Ali Kemal Gül

Ali Kemal Gül

Bakış
gülalikemal@kamudannethaber.com

Dindarlık mı, dini darlık mı?

28 Şubat 2021 - 22:23 - Güncelleme: 05 Mart 2021 - 14:57


İslam, Yüce Yaratıcıya aracısız inanmanın, insanı merkeze alarak her türlü sömürüyü lanetleyen bir inanç sistemidir; aynı zamanda estetiği, zarafeti içerir bir dinidir. İslami mimaride zarafetin ve estetiğin nakşedildiği cami ve türbeleri, diğer dini mekânları, kaleleri örnekleyebiliriz. Cami ve türbeler gibi İslam mimarisinin paha biçilemeyen bir hazinesidir. Çoğu ülke bu gelenekten esinlenmiştir.
Bu eserlerde İslam’ın, muhatabı insana kazandırdığı ruhsal zarafetin, estediğin iz düşümlerini müşahede etmekteyiz.
Esasında tümü İslam( Yüce Yaratıcıya teslim olma hali…) olan diğer semavi dinlerin de ürettiği mimari yapıtlarda estetiği, zarafeti, ihtişamı görebiliyoruz.
Örneğin, Roma İmparatoru 1. Jüstinyen, mimarisiyle, estetik işlemeleriyle, azametiyle meşhur Aya Sofya Kilisesini yaptırdığında, kilisenin karşısına geçerek, ‘’EY Süleyman seni de geçtim!’’ Diyecekti.
*
Aya Sofya Kilisesinin ( yeniden camiye dönüştürüldü)  karşısında Osmanlı döneminin en ihtişamlı mimarı eseri Sultan Ahmet Camisi; hassas mimarisiyle, göz zevkini okşayan altı adet zarif minareleriyle, her türlü simetrik ince sanatın işlendiği, mihrap bölümünde değişik figürlerle işlenmiş çinilerin insanda bıraktığı hoşnutluğu, zevki görebilseydi, sanırım Caminin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa’nın karşısında Jüstinyen ‘’süklüm püklüm’’ olurdu, ancak bu ihtişamlı eserin mimarisinde Bizans mimarisinden de yararlanıldığını görür gururlanırdı. İstanbulun her tarafına hâkim bu yarım adada konumlanmış muhteşem iki dini eseri yıl içinde yerli yabancı binlerce turist ziyaret eder.
*
Kuşlarla, cinlerle konuşabilme meziyetine haiz Süleyman Peygamberin dünya tarihinde ‘’Tanrının Tekliği’’ adına Kudüs’te yaptırdığı tapınak, Süleyman Mabedi...
*
İslamiyeti din olarak seçmiş insanların, İslam’ın tarih sahnesine çıkışından itibaren yedi asır kadar hem ilim-irfan, hem de hükümranlık bayrağını şanla, şöhretle taşımışlardı. Ne yazık ki, medeniyetin öncüleri olan bu insanlar, ortaçağın başlarında bir sihirli elin gözlerine perde çekmesi sonucu tüm meşaleleri söndürüp cehalet uykusuna dalmışlardır.
Sonucu itibarıyla, İslam Âlemi’nin Emperyal Ülkelerin karşısında sergiledikleri pespaye hali gözler önündedir dünden bugüne. Çalışıp üretmeyi ve kalkınmayı, çağdaşlaşmayı emreden bir dinin mensupları olarak Müslümanlar bunu kader belleyip miskince gerinmenin ötesinde bir şey yapamamaktadırlar.
Şanlı bir maziye sahip olmanın hamasi böbürlenmeleri dışında görünen o ki dünyanın efendisi olma yolunda bırakın çalışıp gayret etmeyi, bu uğurda aklını kullanmaya bile çalışmamaktadırlar.
Kesin olarak belli olmuştur ki, İslam ülkelerinde İslam adına doğru gitmeyen bir şeyler vardır.
*
Kuran’ın ilk emri ‘’oku’’ olmasına rağmen İslam Dünyası çağdaş pozitif ilmin tarihi sürecinde buluşu, keşfi var mı? Örneğin, Fizik, Kimya, Astronomi, Jeoloji, Biyoloji… Gibi pozitif bilimsel çalışmalar zincirinin, buluşların neresinde katkıları oldu? Bu alanda yıllarını laboraduvarlarda geçirmiş kimsenin adını duyduk mu? Ne yazık ki yanıt ‘’hayır’’.
İslam dünyasının pozitif bilimsel çalışmalar zincirinin her hangi bir yerinde olmadığı gibi haberleri bile yoktu.
Neden yoktu? Çünkü onların gündeminde bilim yoktu. Kur’an dışı kendi inançlarının âlemindeydiler. Araştırmıyorlardı, kendilerini yenilemiyorlardı. 
Kendilerini pek beğeniyorlar ama kendileriyle yüzleşip hesaplaşmıyorlardı. Tıpkı bugünkü gibi. Buna ‘’dini darlık’’ desek yanılmayız
*
Din’le ilişkilendirilecek, Din dışında hiçbir şey yoktur, olamaz da…’’
*
Demem o ki, Atatürk laikliği ‘’inançta körlüğe/dini darlığa’’ öncelik veren kafalar yüzünden getirmişti, Din ve Dünya işlerini ayırmak için, hür ve bağımsız, çağdaş düşünce sistemini gerçekleştirmek için‘’ Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir’’diyecekti ve kuracağı bağımsız Türk devletinde yüzünü Batıya çevirecekti;
*
‘’Bugün Batı Hıristiyan dini, ister Protestan, İster reformist Katolik olsun, Modern Batı yaşamıyla ilişkili olarak laikleşmiş ve özelleştirilmiştir. Batı’nın evrenselleştirilmesi artık hukuken dini kurallar ile değil, laik ve bilimsel kurallarla belirlenmektedir. Genel olarak evrenselleşme çeşitli yollarla olmaktadır. Teknoloji, finans ve bilginin evrensel yayılması ile hürriyet, demokrasi, insan hakları, politik değerlerin evrensel yayılması gibi…
Modern kapitalist toplumda düzen, laik devlet ve onunla bütünleşmiş meslek grupları üzerine inşa edildi’’.
*
Kuran’ın bütününde sunduğu ‘’Dini Haritayı’’ incelediğinizde, nüzul sebeplerini içerir değişik ayetlerle gelen ve bu ayetlerin doğrudan verdiği veya işaret ettiği mesaj, sosyal problemlerin kendi zaman dilimi koşullarında çözüme kavuşturulması için akılın, mantığın, tefekkürün öne çıkartılması üzerinde defalarca vurgu yapıldığını öncelemektedir. İslam İnanç Sisteminde körlüğe, aymazlığa yer olmadığı gibi, çağdaş ilimlerin yapılması her ferdin üzerinde bir sorumluluk olduğu görülmektedir.
*
Sonuç, ‘’İnançta körlüğü’’ nü,’’dini darlığı’’nı aşamayan, Laik sistemi kavrayamayan, özgür düşünemeyen, üretemeyen, adaleti önceleyen Evrensel Hukuk Sisteminden mahrum, durmadan gericiliğin altını besleyen bir kısım İslam coğrafyası, mafyalığa soyunmuş Emperyalist Ülkelerin çıkarları adına bu coğrafyalarda koşturdukları atların bıraktıkları nalınları toplamaya hala mahkûmdurlar. 
*
İslam filozofu El Kindi’nin (800?-873) ‘’ Bize, yabancı bir kaynaktan ve ülkeden gelse bile bir gerçeği aramaktan çekinmemeliyiz; gerçekle yüzleşmekten utanmamalıyız. Hayatta hiçbir şey gerçeği aramaktan ona ulaşmaktan ve gerçeğin kendisinden daha değerli değildir’’ sözü burada büyük bir anlam taşımaktadır.
*
Gayba inanç olarak algıladığımız dinler değişmez kabul edilen kurallarla bir bütündür. Sosyal, ekonomik, politik kurallar zamanla toplumsal kuralların değişmesiyle devamlı değişir. Değişmez kurallara sahip din, değişen kurallarla gelişen temel dinamiklere müdahale ederek toplumu yönetmeye kalktığında aklın önüne geçer, rasyonel düşünceyi engeller, hür düşünceye, yaratıcılığa kilit vurur ve toplumun gelişimini önler.
*
Yaşadığı kentin Tanrılarına inanmadığı için İdama mahkûm edilmiş Socrates’in son sözü; ‘’Sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez.’’bir gerçeğin ifadesiydi.
*
Tek adam rejiminin yaşaması için zamanla diktaya dönüşmesi olasılığından, halkının cehaletinden ve fakirliğinden yararlanılarak terör örgütleriyle buluşturulması kolay olan bir kısım İslam ülkelerinde çağdaşlaşmak, ileri gitmek konusunda esas mesele milli kimliğine sahip çıkmaktır. İnanmak veya inanmamak değil, rasyonel olmak veya olmamak, aklı kullanmak veya kullanmamak meselesidir; terörüzmün de panzehiridir!

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum