Türkiye’de siyaseti önemli kılan; devlet imkanlarıyla güç sahibi olmak ve o gücü kendinden olmayanları baskılama ya da terbiye etme aracı olarak kullanmaktır düşüncesi, her gün biraz daha kabul görüyor. Dün nasıl ki "451 el kaosa kalktı" diyen anlayış ötekileştirmede hadsizleştiyse, bugün de iktidara rakip olanların şeytanlaştırılması söz konusudur inancı yaygındır. Dün nasıl Moğultay, "Milliyetçileri mi hâkim-savcı yapacaktım?" dediyse, bugün de mevcut hükümet en azından hâkim ve savcı alımlarında farklı bir yol izlememektedir. Şeytanlaştırma ve ötekileştirme o derece ileri boyutlara varmış ki liselerde henüz on yedi-on sekiz yaşlarındaki çocuklar bile toplumsal kamplaşmanın birer maşası olmuş durumdadır. Nitekim daha önce Cağaloğlu Anadolu Lisesinde yaşananlar, dün de İstanbul Erkek Lisesi mezuniyet töreninde yaşananlar aslında bize bir resim ortaya koymaktadır. O da toplumsal kamplaşmanın boyutlarıdır.
"Efendim, büyütmemek lazım; altı üstü bir lisede bazı kendini bilmezlerin başvurduğu bir yöntemdir," deyip geçmek, kirleri halı altına süpürmek demektir. Türkiye’nin en zeki çocukları, en yüksek puanlı öğrencilerinin okuduğu bu okullarda okuyan çocuklar; yarın en iyi üniversitelere girip ileride söz sahibi olacak kişilerdir. Mevcut yönetim anlayışına güvensizliklerinin, yarın bir zihniyet ve anlayış düşmanlığına dönüşmeyeceğini kim garanti edebilir?
Haydi lise öğrencisini bir kenara itelim; lütfen halkın arasına inip samimi bulduklarınızla bir konuşun. Türkiye’den vatandaşın yaklaşık yüzde yetmişi mevcut yönetim anlayışını baskıcı ve despot bulmaktadır; hukukun siyasallaştığını düşünüyor. Cumartesi günü yani dün bir hacı mevlidinde Kur'an okuyan hocanın şu sözleri bana oldukça ilginç geldi: "Bırakın artık farklı ortamlarda konuşmayı, böyle cemiyetlerde dahi hakkı, hakikati konuşamaz olduk. Çünkü konuştuğumuz zaman mesele hemen siyasete dönüyor, cemaatten biri çıkıp sizi siyaset yapmakla suçluyor. Ya da gördüğümüz haksızlıkları dile getirirsek hemen hükümet düşmanı ilan ediliyoruz."
Oysa biz inananlar, karşımızdakini inançsızlıkla suçlarken kendimiz inancımızın gereğini yapmaktan kaçıyoruz: “Ey inananlar, Allah için daima doğru hükmedin, adalete tam uygun tanıklıkta bulunun ve bir kavme olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın.” Esasında iki hatayı birlikte yapıyoruz. Birincisi vatanseverliği zayıflatıyoruz, ikincisi inançları itibarsızlaştırıyoruz. Devlete güvenini kaybeden insanların, bu ülkede özgürce yaşama imkanının kalmadığını anlayan insanın kaçmasına vesile olup vatana ve millete en büyük kötülüğü yapıyoruz. Çünkü daha önce bizi bize üç kez kırdırdılar. Bu üçüncüsü olacaktır ve hiç kimse bir ders çıkartmış değildir. Yetmişli yıllarda binlerce okumuş gencimiz, PKK'nın saldırısıyla birçok öğretmen ve aydınımız, 15 Temmuz'da binlerce okumuş gencimiz heba edilmedi mi? Türkiye’nin bu olaylarda kaybettiği o genç, parlak zihinlerin bize kaybettirdiklerini hiç mi idrak edemiyoruz? Bütün bu olup bitenlerden dersler çıkartıp kamplaşmayı kızıştırmak kime ne kazandırır? Kulağını ötekisine kapatmanın millete katkısı nedir? Öteki yaratıp şeytanlaştırmak bu ülkeye, bu devlete ne kazandırır?
Meseleye kültürümüz açısından baktığımızda Kınalızâde, insanın faziletlerini dört başlıkta değerlendirir. Bunlar: 1- Hikmet, 2- Adalet, 3- İffet, 4- Şecaat’tir. Bu faziletlerin ifrat ve tefrit olmak üzere iki yanı vardır ki bunlar rezaletlerdir. Yalnızca adaletin ifratı ve tefriti yoktur. Bir tek zıddı vardır, o da zulümdür. Yine 14. yüzyıl bilginlerinden Şeyhoğlu Mustafa: “Padişahlık baki olur küfr ile adl olacak / Ve illa baki olmaz iman ile zulm olacak.” Yani adalet olduğu takdirde kâfir bir devlet ayakta durabilir, adalete riayet etmeyen ve zulme sapan zalim bir devlet Müslüman bile olsa ayakta duramaz.
Bütün bu gerçekler ortada dururken bir kısım dostların "Oh olmuş, iyi olmuş," gibi yaklaşımları hiç kimseye fayda getirmez. "Onlar zalimlik yaparken siz neredeydiniz, neden o zaman sesiniz çıkmıyordu?" diyenler; Allah şahittir, biz o gün de zulme karşı çıktık. Merhum Karakoç’un dediği gibi: “Beni dinle ey kadı / Kaçtı bu işin tadı / Zulümse eğer adı / Kenan yapsa da aynı, Yunan yapsa da aynı / Vazi yapsa da aynı, Moiz yapsa da aynı!..”
Ve son olarak gelin rahmetli Galip Erdem’in ifadesiyle kamplaşmanın kime yaradığını hep beraber görelim: “Kavgadan kaçıyorum. Çünkü böyle bir kavganın faydasına inanmıyorum. Her iki tarafın da kaybedeceğini biliyorum. Bu üçüncü zümrenin hem her iki tarafa hem de vatanın bütünlüğüne düşman olduğunu biliyorum.” Bu tespitler ışığında; kim yaparsa yapsın kendi vatandaşını ötekileştirmenin, şeytanlaştırmanın, düşman olarak görmenin bu ülkeyi samimi olarak sevenlerin asla işi olmaz. Olsa olsa bu kamplaşma ülkenin düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek olur, emellerine hizmet olur!











