Gözümüzü çevirdiğimiz her sokak başında, her mahalle köşesinde karşılaştığımız sokak hayvanları meselesi bugün toplumsal bir gündem maddesi olarak karşımızda duruyor. Şüphesiz ki, günümüzde sokakları dolduran bu canlara vicdanı ve aklı birleştiren, makul ve sürdürülebilir bir çözüm bulunmalıdır.
Peki, köklü medeniyetimiz geçmişte bu meseleye nasıl yaklaşıyordu?
Tarihin yapraklarını karıştırdığımızda, Türk kültürünün ve özellikle Osmanlı medeniyetinin hayvan sevgisini sadece bir duygu olarak bırakmayıp, onu kurumsallaştırdığını açıkça görürüz. Öyle ki, sırf sokak hayvanlarının beslenmesini düzenli bir sisteme oturtmak adına "Mancacılık" adı verilen özel bir meslek dahi doğmuştu. Mancacılık sisteminde hayırsever halk, mancacılardan sakatat ve yem satın alır ya da parasını vererek bu görevlilerin sokak hayvanlarını kendi adlarına beslemesini sağlardı.
Bizim medeniyetimiz, merhameti bir yaşam düsturu hâline getirmişti:
İhtisas Hastaneleri ve Kuş Evleri: Dolmabahçe’de kuş, Üsküdar’da kedi hastaneleri hizmet verirdi. Caminin, mezarlıkların bağrına işlenen suluklar ve binaların cephelerine kondurulan estetik kuş evleri mimarimizin ayrılmaz bir parçasıydı. Sonbaharda göç edemeyen yardıma muhtaç leylekler için Bursa’da açılan ve dünyanın ilk hayvan hastanesi kabul edilen Gurabahane-i Laklakan (Düşkün Leylekler Evi), Osmanlı’nın canlıya verdiği değerin en güzide abidesidir. Batı dünyasında benzerine rastlanması imkânsız olan bir merhamet medeniyetiydi bu.
Hukuki Koruma ve Haklar: Binek ve yük hayvanlarının bakımı kanunlarla güvence altına alınmıştı. Aşırı yük yüklemek yasaktı. Topları çeken o koca büyükbaş hayvanlar yaşlandıklarında satılmaz, ölene kadar hürmetle bakılırdı. Kuş yuvalarını bozmak ise en büyük günahlardan sayılırdı.
Yaban Hayatına Şefkat El: Mancacıların bir diğer kutsal vazifesi de çetin kış şartlarında dağlardaki kurt, çakal, tilki gibi yaban hayvanları açlıktan telef olmasın ve yerleşim yerlerine inmesin diye dağ eteklerine et ve kemik bırakmaktı.
Bu kadim merhamet anlayışı sadece saraylarda, vakıflarda değil; halkın gündelik hayatında, evlerimizin içinde de dipdiri yaşardı. Kendi çocukluğumuzdan hatırladığımız irfani davranışlar bunun en canlı şahididir:
Evde bir örümcek ve ağı oluşmuşsa, ona zarar vermeden bir süpürge ucuyla alınır, öğle saatini geçirmeden avluya bırakılırdı. Amaç, rızkını akşama kadar dışarıda ağ örerek temin edebilmesiydi...
Küçük sepetlerin içine saman doldurulur, insan elinin kolay erişemeyeceği yüksek noktalara asılarak kuşlara hazır yuvalar ikram edilirdi...
Evinde karpuz kesen, sebze-meyve soyan hiçbir insanımız o artıkları çöp saymazdı. Kabuklar kapı önüne konur, mahallede hayvanı olanlar veya sokaktaki canlar faydalansın istenir; "Çöpe gitmesin, bir canlının boğazından geçsin" anlayışı komşuluğun yazısız kuralı sayılırdı.
Geçmişimizden süzülüp gelen bu derin hürmet ve merhamet mirası, bugün de sokak hayvanları konusundaki yaklaşımımıza rehberlik etmelidir. Ne canlılarımızı mağdur eden ne de insanımızın huzurunu kaçıran yollara sapmadan; kadim medeniyetimizin ruhuna yakışır, akılcı ve şefkatli çözümleri hayata geçirmek mecburiyetindeyiz.











