Türkiye son günlerde iki konuya odaklanmış durumdadır.
Birisi emeklilerin seyyanen zam talebi, diğeri ise fon vurgunudur.
Bu aslında Türkiye’nin sefalet ve sefahat denkleminin iki ayrı yüzü gibidir.
Birisi milyarlarına milyar katmak için hem yurt içi hem de yurt dışı banka hesaplarını kabartma peşindeyken, ötekisi kursağına bir lokma daha fazla girmesi için sesini duyurma telaşına düşmüştür. Üstelik biri kendi hakkı olanı talep ederken ötekisi başkasının hakkını çalmanın kavgasını vermektedir. Biri yönetilendir ötekisi yönetendir ve yönetilen mağdur yöneten mağrurdur.
Biri kırk yıl devletine hizmet etmiş hakkı olanı istiyor, ötekisi siyaset yoluyla makamlara yükselmiştir ve o makamları dilediği gibi kullanmaktadır. Hal böyle olunca o parti bu parti demeden Türkiye’de siyasetin yeniden sorgulanması gerektiğine inanıyoruz.
Ne yazıktır ki öteden beri siyaset dünyanın hiçbir yerinde olmayacak kadar Türkiye’de hayatın merkezine oturtulmuş ve bir geçim kaynağı olarak görülmüştür. Haliyle siyaset geçim kaynağı olunca bir meslek gibi icra edilmiş ve bu güç diğer bütün güçlerden üstün görülmüştür. İktidarı ele geçirenler devleti partileştirme gayretine girmiş, devlet bürokrasinin bila istisna tamamı üzerinde söz hakkına sahip olmaya başlamıştır. Bu da siyasetin iktidar kanadına mensup kişilerin suç işlemesini kolaylaştırmış ve bu mensuplar her yolu kendilerine mübah görmeye başlamışlardır.
Siyaset bir meslek haline gelince haliyle bu mesleği icra edenler bundan geçineceklerdir. Fakat gariptir ki bila istisna herkes hakettiğinden daha fazlasını talep ederek hakkı olmayanı da ister duruma gelince buna yeltenmeyenler sırıtmaya başlamış ve kısa sürede siyesetin dışına itilmişler. Burada o parti bu parti ayırmanın yanlışına düşmeye gerek yoktur. En masum siyasetçi bile itibar görmek ve saygınlık kazanmak için bu mesleği icra etmektedir. Hal böyle olunca kimse ama hiçkimse siyaseti beklentisiz yapmamaktadır ve herkesin kendisine göre siyasi bir hesabı vardır.
Siyaset halka hizmet aracıdır sözü biz de yalandır ve yalanın ötesinde halkı kandırmak için kullanılan bir sözdür.
Eğer siyaset halka hizmet aracı olsaydı siyasetçiler iki yıl vekillik yapanlara ömür boyu emeklilik hakkı verirler miydi?
Ya da asgari ücretin 27 bin lira olduğu bir ülkede emekli vekilin aylık geliri 201 677 lira olur muydu? Kendi emekli ikramiyeleri bu kadar yüksekken devletine kırk yıldan fazla hizmet eden memur emeklisinin seyyanen zamını gaspederler miydi?
Yasalar marifetiyle kendilerini imtiyazlı hale getirirler miydi ?
O halde siyaset yapanlar önce yasal yollardan halktan farklı olarak nimetlerin kendi hakları olduğunu sağlamak için mücadele ederler. Yasal yollar yetersiz kalınca bu kez yasa dışı yollarla neyi nasıl elde ederim kavgasına tutuşurlar. Arada bir bazıları yakayı ele verince halkta bir homurdama başlar. Bir iki kurbanlık koç seçilir feda edilir, sonra herkes yoluna devam eder. Çünkü halk siyasi kamplara bölünmüştür. Herkes diğerinin hırsızını görüyor fakat kendi hırsızını unutturmaya çalışıyor. Hatta mümkünse kendi hırsızının hırsızlığını gizlemesi gerektiğni bir cihad kadar önemsiyor.
Sonuç olarak; bütün bunlar olurken ne yazık ki değerler ağır yaralar almaya başlıyor. Çükü bizim siyasetimizin çoğunlukla dayanağı değerlerdir. Değerler üzerinde siyaset yaparak bir yere geldikten sonra bu değerlerin içini boşaltanlar en büyük darbeyi o değerlere vurduklarından haberdar değiller. İnsanlar ne bir günde değer sahibi olurlar ne de bir günde değer istismarı yapanlardan dolayı bunlardan vazgeçerler. Ancak bu zaman içerinde tahribatının ne kadar ağır olduğu anlaşılır o zaman da iş işten geçmiş olur.











