Dün yani 26 Eylül 2026 Cumartesi günü Türk Dili Bayramı idi. Bu bayram 1932 yılında düzenlenen Birinci Türk Dil Kurultayı sebebiyle kutlanmaktadır. Gerçekte kutlanıyor mu? Hayır. Adet yerini bulsun diye birer mesaj paylaşıyoruz ve bu günü kutlamış oluyoruz.
İşin ilginç yanı kutlama paylaşımı yapanlar -bilerek ya da bilmeyerek- Karamanoğlu Mehmet Bey'in 13 Mayıs 1277 tarihindeki Türkçeyi resmî devlet dili ilan etmek üzere yayınladığı meşhur fermanla ilgili ifadeleri veya görseli (fotoğraf) paylaşıyorlar.
Aslında resmen bayram olmadığı için sadece hepimiz mesajlarla geçiştiriyoruz. Ama hayretle karşılanacak, garip durumlar da ortaya çıkıyor. O kadar garip ki, bu görseldeki fermanın üzerinde 13 Mayıs 1277 tarihi yazılı olduğu halde 26 Eylül’deki bayram kutlaması için paylaşım yapabiliyorlar. Birçoğunun da böyle bir bayramdan haberi bile yok!..
Bazı kişi ve kuruluşların yaptığı bu yanlışı, maalesef başta Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere resmî kurumlar da yapıyor. Hiç dikkat mi etmiyorlar veya ciddiye mi almıyorlar? Düşündürücü!.. Ama ben bilmediklerinden daha çok ciddiye almadıklarını düşünüyorum. Çünkü o şuurda değiller!.. Sadece “işte bir mesajla kutladık” demek için paylaşıyorlar!..
Bir sitede de, “Türkiye’de farklı gerekçelerle ve tarihlerle kutlanan iki önemli Türk Dil Bayramı vardır” diye not düşülmüş. Demek ki ya kafaları karışık ya da kafa karışıklığı yaratmak istiyorlar.
Günü anmak başka bir şey, bayram yapmak başka… Karamanoğlu Mehmet Bey’in ferman yayınladığı günü minnetle anabiliriz. Fermanı yayınladıktan kısa bir süre sonra vefat etmiş olsa da tabii ki o çağda böyle bir ferman yayınlaması çok önemlidir. Ben de fermanın yayınlandığı günü çoğu zaman kutluyorum ama esas Türk Dili Bayramımız dünkü tarihle ilgilidir.
Yeniden yazıyorum: 26 Eylül 1932 tarihi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla Birinci Türk Dil Kurultayı’nın açılış günüdür ve o sebeple kutlanır. 13 Mayıs 1277 tarihi ise Karamanoğlu Mehmet Bey'in fermanını yayınladığı gündür. Yani ikisi ayrı ayrı tarihlerdir.
Fermanla İlgili Bilgi
Belki sizler de araştırmışsınızdır: Kaynaklarda Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanının orijinal belgesinin (aslının) mevcut olmadığı belirtilmektedir. Fermanın tek kaynağı olarak, dönemin ünlü Selçuklu tarihçisi İbn-i Bibî’nin Farsça kaleme aldığı “El-Evâmirü’l-Alâiyye fi’l-Umûri’l-Alâiyye” adlı eseri gösterilmektedir.
İbn-i Bibî’nin bu eserinde, Karamanoğlu Mehmet Bey’in Farsça olarak “Bâdel-yevm ber-divan, ber-dergâh, ber-barigâh, der-meclis, der-meydan, çün be-zeban-ı Türkî, zeban-ı diğer nedâret.” şeklinde yazdığı, bazı kayıtlarda da “hiç kes ba’de’l-yevm der dîvân ü dergâh ü bârgâh ü meclis ü meydan cer zübân Turkî sühan ne gûyed” şeklinde yazıldığı belirtiliyor.
İbn-i Bibî’nin bu Farsça eseri, 15. yüzyılda Osmanlı döneminde Yazıcıoğlu Ali tarafından “Tevârih-i Âl-i Selçuk” adıyla Türkçeye çevrildiği ve asıl metin gibi kabul edilerek “Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türkî dilinden gayri dil söylemeye” diye, diğer bazı kaynaklarda da “Şimden gerü hiç kimesne kapıda, divanda, dergâhta, bargâhta, mecalis ve seyranda meydanda Türkçeden gayri dil kullanılmaya” şeklinde çevrildiği belirtilmektedir. Bazı nüshalarda ise “defterler dahi Türkçe yazıla” eklemesinin de yer aldığı ifade ediliyor.
Yaygın olarak bilinen şekli ile çevirisi şöyle: “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmaya.”
Tahminen; Karamanoğlu Mehmet Bey’in, o tarihlerde Konya Anadolu Selçuklu sarayında Farsça’nın büyük bir ağırlığı olduğunu dikkate alarak fermanı ilân etmiş olabileceğini düşünüyorum.
Güzel Türkçemiz
Dil; millî kimliğin ve milletlerin oluşumunda, kültürün yayılmasında ve yaygınlaşmasında, fertlerin birbirleri ile iletişim kurmasında ve anlaşmasında, duygularımızı, düşüncelerimizi ve hayata bakışımızı ifade etmemizde çok önemli bir değerdir.
Bugün dünyada “Adriyatik kıyılarından Japonya’ya kadar” çok büyük bir coğrafyayı kapsayan ve en çok konuşulan ilk yedi dil arasında gösterilen Türkçe’mize sahip çıkmalı ve doğru kullanmaya çabalamalıyız.
Bu arada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Bugün çağdaş hiçbir devlette çok dillilik yoktur ve büyük çoğunluğunda tek resmî dil vardır. Bireyler kendi ana dillerini öğrenebilir, konuşabilir; bunun için bir yasak da yoktur, zorunluluk ta... Ama “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili Türkçedir.”
Yukarıda da söylediğim gibi bir millet dilde birlik sağlamadıkça, hiçbir konuda birlik sağlayamaz; tasada da kıvançta da bir ve ortak olmaz. Farkında mısınız, bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak birlikten ve birbirimizden uzaklaştık. Hatta maddî her konuda bencilleştik. Manevî değerlerimizi ise kenara attık; ihtiyaçta duymuyoruz!..
Yine dilimize dönersek, gerçekten Türkçemize önem veriyor muyuz?.. Bu konuda çaba gösteriyor muyuz? Sanmıyorum.
Atatürk de 1929 yılında şunları söylüyor: “Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sayısız felaketler içinde ahlâkının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin, kalbidir, zihnidir.”
Konfüçyüs: “İşe önce dili düzeltmekle başlardım. Çünkü dil bozulursa kelimeler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler yapılamaz.”
Peyamı SAFA da; “Bir milleti yok etmek isterseniz askerî istilaya gerek yoktur. Ona tarihini unutturmak, dilini bozmak, dininden soğutmak ve dolayısıyla manevî değerlerini, ahlâkını bozmak ve soysuzlaştırmak kâfidir.”
Yahya Kemal BEYATLI ise, “Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir.” diyor.
Son olarak, Gaspıralı İsmail Bey’in 1910’lu yıllarda söylediği “Dilde, işde ve fikirde birlik.” şiarından hareketle Türk Dünyası’nın birliğini sağlamak da öncelikle alfabeye ve dile önem vermekten geçiyor.
Aynı şekilde “21. Yüzyılın Türk Asrı” olması da buradan başlıyor.











