Uzun bir aradan sonra dün akşam yine İstanbul’a döndük. Uzun bir ara ile Enez’de geçen yaz günlerini kastettiğimi belirtmeliyim. Tatil ve deniz, yaz özlemidir çoğumuz için. Kışın puslu ve karanlık günlerinden sonra yaz mevsiminde doğanın uyanışına eşlik eder yosun kokulu rüzgarlar. Denizin mavisine boyanır gönlümüzdeki umut çiçekleri. Umudun rengidir mavi. Dalgalar söyleyemediklerinizi fısıldar sularıyla yıkadıkları kumsala. Akşam güneşinin evlerin camlarında başlattığı yangınlar ise tarifsiz duyguların çığlığıdır aslında.
“Deniz gibi olmak güzeldir. Zahiri sakin ve temiz, içi derin bir alem...” Ne güzel bir tanımlama. Sanki bir derviş, bir sufi duruşu. Şair Cemal Süreya da aynı hislerle “Bazı insanların ruhlarının denize kıyısı var sahiden. Onlarla konuşunca sanki denize nazır uzanıp, huzur buluyorsun.” dememiş miydi? Ben de oldum olası sevmişimdir denizi, deniz kentlerini, o kentlerin insanlarını.
Bu yaz Temmuz ve Ağustos aylarında Enez’deki yazlığımızdaydık. Enez çok eski bir yerleşim yeri ve liman kentiymiş eski tarihlerde. Günümüzde ise ihmallerin kurbanı… Belediye’nin çıldırtan duyarsızlığı, hükümetin tüm ilgisizliğine rağmen yine de vazgeçemediğimiz bir tatil beldesi. “Saros’un İncisi “diyor burada yaşayanlar. Gerçi Saros’un hangi beldesinde, hangi kıyısında, hangi tatilci ile konuşsanız orası hep “Körfez’in İncisi”dir. Uçsuz bucaksız kumsalı ve kendi kendini temizleyen deniziyle istenirse gerçek inciye de dönüştürülebilir elbette ama bu haliyle ancak imitasyon inci olabilir diye düşünüyorum.
Ege ve Akdeniz kıyıları tam bir turizm cenneti. Oralar daha sıcak bölgeler olduğu için yaz sezonu da uzun sürüyor. O nedenle yatırımlar öncelikle oralara yapıldı şüphesiz. Muğla ve Antalya turizm alanında yatırım zengini. Adana, Mersin,İzmir ve Balıkesir’i de çok farklı destinasyonları açısından aynı grupta düşünebiliriz..
Yazın son haftasını Ege kıyılarında değerlendirdik. Alaçatı,Çeşme,Urla,
Sığacık, Cunda Adası ve nihayet Bursa günleri bedenimizi yorsa da ruhumuza iyi geldi. Buralarda biriktirdiğim birkaç anıyı sizinle de paylaşmak istiyorum. Daha önceleri genelde Öğretmen Evleri’nde rezervasyon yaptırıyorduk. Zamanla buralarının bazı bölümleri özel işletmeler haline dönüştürüldü ve tüm kamu çalışanlarına ve sivil halka açıldı. Konaklama fiyatları daha ekonomik olduğu için rağbet artınca öğretmenler buralarda yer bulamaz oldu. Üstelik ücret tarifesi de otel ve pansiyonlarla yarışır hale geldiği için bu defa aramadık bile.
Yaz mevsimindeki yoğunluk azaldığı için daha uygun fiyatlarla, çok daha güzel yerlerde konaklamak mümkün. Akıllı telefonlar bu konuda her türlü hizmete hazır zaten. İnternet ile yüzlerce adrese ulaşıyor, mekan ile ilgili görsellere, yorumlara ve verilen puanlara bakarak tercihinizi yapabiliyorsunuz.
Alaçatı’da Müzeyyen Hanım Konağı’nı aramıştık.” Ben Şebnem, buyrun,nasıl yardımcı olabilirim?” diyordu telefondaki bayan. Talebimizi ilettik ve anlaştık. Konak bir butik otel, aile işletmesi. Çarşıya, barlara çok yakın. Şebnem Hanım, babası Cemal Bey gibi öğretmen aslında. Cemal Bey ,eşi Müzeyyen Hanım vefat edince büyük bahçeyi ikiye bölerek iki kızının da birer butik otel sahibi olmasına yardımcı olmuş. Şebnem Hanım ve eşi Erhan Bey misafirlerini memnun edebilmenin telaşı ve gayreti ile hep yanınızda.
Erhan kardeşim, bahçede büyük kafesteki küçük kuşları tanıtıyordu bana. Hepsi rengarenk ve kıpır kıpır. Bülbüller sabah güneşine serenat yaparken sarı kanarya sessiz ve hareketsizdi.Fazla ötünce çatlarmış bu kanaryalar. Belki dedim, Fener’imizin puan kayıplarına üzülüyordur benim gibi. “Kanaryam benim, boşver, silmişim dünyasını da, kupasını da, sadece Fenerbahçe!”diye mırıldanınca sanki anlamış gibi kanatlarıyla beni selamlayıp ötmeye başlayınca Erhan da şaşırdı. “Abi uzun zamandır ötmüyordu bu kanarya, nasıl canlandı ya?” diyerek bana dönünce, “Fenerbahçelilik böyle bir şey kardeşim dedim, nefes alıyorsak eğer, biz birbirimizi tanırız.” deyince bana kafesteki kırmızı kanaryanın hikayesini anlatmaya başladı. Unutamayacağım bir hatıra oldu benim için.O bende kalsın.
Her işletme para kazanmak için kurulur. İşin doğasında bu amaç vardır.Ama bu konakta bambaşka bir sıcaklık, unutamayacağınız bir dostluk ve mükemmel bir hizmet anlayışını hemen fark edebiliyorsunuz. Konağın kahvaltı masası ise yerel tatları ve el emeği ikramlarla tam bir görsel şölen. Cemal Hoca’mın veda ederken ısrarla ikram ettiği Türk kahvesinin hatırının 40 yıldan fazla olacağını söyleyerek ayrıldık Konak’tan.
Çeşme gibi Alaçatı’da da gündüzler sakin, geceler hareketli.Oğlumun tavsiyesiyle sokak arasındaki Esma Kafe’ye oturduk. Puanı yüksek, küçük ama çok şirin bu kafede mekan sahibi Nejat Bey ile her cümlesi altın yaldızla çerçevelenecek derin bir sohbetin keyfini yaşadık. Balkan kökenli çok kibar ve kültürlü bir beyefendi. Bir İtalyan tatlısı olan Affogato’yu tavsiye etti bize. Tatlı nefis, sohbet şahaneydi.Nejat Bey için iki önder vardı. İnançlarımız için Hz.Muhammed Mustafa, ülkemizin aydınlığa kavuşması için de Mustafa Kemal Atatürk.
Begonvillerin arasında duvarda asılı olan portrede Gazi bize tebessüm ederek bakıyordu. Nejat Bey, bize bağımsız bir vatanda özgür yaşamayı miras bırakan Ata’mıza alenen saldıranlara öfkeliydi. O’na açıkça hakaret eden nankörlerin ,Türklük düşmanlarının cezasız kalmasına isyan ediyor, bu gelişmelerin ülkemizin hayrına olmadığını vurgularken bile mücadelede kararlı olması beni mutlu etti ve duygulandırdı.
“Bu sene son, seneye burada ben olmayacağım!” dedi vedalaşırken. Neden diye sordum üzüntüyle. “Varoş edalı gençlerin edepten yoksun küfürlü sohbetleri, kaba ve özensiz insanların istilası altındaki bu güzelim şehirde para için daha fazla tahammül edemeyeceğim bu kültürsüzlüğe!” diyerek açıkladı hoşnutsuzluğunu. Tüylerim diken diken oldu ayrılırken. Çünkü ülkemin bütün şehirlerinde bir ur gibi yayılıyor bu kaba saba ilişkiler,nezaketsiz davranışlar.
Cunda’da Novi Otel’de Semih Bey ve eşi ağırladı bizi. Bir yıl önce başlamışlar. Boşnak oldukları kahvaltımıza eşlik eden Boşnak müziğinden belliydi.Zaten Novi de Boşnakça “ Yeni” demek. Onlarla sohbet ederken rahmetli Aliya İzzet Begoviç ve Bosna şehitleri geldi gözümün önüne.
Bursa ayrı bir hikaye.Cumalıkızık’ta hediyelik eşyalar satan küçük dükkanların önünde ellerineki ahşap çay tablalarındaki desenleri boyayan kadınlar birbirleriyle sohbet ederken geleneği yaşatan bir çabanın içindeydiler. Mahalledeki tarihi caminin Ulu Cami’den daha önce yapıldığını söyledi Hacı abi. Neden bu dağın eteğine tırmanmış bu evler biliyor musunuz? Ovada çok sivrisinek olduğu için Osmanlı döneminde buraya yerleşmiş Türk boyları, yani Yörükler ve Manav’lar. Hünnap aldığım köylü dayı da benzer şeyler söyledi ve ekledi;”Herkes birbirinden duyduğunu söylüyor. Sen de inanır gibi yap işte.” Ben de öyle yapıp ayrıldım oradan bir torba hünnapla.
Hafta sonu Bursa’da caddeler çok kalabalıktı. Koza Han’da kahvelerimizi yudumlarken Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiiri yankılandı gönlümde. Ama aklım Ulu Cami minarelerinden bir tül gibi şehrin üstüne yayılan ezanda kaldı. Ben hala oradayım dostlar.











