Biliyorsunuz 23 Ağustos 1514 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Devleti arasında Çaldıran Ovası’nda bir savaş gerçekleşmiş ve savaşı Osmanlı ordusu kazanmıştı.
Savaş öncesi, Yavuz Sultan Selim sefere çıkacağını belirterek dedesi Dulkadirli beyi Alaüddevle Bozkurt beyden, asker ve erzak temini için istekte bulundu. Bozkurt bey -biraz da kendi beylik sınırları içindeki Alevî Türkmenleri ve Memlûk Devleti (ed-Devletü’t Türkiyye) ile müttefikliğini dikkate alarak- I. Selim’e lojistik destek sağlamada yardımcı olmadı.
Ek bilgi olarak şunu ekleyelim: Prof.Dr. Faruk SÜMER kitabında, Şah İsmail’in Safavi Devleti’ni Anadolu’dan giden Türkmenlerin kurduğunu belirtmektedir.
Çaldıran Savaşı’nın gerekçeleri ise Safevilerin Anadolu’daki Şiî-Alevî nüfusu kışkırtması ve siyasi üstünlük kurma çabası, taht kavgasında Osmanlı şehzade isyanlarına destek vermesi ve I. Selim’in doğudaki İslâm birliğini sağlama hedefi gösterilmektedir.
Bu savaş dönüşü 12 Haziran 1515 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Dulkadiroğulları Beyliği arasında yani I. Selim’le dedesi Alaüddevle Bozkurt bay arasında Turnadağ Savaşı gerçekleşmiş, Osmanlı’nın zaferiyle sonuçlanmıştır. Sonuçta Dulkadirli Beyliği Osmanlı topraklarına katılmış ve bir süre sonra beylik sona ermiştir. Savaş esnasında ve sonrasında yaşananlar dede-torun ilişkisine pek yakışmasa da çağın bir gerçeği diyerek geçelim esas konumuza…
Bu konuya niye girdiğime gelince, bir süre önce Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında “Mekke Antlaşması” imzalandı. Adı da pek güzel!.. Bu anlaşmayı -eksik de olsa- bir Sünnî birliği diyebiliriz. Böyle bir anlaşmayı tasvip ettiğim için yazmıyorum, sadece mezhep savaşlarının tarihte Türklere verdiği maddî manevî zararlara dikkat çekmek için yazıyorum. Az çok tahmin etsem de tarihte faydası olmayan mezhep çatışmaları; bakalım bu sefer kimin işine yarayacak ve/veya arkasında hangi sebepler var, yaşayıp göreceğiz.
Bundan sonrasını Yılmaz ÖZTUNA’nın “Büyük Türkiye Tarihi” adlı eserinden aktaracağım: “Safevi ordusunun ezici çoğunluğu atlı olup, tamamen Türk’tü, Şah İsmail’in saray erkânı da Türk idi. İranlılar ancak bürokrasi işlerinde kullanılıyorlardı. Ordu, saray dili, resmî dil Türkçe’nin Azeri lehçesi idi. Ancak XVII. asırdadır ki Safevi İmparatorluğu İranlılaşmaya başladı. Etrafındaki Sünnî Türk imparatorluklarına karşı mezhebini ve varlığını ancak bu suretle koruyabildi. …1925’e kadar İran’da iktidar Türkler’de kalmıştır. (c.3/s.193)
O zamana kadar ‘na-mağlub’ şöhretini muhafaza eden Şah İsmail, yalnız mağlup değil aynı zamanda perişan edilmişti… (c.3/s.216)
(Osmanlı ordusu) Tebriz’e girdi. Burada da ayrıca muazzam bir ganimet ele geçirildi. Bu servet, İlhanlılar’dan Celayirliler’e, Karakoyunlulara, Akkoyunlulara, onlardan da Şah İsmail’e geçmişti. (c.3/s.217)
XVI. asırda 4 Türk imparatorluğu, Türkiye’de Osmanoğulları, İran’da Safeviler, Hindistan’da Babür dalından Timuroğulları, Türkistan’da (Maveraünnehir) Cuci Ulusu’ndan Şeybanîler, dünyanın yarısını ellerinde tutmuşlardır. (c.3/s.220)
Yavuz, yalnız Akkoyunlular’ı değil Sünnî / Şafiî olan ve Şiîler’den nefret eden Doğu Anadolu Kürd beylerini de okşamıştı. (c.3/s.222)
Türk tarihinde Türk’e istemeden zarar veren Türkler’in başında Şah İsmail gelir. Uzun Hasan, gerçi Osmanlı ile çok çekişmiş fakat boyun eğip çekilmiş, sonunda silinip gitmiştir. Timur ise Toktamış ve Yıldırım’a vurduğu darbeler dolayısıyle çok tenkıyd edilmiştir. Ama ciddi mazeretlerden mahrum değildir… Yıldırım, daha az mağrur, daha çok diplomat olup Timur fırtınasını Osmanlı’ya bulaştırmadan deff edebilseydi, Türkiye’nin istikbali bugün için bile şüphesiz çok değişirdi. Zira Osmanlılar, ne yapmışlarsa 60 yıl evvel yapmış olacaklardı. Ama Çin’e gitmeyi fikr-i sabit haline getirmiş bir Timur’u, Yıldırım adete kışkırtmıştır. Böylece Timur, istediğinden daha geç Çin’e gitmiş ve yolda ölmüştür. Arkasını, batıyı emniyette gösterecek bir Yıldırım olsaydı, Çin’i şüphesiz fethederek ölecekti. Bu suretle Türk tarihinin kazancı çok büyük olacaktı. Zira Çin’de ilk defa Müslüman Türk hakimiyeti başlıyacak, din değiştirme işinde çok yumuşak bir millet olan Çinliler, bugün ki gibi on milyonlarca değil, yüz milyonlarca Müslüman olacaklardı. (c.4/s.165)
Bunların hiç birisi, Şah İsmail’in yaptığına benzemez. Şah İsmail’in Türk Milletinin mukadderatına kötülük, ancak Rus’un Türk’e yaptıkları ile mukayese edilebilir. Netice bakımından o derece vahim olmuştur. Ortaya bir mezhep atarak, Türk milletinin inanç birliğini bozmuştur. Yüzlerce yıl devam eden amansız Osmanlı-Safevi, daha açık bir ifadeyle Sünnî-Şiî Türk savaşı, yalnız Batı’nın lehine, Rus’un lehine işlemiştir. Bu yüzden Kafkas elleri, Türkistan, Rus hakimiyetine düşmüş, Volga boyları kurtarılamamıştır. Zira Türk birliğini parçalayan, üstelik bunu imkansız ve ümitsiz kılan Safevi barajıdır. Şiî Türk barajı. Bu baraj Türkistan ve Hindistan’daki Türk imparatorluklarının da yolunu kesmiştir.
Eğer Şah İsmail, torunu sıfatıyle Uzun Hasan’ın yoluna devam etse, Akkoyunlu imparatorluğunu, Sünnî bir Türk devleti olarak idame edebilseydi, Türk tarihinin akışı, Türklüğü’n pek çok lehine olarak değişecekti. Türk kültür birliği mahvolmıyacaktı. (c.4/s.165-166)
Zira bu çağda Osmanlı devleti, tarihte Türkler’in eriştikleri gücün zirvesinde bulunuyordu. (c.4/s.175)
Osmanlı ile İran arasında son savaşlar (1821-1823) yapıldı. (s.7/s.330)
Osmanoğulları, Timuroğulları’ndan hiç hoşlanmazlar, Timuroğulları ise Osmanoğulları’nı kıskanırlardı. Safeviler ile Osmanoğulları’nın karşılıklı hisleri ise çok daha ağır, tam bir düşmanlık halindeydi. (c.8/s.109)
XVI. asırda Divan-ı Hümayûna göre dünyada Türkiye ile eşit tek devlet İran idi. (c.9/s.14)
…(Osmanlı) Devletin sahibi de Türk kavmidir. Türkler, Türk askeri ve Oğuz boyundan inen bir milli hanedan tarafından kurulmuştur. Devletin istikbali, başka bir kavme emniyet edilememiştir… Nitekim eğitim, adalet ve din gibi devlet düzenini sağlayan… ‘Ulema’ veya ‘ilmiyye sınıfı’ denen imtiyazlı görevlilerin elinde olan bu üç sınıfın mensupları, devletin kuruluşundan imparatorluğun düşmesine kadar Türktür. Diğer Müslüman kavimlerin nisbeti yüzde biri bile bulmamaktadır. Keza ‘kalemiyye’ ve geniş nisbette ‘mülkiyye’ görevleri de tamamen Türkler’e tahsis edilmiştir. (c.9/s.335)
Türkmenler gibi büyük fütuhata katılamayan Kürdler ve Arablar ise, devletin kurulup büyümesine katılamadıkları, fatih değil fethedilmiş kavim oldukları için imparatorluk nimetlerini aynı ölçüde paylaşamamışlardır. Arab aşiretleri eşkıyalık yaparak zaman zaman devleti hayli uğraştırdıkları gibi Kürd aşiretleri de İran Türk devleti ile Osmanlı devleti arasında zaman zaman ikili oynamışlardır. Ancak İran’ın Şiî, Kürdlerin Osmanlılar gibi Sünnî olması sebebiyle Osmanlı’ya teveccühleri daima ağır basmıştır. (c.11/s.302)
Türklerin kurdukları imparatorluklarda orduya Arab, Fars gibi diğer İslâm unsurları almamaları ve askerî hizmetleri kendilerine tahsis etmeleri, Türk nüfusunun harcanmasının sebeplerinden biridir. (c.11/s.475)
Türkler, Yemen’e kan döktükleri derecede servet de dökmüşler… (c.14/s.11)
…Yıldırım Bayezid’den (1389-1402) itibaren padişahlar, Mekke, Medine, Kudüs ve Halil şehirleri fakirlerine dağıtılmak üzere yılda 3.500 altın sadaka göndermeye başlamışlardı ki, buna “surre” denmektedir. …1517’de ‘surre emini’ tayin edildi ve bu yılın sürresi 200.000 altına çıkarıldı. Kanuni devrinde bu meblağ tekrar arttırıldı.
Mekke ve Medine’de surre ve hacı sadakası ile geçinen, bütün yıl hiç çalışmayan bir zümre doğdu. Bu durum 1916’ya kadar devam etti. Bu halkın buğdayı ve zahiresi bile İstanbul’dan, Mısır’dan yollandı. Bu hazır yiyicilerin başında -tarih bilgisinin yetersizliği dolayısıyle- Peygamber torunu olduklarına inanılan ve hiç biri Peygamber neslinden gelmeyen şerifler ve seyyidler, onların başında da -en büyük parsayı toplıyan- Mekke Emiri vardı. Hazret-i Hasan’a mensubiyet iddia edenlere ‘şerif’, Hazret-i Hüseyin’e mensubiyet iddia edenlere ‘seyyid’, kadın iseler ‘şerife’ ve ‘seyyide’ deniyordu.
Bugün de İslâm aleminde yüz binlerce kişi seyyid ve şerif geçinmekte, daha doğrusu bunların gerçekten Peygamber torunu olduklarına inanılmaktadır… Nesebleri sahih son Peygamber torunları, son gerçek şerif ve seyidler XIII. asırda yaşamışlar, bu asırdan itibaren nesebleri kaybolmuştur… (c.14/s.21-22)
Kabe’ye ‘kisve’ denilen örtü göndermek, halife olan zatın görevleri arasındadır. (c.14/s.26) Örtünün aslı ‘hicab= perde’ denen kumaştır, üzerinde ‘nitak’ denen kuşak vardır. Çok büyük masrafla dokunan Kabe örtüsünün (daha yakın olduğu için Kahire’den gönderilen) 1609’dan itibaren İstanbul’dan gönderilmeye başlanmıştır.
1808, 1809, 1810 ve 1811’de Mekke’de Vehhabî işgali dolayısıyle örtü gönderilmemiştir.” (c.14/s.27)
Yukarıda da belirttiğim gibi bu mezhep bölücülüğü İslâm dünyasına, özellikle de Türklere çok zarar vermiştir. Siyasal İslâmcıların, son günlerdeki Azerbaycan’a çatma sebeplerinin altında bunların olduğunu da düşünmek gerekiyor. Tarihten hiç ibret almıyorlar!..
Yazıyı şu soruyla bitirelim: Yıllardır savunduğunuz “İslâm Birliği”ni, ayrıştırıcı ve çatışmacı mezhep kafasıyla mı gerçekleştireceksiniz?..
Ayrıca Türk Birliği’ne çok zarar veriyorsunuz!..











