Tarihten Bugüne Bir Haksızlığın Anatomisi: Revan Vilayetinden Karabağ’a…
Tarih, sadece geçmişte yaşanıp biten olaylar dizisi değildir; bugünü anlamamıza ve geleceğe yön vermemize ışık tutan canlı bir vesikadır. Günümüzde Ermenistan toprakları olarak bilinen coğrafya, çok değil iki asır öncesine kadar Türk-İslam mührünü taşıyan kadim bir Türk yurduydu. Peki, ne oldu da tarihi Revan Vilayetimiz, adımı adım dönüştürülerek bugün Erivan adıyla Ermenistan’ın başkenti haline geldi?
Bu tarihi kırılmanın temelleri 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında atıldı. Çarlık Rusyası, bölgedeki nüfus yapısını kendi politik çıkarları doğrultusunda değiştirmek amacıyla Osmanlı topraklarından ve İran’dan tensip ettiği yüz binlerce Ermeni’yi bu coğrafyaya yerleştirdi. Sistemli bir şekilde yürütülen bu iskân politikasıyla birlikte bölgedeki asırlık Türk eserleri, mimari yapılar ve tarihi izler birer birer yok edildi.
I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki çalkantılı süreçte Çarlık Rusyası’nın Ermeni nüfusunu bölgeye sevk etmeye devam etmesi ve yerli Müslüman Türk ahaliyi Türkiye’ye göçe zorlaması, Revan çevresinin Ermenistan’a dönüştürülmesindeki son ve en ağır adımdı. Rakamlar bu acı gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir:
Bölgede "Ermeni Vilayeti" ilk kurulduğunda nüfusun %74’ü Müslüman Türklerden, sadece %21’i Ermenilerden oluşuyordu.
Sistemli müdahalelerle Ermeni nüfusu 1916 yılında %58’e çıkarıldı.
1908 yılında Revan nüfusunun %59’u Türk iken, bu oran 1917’de %45’e, 1932’de ise dramatik bir şekilde %6’ya kadar düşürüldü.
Böylece tarihi Türk toprağı Revan, Erivan adını alarak Ermenistan’ın merkezi yapıldı; Türkiye ile Azerbaycan ve geniş Türk dünyası arasına adeta aşılmaz bir duvar örüldü.
Tarihten Ders Almayanlar ve Çifte Standart
Bugüne geldiğimizde ise ne yazık ki tarihten hiçbir ders çıkarılmadığını görmekteyiz. Birkaç milyonluk, ekonomik sıkıntılar ve fakirlikle boğuşan nüfusuyla hâlâ hayali bir "Büyük Ermenistan" peşinde koşan anlayış, bölge barışını tehdit etmeyi sürdürmektedir. Kırk yıla yakın bir süredir Karabağ topraklarının işgal altında kaldığını, bir milyondan fazla Azerbaycan Türkünün öz vatanından sürüldüğünü tüm dünya bilmekte fakat ses çıkarmamaktadır.
Sınır hatlarında ateşkesi defalarca ihlal ederek Azerbaycan’a saldıran taraf belli iken, uluslararası kamuoyunun ve sözde tarafsız güçlerin her iki tarafa birden "sağduyu" çağrısı yapması büyük bir akıl tutulmasıdır. Saldıran ile saldırıya uğrayanı aynı kefeye koymak asla tarafsızlık değildir; aksine haksızlığa ve işgale meşruiyet kazandırmaktır.
Burada asıl bakılması gereken nokta, maşa olarak kullanılan saldırgan yönetim değil, onları cesaretlendirip yeniden sahaya süren üst akıllardır. Bölgede kalıcı barışın ve adaletin tesisi, ancak tarihi gerçeklerin kabul edilmesi ve uluslararası toplumun bu çifte standartlı tutumdan vazgeçmesiyle mümkün olacaktır.












