Samimiyet (içtenlik); bir kişinin düşüncelerini, duygularını, inançlarını ve davranışlarını hiçbir rol yapmadan, maske takmadan ve hesap gütmeden olduğu gibi ortaya koyması, özü ile sözünün bir olması durumudur. "Sıradanlaşmak" ise Türk Dil Kurumu'na göre bayağılaştırmak anlamını taşır; özgün, önemli, olağanüstü veya dikkat çekici bir şeyi alelâde, sıradan ve olağan bir hâle getirmek demektir.
Değişen çağ, değişen doğrular
Bilmem hangi düşünürün veya kimin adını verdiği bir çağda yaşıyoruz. Çok şey değişti. Hatta daha da ileri gidelim: Neredeyse her şey değişti. Değişen yalnızca hayatımız, alışkanlıklarımız ve ilişkilerimiz olmadı; doğrularımız da bu değişimden nasibini aldı. Öyle ki dün doğru kabul ettiğimiz bazı şeyleri bugün sorguluyor, dün yanlış dediğimiz kimi düşünceleri bugün doğruymuş gibi savunabiliyoruz. Ne var ki günümüzde tarihimize, kültürümüze ve toplumsal hayatımıza yön veren pek çok değerimizi de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Kısacası, bir bütün ve temel olarak kabul ettiğimiz pek çok şey değişti. İş değişmekle de kalmadı, adeta paramparça oldu. Bütünlüğünü kaybeden bir şeyin eski hâliyle varlığını sürdürmesi mümkün müdür? Bugün doğrularımız konusunda yaşadığımız tereddütlerin temelinde de bu parçalanmışlık yatmıyor mu?
Teknolojinin sağladığı imkânlarla bu değişim, hemen her alanda neredeyse ışık hızını aşacak bir sürate ulaştı. Gece yatarken zarar görmesin diye komodinin üzerine bıraktığımız doğrularımızı bile sabah uyandığımızda yeniden sorgulamak zorunda kalıyoruz. Doğru bildiklerimizin doğruluğundan şüphe ettiğimiz bir zamanın tam ortasındayız.
Bir şeyin tam ortasında bulunmak, o şeyin niteliğine göre bazen iyi, bazen de kötü olabilir. Bu nedenle yaşadığımız değişimi değerlendirirken iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmak zorundayız. Kötü olanı gördüğümüzde önce onu engellemeye çalışmalı; bunu başaramıyorsak ondan uzaklaşmalı ve etki alanının dışında kalmalıyız. İyiyi gördüğümüzde ise onu desteklemeli, yaygınlaştırmalı ve yaşatmalıyız. Çünkü bu tutum hem vicdani ve insani hem de inancımız bakımından ahlaki bir sorumluluktur.
Dinimizde bu sorumluluk, “emr-i bi'l-ma'ruf ve nehyi ani'l-münker”, yani iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak ilkesiyle ifade edilir. İyiliğin yayılması ve kötülüğün önlenmesi, toplumsal hayatın huzuru ve ahlaki değerlerin korunması açısından büyük önem taşır.
Samimiyet kaybolursa geriye ne kalır?
Doğru ve yanlış karşısında nasıl tavır alacağımız, büyük ölçüde kişiliğimiz ve karakterimizle ilgilidir. Açıkça yanlış olan bir davranış karşısında net bir tutum sergilemek nispeten kolaydır. Asıl mesele, sınırları ilk bakışta belli olmayan, zamanla alışkanlığa dönüşen ve farkına varmadan ilişkilerimizi aşındıran davranışlardadır.
İşte sıradanlaştırma tam da burada karşımıza çıkar.
Samimiyetin kaybolduğu yerde samimiyetsizlik, samimiyetsizliğin yerleştiği yerde ise ilişkileri sıradanlaştıran davranışlar ortaya çıkar. İnsanlar bazen açıkça söyleyemedikleri düşüncelerini bahanelerin arkasına saklar, istemedikleri bir ilişkiden uzaklaşmak için çeşitli yollar ararlar. Muhatapları da bu durumu az çok hissettiklerinde, beklemedikleri bir davranışla karşılaşmanın üzüntüsünü yaşarlar. Kimi içine kapanır, kimi tepki gösterir.
Oysa dostluk, arkadaşlık ve insan ilişkileri samimiyet üzerine kurulmalıdır. Sırf alışkanlık gereği sürdürülen, görüntüden ibaret kalan ve içtenliğini kaybeden ilişkiler zamanla anlamını yitirir. Birbirimizin yanında bulunmakla gerçekten birbirimizin yanında durmak aynı şey değildir.
Değerlerimizi sıradanlaştırmak, çoğu zaman büyük sözlerle değil, küçük davranışlarla başlar. Verdiğimiz sözleri önemsememek, karşımızdakini dinlememek, dostluğun gerektirdiği sorumlulukları bir yük olarak görmek ve samimiyetin yerine göstermelik davranışları koymak bu sürecin parçalarıdır.
Teknoloji bizi birbirimizden uzaklaştırıyor
Teknolojik gelişmeler hayatımızı kolaylaştırırken insan ilişkilerimizi, sosyal yaşantımızı ve toplum yapımızı da derinden etkiliyor. Yüzyıllardır özenle koruduğumuz örfümüzü, âdetlerimizi, törelerimizi, geleneklerimizi ve kültürümüzü yaşatmakta giderek daha fazla zorlanıyoruz.
Hâlbuki kültür, bir toplumun yalnızca geçmişten devraldığı alışkanlıklar bütünü değildir. Kültür; toplumun yaşam tarzı, ruhu, hafızası ve kendine özgü değerleridir. Bu değerleri kaybettiğimizde yalnızca geçmişimizle bağımızı zayıflatmış olmayız; geleceğimizi de kimliksiz bırakma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Kendi değerlerine yabancılaşan bir toplum, zamanla başka kültürlerin etkisi altında asimile olmaz mı? Vatan ve millet bilincini besleyen ortak hafızamızı kaybettiğimizde geriye ne kalır?
Bugün birbirlerine özlem duyan, hasret gidermek ve samimi bir sohbet etmek için bir araya gelen insanlara bakalım. Daha masaya oturur oturmaz telefonlarını önlerine bırakıyorlar. Sohbet başlıyor ama gözler çoğu zaman karşısındaki insanda değil, telefon ekranında oluyor.
Kaç kişinin paylaştığı gönderiyi beğendiğini, kimlerin yorum yaptığını merak edenler, sohbetin en koyulaştığı anda bile telefonlarına uzanmıyor mu? Hoşlanmadıkları bir yorumla karşılaştıklarında, o yorumu sohbet masasının ana meselesi hâline getirenler az mı?
Birbirimize ayırmamız gereken zamanı sosyal medya hesaplarına ayırıyoruz. Aynı masada oturduğumuz hâlde birbirimizden uzaklaşıyoruz. Fiziksel olarak yan yana bulunmayı, gönül gönüle olmanın yerine koyuyoruz.
Daha da önemlisi, sosyal medya gruplarında paylaşılan bilgilerin doğruluğunu araştırmadan, kaynağını incelemeden ve içeriğini bütünüyle okumadan başkalarına gönderenlerin sayısı az değil. Üstelik bu paylaşımlar, muhatabımızın müsait olup olmadığını düşünmeden peş peşe gönderilebiliyor.
Bir yazının tamamını okumadan, içeriğini anlamadan ve doğruluğunu araştırmadan paylaşmak nasıl bir alışkanlıktır? Paylaşmak için gösterdiğimiz gayreti, doğruluğunu araştırmak için de göstersek pek çok yanlış bilginin yayılmasını önleyemez miyiz?
Bu konuda yaşadığım bir örneği anlatmak istiyorum.2023 seçimleri arifesinde bir tanıdığım, sosyal medyada şu iddiayı paylaşmıştı:
“Dış güçlerin Doğu Akdeniz'de 500 savaş gemisi, Erdoğan'ın seçilmemesini bekliyor. Ülkemizi işgal etmek için Erdoğan'ın gitmesini bekliyorlar.”
Tanıdığım o kişi bu iddiaya gerçekten inanıyordu. Neden? Çünkü aynı paylaşımı başkaları da yapmış, o da onların paylaşımlarını sorgulamadan yeniden paylaşmıştı. Üstelik sözünü ettiğim kişi bir bürokrattı.
Burada asıl üzerinde durulması gereken husus, bir bürokratın böyle bir paylaşım yapması değil, mesleği ve konumu ne olursa olsun bir insanın ciddi bir iddiayı araştırmadan doğru kabul edebilmesidir. Çünkü bir iddianın çok sayıda kişi tarafından paylaşılması, onun doğruluğuna kanıt oluşturmaz.
Peki, Doğu Akdeniz'de 500 savaş gemisinin Türkiye'nin işgal edilmesini beklediği iddiası hangi somut bilgiye dayanıyordu? Hangi ülkenin kaç gemisi vardı? Bu gemiler hangi görev için bölgede bulunuyordu? İddianın güvenilir bir kaynağı var mıydı?
Bu soruların cevaplarını aramak yerine, iddiayı tekrar tekrar paylaşmak daha kolay gelmişti.
Oysa askerî güç değerlendirmeleri, sosyal medyadaki söylentilerle değil, ülkelerin gerçek kapasitesi ve güvenilir verilerle yapılmalıdır. Fransa'nın ve ABD'nin deniz gücü bu konuda karşılaştırma yapabileceğimiz örneklerdir.
Doğu Akdeniz’e müdahale edebilecek en yakın devlet Fransa’dır. Doğu Akdeniz’i geçtik Akdeniz’de en güçlü devlet Fransa’dır. Özetle: Fransa, nitelikli teknolojisi, bağımsız nükleer caydırıcılığı ve deniz aşırı operasyon yapabilme kapasitesi sayesinde konvansiyonel sıralamalarda 6. sırada, stratejik ve nükleer caydırıcılık bakımından ise dünyada ilk 5 askeri güç arasında kabul edilmektedir. Fransa Deniz Kuvvetleri'nin uluslararası sular ve açık deniz saldırı harekatlarına (küresel güç projeksiyonuna) liderlik edebilecek yüksek harp kabiliyetine sahip 29 ila 31 adet ana muharip gemisi (1 nükleer uçak gemisi, 3 amfibi hücum gemisi, 16 muhrip/fırkateyn ve 9-10 nükleer denizaltı) bulunmaktadır.
Dünya jandarması ABD’nin ise Deniz Kuvvetleri'nin uluslararası sular ve açık denizlerde harekat icra edebilecek nitelikteki ana muharip saldırı su üstü gemisi ve denizaltılarından oluşan toplam vurucu güç sayısı 142 adettir.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum?
Çünkü 500 savaş gemisi iddiasını paylaşan tanıdığım bürokratın, bu iddianın kaynağını araştırmadan doğru kabul etmesi, bilgiye yaklaşımımızdaki sorunu gösteriyor. İddianın içeriği ne kadar çarpıcı olursa olsun, kaynağı araştırılmadıkça onu gerçek kabul edemeyiz. Gemilerin sayısını 500 olarak ileri sürmek, o gemilerin gerçekten orada bulunduğunu kanıtlamaz.
Asıl mesele, yanlış bir bilgiye inanmak kadar, inandığımız bilgiyi sorgulamaktan vazgeçmektir.
Sosyal medyada bu kadar kolay yayılan yanlışlar, yalnızca günlük hayatımızı değil, tarih anlayışımızı da etkiliyor.
Tarihimizi de sıradanlaştırmayalım
Ülkemizin tarihî meselelerinde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Akademik kaynaklara ve tarihî belgelere bakmadan Osmanlı geçmişini bütünüyle değersizleştirenler olduğu gibi, geçmişte yaşanan her şeyi kusursuz göstermeye çalışanlar da var.
Oysa tarih, hoşumuza giden olayları öne çıkarıp hoşumuza gitmeyenleri yok sayabileceğimiz bir alan değildir. Tarihî şahsiyetleri ve dönemleri değerlendirirken ideolojik kabullerimizin değil, belgelerin ve bilimsel araştırmaların rehberliğine ihtiyaç duyarız.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş süreci bu açıdan önemli bir örnektir.
23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Millî egemenlik anlayışına dayanan yeni yönetim, bu tarihten itibaren Millî Mücadele'nin merkezinde yer aldı.
20 Ocak 1921'de Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu, yani 1921 Anayasası kabul edildi. Anayasanın birinci maddesinde şu hüküm yer alıyordu:
“Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.”
Bu hüküm, egemenliğin millete ait olduğunu açıkça ifade ediyordu. Millî egemenlik ilkesinin kabulü, Cumhuriyet yönetimine giden yolda son derece önemli bir aşamaydı.
1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı. 29 Ekim 1923'te ise Cumhuriyet ilan edildi.
Bu tarihleri birbirinden kopuk olaylar olarak değerlendirmek, yaşanan dönüşümün bütünlüğünü gözden kaçırmamıza neden olur. Cumhuriyet'in ilanı, uzun bir siyasi ve toplumsal mücadelenin sonucuydu.
Burada anlatmak istediğim, Cumhuriyet'in ilanının önemini azaltmak değildir. Tam tersine, bu tarihî gelişmeyi doğru anlamak için öncesini ve sonrasını birlikte değerlendirmemiz gerektiğini vurgulamaktır.
Türk Osmanlı Devleti'nin son döneminde meşrutiyet yönetimi ve iki başlı bir siyasi yapı bulunuyordu. Millî Mücadele sırasında TBMM'nin açılmasıyla yeni bir siyasi merkez ortaya çıktı. Saltanatın kaldırılmasıyla egemenliğin hanedana dayanan yapısı sona erdi; Cumhuriyet'in ilanıyla devletin yönetim biçimi resmen belirlendi.
Bütün bu gelişmeler, Türkiye'nin siyasi tarihindeki yönetim şeklindeki köklü bir dönüşümü ifade eder. Ancak bu dönüşümü, geçmişte hiçbir kurumun, birikimin veya devlet geleneğinin bulunmadığı şeklinde yorumlamak doğru değildir.
Türkiye Cumhuriyeti gökten inmiş, geçmişi olmayan yeni bir devlet olarak değerlendirilemez. Aynı şekilde Cumhuriyet'in ilanını, yalnızca daha önce var olan yönetimin adının değiştirilmesinden ibaret görmek de yaşanan büyük dönüşümü eksik anlamak olur.
Önemli olan, hem tarihî devamlılığı hem de siyasi ve toplumsal değişimi birlikte görebilmektir.
Geçmişi kusursuzlaştırmak da geçmişi yok saymak da yanlıştır
Üzülerek ifade etmeliyim ki kendilerini yerli, millî ve dindar olarak tanımlayan bazı çevrelerde de geçmişe ilişkin tek taraflı bir tarih anlayışı geliştirilmiştir. Bu yaklaşımı savunanlar arasında profesör unvanına sahip tarihçiler de bulunmaktadır.
Bu anlayışa göre Osmanlı hanedanının yönettiği devletin bütün yöneticileri İslam'dan ayrılmadan, şer'i hükümlere uygun biçimde devleti yönetmişlerdir. Devlet yönetiminde önemli yanlışlar yapılmamış, ülkenin gerilemesinin ve yaşadığı sıkıntıların sorumluluğu büyük ölçüde İttihatçılara ve Mustafa Kemal’e yüklenmiştir.
Sultan II. Abdülhamid, en büyük hükümdarlardan biri olarak gösterilir; abdestsiz yere basmadığı ve bir karış toprak vermediği ileri sürülür. Vahdettin çok iyi bir padişah olarak anlatılır. Mustafa Kemal'in Çanakkale Savaşı'nda önemli görevler üstlenmediği, sıradan bir yarbay olduğu iddia edilir.
Bu anlatıya göre Millî Mücadele, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gönderilmesiyle başlatılmış; ancak Mustafa Kemal ve arkadaşları daha sonra padişaha ihanet etmişlerdir. Hatta onların İngilizlerin adamı olduğu, İstanbul'un İngilizlere savaşmadan teslim edildiği ve hilafetin İngilizlerle anlaşılması sonucunda kaldırıldığı öne sürülür. Cumhuriyet'in ilanı da ülkeye yapılmış büyük bir ihanet olarak değerlendirilir.
Bu yaklaşımın bir başka özelliği, Türk tarihini 1071'de başlatması ve öncesindeki tarihi yeterince önemsememesidir. Arapların Türklerle ve Osmanlı Devleti'yle ilişkileri konusunda da eleştirel soruların sorulmasına çoğu zaman sıcak bakılmaz.
Ancak burada sormak istediğim bir soru var:
Yedi yıl muvazzaf, altı yıl da redif olarak askerlik yapan ve savaş üstüne savaş gören dedem, Yemen'de üç buçuk yıl kimlerle savaştı?
Bu soruyu sormak, herhangi bir milleti veya topluluğu bütünüyle suçlamak anlamına gelmez. Amacım, tarihî olayları sloganlarla geçiştirmemek, yaşanmışlıkları ve tarihî belgeleri birlikte değerlendirmektir.
Bu anlayışın bir başka yönü de Atatürk'ün din düşmanı olarak gösterilmesidir. Kendilerine üstat dedikleri bazı kişilerin ortaya attığı, tarihî dayanakları tartışmalı iddialar üzerinden bir anlatı oluşturulmaktadır. Böylece geçmiş, bilimsel araştırmaların konusu olmaktan çıkarılıp siyasi ve ideolojik tartışmaların malzemesi hâline getirilmektedir.
Sonuçta tarih sevgisi zedelenmekte, ortak değerlerimiz aşınmakta ve tarihî şahsiyetler hakkındaki değerlendirmeler sıradan siyasi sloganlara indirgenmektedir.
Tarihi tek bir kişiye indirgemek de aynı hatadır
Bunun karşısında yer alan bazı çevreler de farklı bir tarih anlayışı geliştirmiş olmakla birlikte, benzer hatalara düşebilmektedir.
Onlara göre Osmanlı Devleti'nde Türk insanının hiçbir hakkı yoktu; gerçek anlamda yönetici sayılabilecek kişilerin sayısı son derece azdı. Millî Mücadele, bir kadronun ve milletin ortak mücadelesi olarak değil, yalnızca Mustafa Kemal'in şahsına indirgenmiş bir hareket olarak görülür.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 29 Ekim 1923'te bütün kurumlarıyla bir anda ortaya çıktığı, ondan önce hiçbir şeyin bulunmadığı, hürriyetin olmadığı ve her şeyin Cumhuriyet'le başladığı ileri sürülür.
Çanakkale Savaşı'nın kazanılması yalnızca Mustafa Kemal'e bağlanır; onun bulunmadığı cephelerdeki mücadelelerin önemi geri plana itilir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Atatürk'ün arkadaşlarının ona ihanet ettiği, İsmet İnönü'nün de Atatürk'ün yolundan gittiği iddia edilir.
Demokrat Parti döneminde Türkiye'nin ABD'nin uydusu hâline geldiği ve bugün yaşadığımız sorunların temelinde bu dönemin bulunduğu da bu anlatının öne çıkan iddiaları arasındadır.
Elbette bu konuların her biri ayrı ayrı araştırılabilir ve tartışılabilir. Ancak bir tarih anlatısının sorunu, geçmişte yaşanan olayları tek bir şahsa, döneme veya siyasi görüşe indirgemesidir. Bazı çevrelerin belirli bir partinin veya zümrenin beklentilerine göre tarih yazması da aynı sorunun başka bir görünümüdür.
Millî Mücadele, milletin fedakârlığını, cephelerde mücadele eden askerlerin emeğini, siyasi kadroların kararlarını ve dönemin şartlarını birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Tarihî şahsiyetlerin katkılarını teslim etmek, diğer insanların ve kurumların rolünü görmezden gelmeyi gerektirmez.
Atatürk'ün başkomutan olarak tarihî rolünü kabul etmekle diğer komutanların, devlet adamlarının ve milletin katkılarını kabul etmek arasında bir çelişki yoktur. Türk Osmanlı tarihindeki başarıları teslim etmekle yaşanan sorunları ve yanlışları eleştirmek arasında da bir çelişki bulunmaz.
Tarih, ne bir kişiyi kusursuzlaştırmak ne de bir dönemi bütünüyle karalamak için yazılmalıdır. Tarihin görevi, gerçeği bütün yönleriyle ortaya koymaktır.
Değerlerimizi yeniden değerli kılmak zorundayız
Bütün bu örnekler bize aynı gerçeği gösteriyor: Değerlerimizi sıradanlaştırmak, onları yalnızca günlük hayatımızda ihmal etmekle sınırlı değildir. Bilgiyi araştırmadan paylaşmak, dostluğu samimiyetten uzaklaştırmak, kültürümüzü önemsizleştirmek ve tarihimizi ideolojik kalıplara hapsetmek de aynı sorunun farklı görünümleridir.
Sosyal medyada falanca şunu dedi, filanca bunu söyledi türünden sözlere sorgulamadan itibar etmemeliyiz. Bir iddiayla karşılaştığımızda önce kaynağını araştırmalı, doğruluğunu sorgulamalı ve güvenilir bilgilerle karşılaştırmalıyız. Özellikle tarihî konularda akademik çalışmalara, arşiv belgelerine ve bilimsel araştırmalara başvurmalıyız.
Teknolojinin imkânlarından yararlanırken insan ilişkilerimizi zayıflatmamalı; aynı masada oturduğumuz insanlara ayırdığımız zamanı telefon ekranlarına teslim etmemeliyiz. Dostluğun, samimiyetin, kültürümüzün ve tarihimizin kıymetini bilmeliyiz.
Çünkü değerlerimizi korumak, onları sorgulamadan savunmak değildir. Asıl sorumluluğumuz, onları doğru anlamak, yaşatmak ve gelecek nesillere güvenilir biçimde aktarmaktır.
Türk İnsanını samimiyetini, kültürümüzün özgünlüğünü, tarihimizin gerçeklerini ve ortak değerlerimizin anlamını kaybetmeyelim. Değerlerimizin sıradanlaşmasına izin vermeyelim.
Sosyal medyada dolaşan iddialara ve kulaktan dolma bilgilere aldırış etmeden, gerçek ve akademik bilgilerin ışığında değerlerimizin yeniden değer kazanmasına katkı sağlayacak her çalışmayı desteklemenin, her Türk vatandaşının asli görevlerinden biri olduğu inancıyla…











