İnsanoğlunun en derin, en sessiz çığlığıdır samimiyet...
Her şeyin bir fırtına hızıyla tüketildiği, en kutsal sevgilerin bile pazarlık masalarına yatırıldığı, insan ilişkilerinin sığ birer etikete dönüştüğü şu garip çağda; çocukluğumuzun o Katıksız dostluklarına, akşamlara kadar koşturup dizlerimizi kanattığımız sokakların o saf masumiyetine sığınmaktan başka neyimiz kaldı? Zamanın o insafsız, o soğuk çarkları arasında kaybolup gitmeye yüz tutan insani değerlerimizi hatırlamak; dünün o hesapsız, çıkarsız sıcaklığıyla yeniden hemhâl olmak, yorulmuş ruhlarımıza bir ab-ı hayat gibi geliyor.
Geçmişin tozlu patikalarında iz sürerken, aradan geçen onca acımasız yıla rağmen eski bir dostun gözlerinde dünün o çocuksu parıltısını yakalamak... İşte bu, dünyadaki tüm hazinelerden daha paha biçilmez bir tesellidir. Ne var ki zaman; sadece takvim yapraklarını sarartıp düşürmüyor yere. İnsanı, zihnini, bakışındaki o eski sıcaklığı ve dünyayı kucaklama biçimimizi de sessizce, hissettirmeden değiştiriyor. Yıllar sonra bir çay masasında yeniden buluştuğumuz çocukluk dostlarımızda gördüğümüz şey; bazen o çok sevdiğimiz simaların çizgi çizgi değişmiş hâli, bazen de ayrı yollara savrulmuş düşünce dünyalarının o buruk hüznü oluyor. Hayat hepimizi farklı rüzgârlarla, bambaşka ve yabancı kıyılara sürüklüyor.
Tam da bu noktada, geceleri uykumuzu kaçıran, yüreğimizi bir bıçak gibi sızlatan o hayati soruyla baş başa kalıyoruz: Aramıza giren bu fikir ayrılıkları, bu mesafe katmanları bizi birbirimizden koparmalı mı; yoksa bir zamanlar aynı mahallenin tavanına bakıp aynı hayalleri kurduğumuz o narin, o kırılgan bağlarımızı daha mı sıkı tutmalıyız?
İnanç ve Kültür Harmanı: Bir Gönül Dili
İçinde doğup büyüdüğümüz bu kadim toprakların inanç ve kültür dokusu, dünyadaki başka hiçbir topluma benzemez. Bizler inançlarımızı sadece kâğıt üzerindeki doktrinler olarak değil; anne merhametiyle, asırlık geleneklerle ve közde pişen bir çayın buğusuyla harmanlayıp bir yaşam biçimi, bir gönül dili hâline getirmiş bir milletiz. En dindarımızdan en mesafeli duranımıza kadar herkes, fırtınalı günlerde bu köklü kültürün sıcaklığına ve o babacan gölgesine öyle ya da böyle sığınır. Asırlar öncesinden, ötelerden süzülüp gelen geleneklerimizin izleri, bugün bile günlük telaşlarımızın tam ortasında ışıldar.
İşte tam da bu yüzden; insanların inançları, kutsalları ve dünya görüşleri üzerinden yürütülen o kibirli ve sert tartışmalardan asla bir vuslat çıkmaz. O tartışma masalarından geriye sadece kırılmış kalpler, incinmiş gururlar ve soğumuş gönüller kalır. Dayatmacı bir üslup, var olan bağları güçlendirmek şöyle dursun; bir zamanlar annelerimizin ilmek ilmek işlediği o narin sevgi bağlarını zayıflatır, hatta tek bir sözle koparıverir.
Zaten ömrün sonbaharına yaklaşırken, saçlarımıza aklar düşmüşken; elimizde kalan bir avuç insan sıcaklığını ve devam etmesini duayla temenni ettiğimiz dostlukları sığ tartışmalara kurban etmek, ne acı, ne telafisiz bir kayıptır...
Kendi Evladına Yabancılaşan Dünya...
Gençlik çağlarımızdaki o deli fişek heyecanların, siyasi sevdaların ve dünyayı algılayış biçimimizin zamanın ruhuna göre şekillenmesi kadar doğal ne olabilir? İnsan dediğimiz varlık; aldığı eğitimle, sinesine bastırdığı acılarla, yuttuğu gözyaşlarıyla ve payına düşen yaşanmışlıklarla kendi duruşunu inşa eder. Ve her insan, kendi penceresinden gördüğü o gökyüzünün en doğru gökyüzü olduğuna inanarak hayatı anlamlandırmaya çalışır.
Bırakın geniş sosyal çevreleri, aynı çatının altında büyüdüğümüz, aynı çorbalara kaşık salladığımız çekirdek ailelerimizde bile seneler sonra eşler ve çocuklar arasında tam bir fikir uyumu sağlanamıyor. Çok iyi bir eğitim almış olabilirsiniz, topluma yön verecek devasa bir birikime sahip olabilirsiniz... Fakat üzerine titrediğiniz, ömrünüzü verdiğiniz, uğruna gözünüzü kırpmadan canınızı feda edeceğiniz öz evladınız dahi sizinle aynı düşünce çizgisinde buluşamayabiliyor. Bu, hayatın usulca fısıldadığı kaçınılmaz bir hakikattir.
Kendi kanımızdan olan evladımızla, bir ömrü yastıkdaş yaptığımız eşimizle dahi her konuda aynı fikirde olamazken; hayatın bambaşka dikenli yollarından yürümüş dostlarımızla her konuda tıpatıp aynı düşünmeyi beklemek, onlara haksızlık değil midir? Farklı düşündüğümüz için senelerin hatırını bir çırpıda silmeye, birbirimize darılıp arkamızı dönüp gitmeye gerçekten hakkımız var mı?
Tepecikleri Korumak: Asgari Müşterekte Vefa
İnsanın sosyal bir varlık olması, onu bu dünya sürgününde "asgari müştereklerde" bir araya gelmeye ve kırılmayacak köprüler kurmaya mecbur kılar. Aynı toprağı bastığımız, aynı havayı soluduğumuz insanlarla aramızda dağlar kadar anlaşamadığımız yönler olabilir. Yan yan geldiğimizde yüzümüzü güldüren, çocukluğumuzu hatırlatan o ortak noktalar; devasa ayrılık dağlarının yanında belki küçücük, garip tepecikler gibi kalabilir.
Ancak asıl olgunluk, asıl adamlık ve vefa; o fırtınalı dağların arasında, sığınabileceğimiz o küçük tepecikleri gözümüz gibi korumaktır. Ayrılık dağlarını aradan çıkaralım derken, birbirimize tutunduğumuz o son tepecikleri de kaybetmeyelim.
Gönlümüze yatmayan, bizi rahatsız eden bir kelam duyduğumuzda acele etmeden, kırmadan, sakince düşünmek gerek. Bir söz söylenecekse, bir sitem edilecekse; bunu dostluğun mahrem hukukuna sığınarak, kimsenin görmediği bir kuytuda, baş başayken ve zarafetle paylaşmak gerekir. Çünkü bir kalbi kırmak bir saniye, ama o kırılan yeri yeniden inşa etmek bazen bir ömür alır.
Yıkmak Kolay, Yapmak Zordur
Ayrıştığımız derin uçurumları değil, birleştiğimiz o sıcak, patika yolları öne çıkarmak zorundayız. Birbirimizin hayatından eksilmenin ve azalmanın değil; paylaştıkça çoğalmanın, sevgiyi ve vefayı büyütmenin yollarını aramalıyız.
Unutmayalım ki; yıkmak tek bir öfke anına bakar, yapmak ise bir ömürlük emektir. Aramızdaki bağları güçlendirecek, hatıralara vefayı diri tutacak, kırmadan, dökmeden ve birbirimizin ruhunu incitmeden hayata değer katacak ortak hayaller kurmalı, ortak değerler üretmeliyiz.
Çünkü ömür dediğimiz şey, gözle kaş arasında gelip geçen bir göz kırpması kadar kısa...
Son söz olarak; yüreklerimizi sevgiyle üretmeye açalım, sadece var olanı tüketmeyelim. Çünkü sadece tüketmek; duyguları, anıları, dostlukları ve en nihayetinde insanlığımızı tükenmeye mahkûm etmektir.











