 58. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."
Bu ilahi emir, liyakatin yalnızca dünyevi bir gereklilik değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir sorumluluk olduğunu açıkça göstermektedir. Liyakatin göz ardı edildiği yerde ise zarar kaçınılmazdır.
Damdaki Eşek Sendromu
Bu durumun en güzel ve düşündürücü örneklerinden biri, Nasrettin Hoca'nın meşhur bir fıkrasında karşımıza çıkar:
Rivayete göre Hoca, bir gün eşeğini dama çıkarır. Bir süre sonra indirmek ister ama ne kadar uğraşsa da eşek aşağı inmez. Çaresiz kalan Hoca onu damda bırakır. Eşek ise kendine geniş bir oyun alanı bulmanın verdiği rahatlıkla oradan oraya zıplamaya başlar. Sonunda dam çöker; eşek de aşağı düşerek ölür.
Bu manzara karşısında Hoca'nın çıkardığı ders ibretliktir: "Demek ki eşeğin mertebesini yükseltirsen, hem bulunduğu yere zarar veriyor hem de kendine..."
Bu fıkradan yola çıkarak yaşanan duruma, bir bakıma "Damdaki Eşek Sendromu" da diyebiliriz. Çünkü bu hikaye, insanlık tarihinin değişmeyen bir gerçeğini anlatır: Hak etmediği bir konuma getirilen kişi yalnızca çevresine zarar vermez, çoğu zaman kendi yetersizliğinin altında kendisi de ezilir. Liyakatsizlik hem bulunduğu kurumu yıpratır hem de kişinin kendisini tüketir.
Sadakat mi, Ehliyet mi?
Liyakatin yerini sadakatin aldığı toplumlarda ise başka bir tehlike baş gösterir. Sadakat, şüphesiz değerli bir erdemdir; ancak ehliyet ve yeterliliğin önüne geçtiğinde vasatlığı yüceltir. Vasatlığın ödüllendirildiği yerde üretkenlik azalır, adalet zedelenir, güven kaybolur ve sistem zamanla içten içe çürümeye başlar.
Oysa liyakatli insanın gücü makamından değil; bilgisinden, emeğinden ve tecrübesinden gelir. Doğru eğitimle yetişmiş, ahlaki değerleri benimsemiş ve sorumluluk bilinci gelişmiş insanlar; görevlerini kişisel çıkarları için değil, kurumlarının ve toplumun yararı için yerine getirirler.
Bu nedenle liyakat bir tercih değil, zorunluluktur. Başarının ve adaletin sürdürülebilirliği, ancak liyakat sahibi insanların varlığıyla mümkündür.
Yazının başında da belirttiğim gibi; liyakatsiz insan yapbozdaki yanlış parça gibidir ve o yanlış parça bütün resmi bozar. Yapbozu gözden çıkarmak belki kolaydır.
Peki ya, yanlış parça yapbozda değilse? Ya dama çıkarılmışsa?..
İşte asıl soru budur...











