Sabahın ilk ışıklarıyla pencereden dışarı baktığımda, karşımdaki heybetli Toros Dağları’nın üzerini kaplayan dumanı gördüm. Dağın zirvesi, ormanın yeşili, ağacı, hatta gökyüzünün mavi engine açılan penceresi bile görünmez olmuştu. Sanki birazdan kar yağacak, yağmur bereketiyle değil bir tufan gibi inecek ya da yer gök birbirine karışacak gibi pusu çökmüştü tabiatın üstüne...
Böyle havalarda atalarımızın o meşhur kelam-ı kibarı düşer akla: “Kurt sisli havayı sever.”
Hep düşünürüm bu sözün arkasındaki hikmeti. Niye sisli, niye buharlı, niye puslu hava? Saldıracağı mekânda görünmez olmak için mi? Avını ve adımını daha iyi planlamak için mi? Saldırdığında dost ile düşmanı ayırt etmeden hedefine kilitlenmek için mi? Yoksa puslu havanın rutubetinde burnu daha keskin koku aldığı için mi?
Şöyle bir tefekkür edince, hepsinin ayrı bir doğruluk payı olduğunu hissediyor insan.
Türk milleti, tarih boyunca kendi karakterini en iyi yansıtan sembol olarak Bozkurt’u seçmiştir. Ulu budun, bu asil varlığın üzerine destanlar yazmış, türküler yakmış, atasözleri nakşetmiştir. Çünkü Bozkurt, hürriyetine sevdalı, lider ruhlu, cesur ve attığı her adımı planlı bir varlıktır. Atalarımız, doğadaki bu mağrur duruşu kendine en yakın hissetmiş, onun seciyesini kendi ruhuna rehber edinmiştir.
Bozkurt’un bir diğer büyük özelliği de yaralanınca yarasını kimseye göstermemesidir. Yaralandığı zaman dağlara, kimsesiz ıssız mekânlara çekilir; inleye inleye, sabırla ya iyileşir ya da kimseye eyvallah etmeden ölür. Ama asla sızlanmaz, ızdırabını dostuna da düşmanına da sergilemez.
İşte tam da bu yüzden Merhum Nihal Atsız Ata, o ölümsüz mısralarında bize şöyle seslenir:
“İztırap çek, inleme... Ses çıkarmadan aşın.
Bir damlacık aksa da bir acizdir göz yaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın,
Tek başına dileğe doğru at salmalısın.”
Bugünler; Atsız Ata’yı daha derin okuma, mısralarını zihne ve kalbe kazıma, davayı göğsümüzde diri tutma ve karakterimizi çelikleştirme zamanıdır. Zira bugün, hayal etmekte zorlandığımız, manasını kavramakta güçlük çektiğimiz ve özümüze yabancılaştırılmak istenen bir zaman diliminden geçiyoruz.
Haramla helalin sınırlarının flu bir şekilde birbirine karıştığı, asırlık devlet geleneğinin tecrübelerinden uzaklaşıldığı, vatan sevgisinin hissettirilmeden dumura uğratıldığı, bayrağın kutsiyetinin zedelendiği bir dönemdeyiz. Milletler ailesinden koparılıp küresel iradenin çarkları arasında eritilmeye, milliyetsizleştirilmiş bir dünya düzenine doğru sürükleniyoruz. Kısacası; millet olma bilincimiz, değerlerimizi yaşama ve geleceğe taşıma iddiamız yok edilmek isteniyor. Tek bir dünya ve o dünyayı parmağında oynatan küresel bir sistem dayatılıyor. Çağlar açıp çağlar kapatan kadim Türk soyu, sanki tarihte hiç var olmamış gibi unutturulmaya çalışılıyor.
Lakin unuttukları bir şey var: Düşman ve kuşatma ne kadar büyük olursa olsun, biz Türk’üz!
Biz bu filmi tarihin muhtelif sahnelerinde defalarca gördük. Anadolu yine puslu, yine göz gözü görmüyor olabilir; ihanet dört bir yanı sarmış, çıkar, menfaat, adaletsizlik ve korku insanımızın üzerine kabus gibi çökmüş olabilir.
Fakat ülkücü, çelikten bir iradeye sahiptir. O, tehlikeyi henüz yaklaşırken sezer, basiretiyle hisseder ve derhal teşkilatlanır. Ufukta sis de olsa, pus da olsa vatanın düştüğü ahvali berrak bir şekilde görür.
Izdırap çeker ama asla yılmaz. Bilir ki vatanın bağrına hançer dayanmış, boğazına ilmek geçirilmiştir. O hâlde vazife başkasına değil, doğrudan kendisine düşmektedir.
Ufuktaki pusu dağıtmak, sislerin arasından diriliş meşalesini yakmak için şimdi yeniden doğrulma vaktidir.
Kolları "Bismillah!" diyerek sıvama vakti gelmiştir.











