Mustafa Kızıklı TES eski Genel Başkan Yardımcısı

Mustafa Kızıklı TES eski Genel Başkan Yardımcısı

Özgür bakış
kızıklımustafa@kamudannethaber.com

Bizim Tarihçi ve İlahiyatçıların Sorunu

29 Haziran 2020 - 14:10

 


 

Tarihçi veya ilahiyatçı değilim ama en azından kendi tarihimizle, dinler ve ilahiyatla ilgilenir, hem sayısal, hem de sosyal bilimler eğitimi olan biri olarak neyin neden olduğunu, ne sonuçlar doğurduğunu analitik mantıkla anlamaya çalışırım.

 

Tarihteki bir takım siyasal ve sosyolojik değişimler tarihi olayları oluştururken, tarihi olaylar da siyasal ve sosyolojik değişimler oluşturmuştur. Aslında bütün tarih, bu şekilde birbirini tetikleyen olaylar zincirinden ibarettir.

 

Dolayısıyla hiçbir savaş durduk yerde çıkmamış, hiçbir devlet durduk yerde kurulmamış veya yıkılmamıştır. Hepsinin sosyolojik, siyasal sebepleri ve sonuçları vardır, o sonuçlar bu günü de, yarını da etkileyen sonuçlardır.

 

İstisnalar kaideyi bozmamak kaydıyla, işte bizim tarihçilerin ve ilahiyatçıların sorunu da burada başlıyor. Bazı araştırmalar yapıyorlar ama sosyoloji ve siyasal bilimleri bilmeden, bunları dikkate almadan; tarihçiyse hikaye yazıyorlar, ilahiyatçıysa menkıbe anlatıyorlar. Kimileri de sürekli belge toplamayı tarihçilik sanıyor. Oysa tarihin sadece %5-10’un belgeli olduğu biliniyor. O dönemin sosyolojisini ve siyasetinin özelliklerini de dikkate almadıklarından, olayları sebep ve sonuçlarıyla nakledemiyorlar. Dolayısıyla çıkarttıkları sonuçlar da pek doğru olmadığı gibi bu sonuçlar üzerinden şimdiki zaman ve gelecek projeksiyonları yapabilmeleri mümkün olmuyor. Bu yüzden, anlattıkları şeylerin epeycesi şahsen bana analitik olmayan, mantıksız, yetersiz ve sığ geliyor.

 

İlahiyatçıları da bu kategoriye sokuyorum, çünkü anlattıkları ve kendilerinden beklenen şeyler dinler tarihi, sosyoloji, siyaset bilimi ve felsefeyle direkt ilgili ve ilintilidir.

 

Mesela, dünyada birçok tarihçi vardır ama İngiliz tarihçi Arnold Toynbee'nin yeri farklıdır. O, tarihin konusunun kültürler olduğunu söyleyen, kültürlerin ise dinamik yapılar olup, özelliklerini yaratıcı kişilerden aldığı, dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesiyle seçkinleşen tarihçi, sosyolog ve felsefecidir. Bu yüzden de sadece geçmişi hikayeleştiren değil, şimdiki zaman ve gelecek projeksiyonları olan, dünyanın kaderini değiştiren tezleri olan önemli tarihçidir.

 

Mesela, İbni Haldun dünyada sosyolojinin babası olarak kabul edilir. O, sosyolojiye kendi döneminden "Ümran ilmi" demiştir ve ümran ilmi bilinmeden tarihi olayların anlaşılamayacağı tezini ortaya atmıştır ki bu tez dosdoğrudur ve geçerlidir.

 

Bu bağlamda yaşadığım olaylardan birisini nakletmek istiyorum.

Üniversitede Yar.Doç. Tarihçi olan bir akademisyenle sohbetimizde bir tartışmamız oldu. O, Osmanlı’ının her şeyiyle bir Türk devleti ve Padişahlarının da Türk olduğunu şiddetli şekilde savunurken yukarıda bahsettiğim hatalara düşüyordu. Benim tezim ise; ABD ne kadar İngiliz’se, Osmanlı’da o kadar Türk’tü, ABD Başkanları ne kadar İngiliz’se, Osmanlı Padişahları da o kadar Türk’tü, şeklindeydi. Tabi benim unvanım tarihçi olmadığı, kendisinin tarihçi akademik unvanı olduğu için, akademik snopluk gereği de benim fikrimi değil kabul etmek, üzerinde düşünmenin bile gereksiz olduğu inancında olduğundan tartışmada bir sonuca da varamadık.

 

Aramızdaki fark, ben meseleye hem tarihi, hem sosyolojik, hem de siyasal bilgiler açısından bakarken, o sadece hikayeci veya muhasebeci tarih bilgisiyle bakıyordu. Tarihte de günümüzde de çok uluslu bir devletin ve yöneticilerinin her şeyiyle bir milletten olamayacağı ve tarihte örneği olmadığı halde, bunun gibi basit bir konuyu sosyolojik, siyasal ve tarihi açıdan değerlendiremeyecek seviyede bir tarihçinin akademik unvanla üniversitede ders okutması sağlıklı değil bence.

 

Benzer tartışmaları bazı ilahiyatçılarla da yaşadım tabi ki. Hele ilahiyatçıların menkıbecileri, bazı hadisçileri, tefsircileri var ki sözünü bile etmek istemiyorum.

 

İstisnaları bir kenarda tutarak ahir kelam; bizim tarihçiler ve ilahiyatçılar, kendi alanları kadar sosyoloji, felsefeyi ve siyasal bilimleri de bilmek zorundadırlar. Bunları bilmeden, özümsemeden anlattıkları şeyler, yanlış kurgulanmış hikaye ve masaldan öte geçemez ve geçemiyor zaten...