Kimse hayal kırıklığına uğramasın diye notu sona değil, baştan koyalım: Bu metin, önceki yazımızın devamı olup biraz da uzunca, 5 sayfalık bir makaledir. Hepimizin sevdiği günlük, polemik ve magazin yazısı değildir. Alışık olmayanları ve konuya ilgisi olmayanları sıkabilir; ama memleket meselesine ilgisi olanları sıkmayacağından da eminim. İyi okumalar.
Konumuza Ziya Paşa’nın şu meşhur terkib-i bendi ile başlayalım:
"Milyonla çalan mesned-i izzete serefraz / Birkaç kuruş mürtekibin cày-ı kürektir."
Yani: Milyonları çalıp götürenler el üstünde, itibarlı kişiler olarak yaşarlarken ve korunurken; birkaç kuruş çalanların cezası ise kürek cezasına çarptırılmaktır... Demek ki rahmetli, 100 yıl önceden bugünleri görmüş...
Ağır Bir İtham mı, Acı Bir Gerçek mi?
"Siyasal İslamcılar neden hırsızlık yapıyorlar?" diye sorsak, acaba ağır mı olur diye düşündüm. Evet, ağır bir itham olabilir belki. Sorunun öznesi kadar, o sorunun tümcesi de bir genelleme ikilemi içine düşebilir. Öyle ya; hukukta "İddia eden, iddiasını ispatla mükelleftir" düsturu var.
Daha açık ve hoşgörülü bir ifadeyle; bütün bir gruba yönelik olarak genelleme yapmak doğru olmayacaktır kanaatindeyim. Fakat aynı soruyu şu şekilde sormakta yarar var:
"Siyasal İslamcı olarak tanımlanan bazı kişi veya yönetimlerde yolsuzluk, hırsızlık, kul haklarını hiçe sayma ve kamu kaynaklarının kötüye kullanılması..." gibi durumların nedenleri nedir?
Yüce İslam’ın değerlerini parti siyasetine referans olarak alanların hiç mi utanması, sıkılması, Allah korkusu yok? İndirilen dinin yerine kendi uydurdukları dini kullanarak, Müslümanların hak din olarak inandıkları İslam’a verdikleri zararı, acaba düşman kuvvetleri bu derece verebilir miydi? Bu soruları akşama kadar yüzlerce çoğaltabilmek mümkündür…
Konuyu günlük tartışmalardan, dedikodulardan ve kısır parti çekişmelerinden uzak tutarak; siyaset bilimi ve sosyolojik açıdan analiz etmeye çalışalım. Bize göre başlıca nedenleri şu ana başlıklarda toplayabiliriz:
1. "Bizdencilik" Anlayışı ve Ahlaki Eleştirinin Tıkanması
Dini ve siyasi aidiyet birliği, kişilerin kendi gruplarındaki yanlışları araştırmasını ve sorgulamasını zorlaştırıyor. Yani "bizdencilik ve ötekileştirme kayırmacılığı", bu problemin en büyük nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Pratikteki uygulamalar da bu yöndedir. Daha açık bir tabirle; siyasetçilik ve gruplaşma dayanışması, ahlaki eleştirinin önüne geçmektedir.
2. Uzun Süre İktidarda Kalma ve Güç Yozlaşması
Uzun süre iktidarlar aynı çevrede ve aynı siyasi anlayış gruplarında toplanırsa siyaset tekelleşmeye dönüşür. "Güç ve denetim ilişkisi" bozulur, mekanizma zayıflar. Siyasi ve ideolojik anlayış hızla zayıflayarak yolsuzluklar mübah ve hak olarak görülmeye başlar. Yapılan yanlış işler bile zaman içinde kanıksanır.
Bunun sonucunda yürütme ve iktidar erki; kamu gücünü, devletin yargı organlarını ve emniyet güçlerini özel çıkar çetelerinin sopası olarak kullanmaya başlar. Her türlü yolsuzluğa kapı açılacağından, ihale yasaları akşamdan sabaha kişisel menfaatler için değiştirildikçe değiştirilir.
Konuyu genel olarak anlatmak istememize rağmen, özele indirmeden geçmek de tabloyu eksik bırakacaktır:
Nitekim 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu, 2002 yılından bu yana (yani AKP iktidarı döneminde) çeşitli güncellemelere göre 200’ün üzerinde değişikliğe uğramıştır.
3194 sayılı İmar Kanunu ise bu dönem içinde 40 defadan fazla değiştirilmiştir. Bu cümleden olmak üzere "İmar Affı / Barışı" düzenlemeleri adı altında birçok değişiklik yapılmıştır.
Avrupa’da ise imar yasası ve ihale kanunları tek bir merkezden ya da tek bir ulusal kanunla yönetilmez. Almanya’da İmar Yasası 1945’ten günümüze kadar, güncellemelerle beraber ancak 20 küsur defa değişmiştir (Türkiye’de ise son 22 yılda 200-206 defa değişmiştir). Bunun özel sebeplerini ve menfaat ilişkilerini yazarsak yazımızın konusu çok uzayacaktır; ama konumuzun başlığı ile yakından ilişkisi vardır.
3. Dindarlık ile Ahlakın Bir Birinden Koparılması
Özellikle AKP iktidarları süresince "dindarlık" ile "ahlak anlayışı" aynı şey sanılmıştır. Belki de en önemli, en can alıcı ve en büyük kırılma noktası buradan başlamaktadır.
Bu dönemde İslami değerler ve İslami ritüeller siyasi ideolojilerine referans olarak öne çıkarıldığından, kişilerin tüm ahlaksızlıkları ve yolsuzlukları maalesef İslam’a fatura edilmiştir. Bilhassa gençlik kesimi hızla dinden ve dini değerlerden uzaklaşmıştır. Dini semboller, dini söylemler ve ibadetler güçlü ve bilinçli olarak en ön plana çıkarılırken; dürüstlük kuralı, kul hakkına riayet, adaletli olma ve kamu mallarına zarar vermeme gibi nice ahlaki değer kişisel menfaatler uğruna ikinci plana indirgenmiştir.
Sonra da başta Diyanet İşleri Başkanları olmak üzere "Camiler neden boşalmıştır?" diye sormalarının hiçbir anlamı kalmamaktadır. İliklerine kadar siyasallaştırılmış Diyanet teşkilatı; iktidarın her türlü hatasını, yolsuzluğunu, hırsızlığını, adam kayırmacılığını, adaletsizliğini ve işleri ehline vermeme tutumunu sırf iktidar zarar görmesin diyerek görmezden ve umursamazlıktan gelmiştir!
İslam dinini ve temel ahlaki ilkeleri siyasallaştıran AKP iktidarı, manevi değerlere en büyük zararı vermiştir. Daha bundan 5-10 yıl önce TÜİK’in yaptığı araştırmalarda bile Siyasal İslamcılığın nasıl iflas ettiği görülmüştür. Bırakın normal liseleri, İHL’lerde dahi gençler arasında deist oranının %17’den fazla olduğu, ateistlerin oranının ise hiç açıklanamadığı bilinmektedir. İlahiyat fakültelerindeki deist ve ateist oranlarını ise burada yazmak bile istemiyorum.
Toplum olarak insanlarımızın amellerinde eksiklik olsa bile iman derecesinde %99’u Müslümanım diyen bu ülke evlatlarına 20 küsur yılda ne oldu ki tanrıtanımazlık ve dini inkâr bu seviyelere çıkabildi?!
Bu sosyal travmanın bir mütalaası ve analizi yapıldı mı acaba? Haa, test ve anket olarak yapıldı ve herkes boyunun ölçüsünü aldı. "Yapıldı mı?" diye sorarken anket olarak değil; toplumun ahlaki ve vicdani değerlerinin nasıl bu derece kısa zamanda çürüdüğü ve kokuştuğu üzerindeki sebep-sonuç ilişkileri kastedilmektedir. Şimdi, şu anda bir anket yapılsa eli vicdanında olan herkesin dudaklarının uçuklayacağına eminim!
İsteyen nasıl ve neresinden anlarsa anlasın. Siyasal İslamcılar günümüzde yapılan yolsuzluk, hırsızlık, adam kayırmacılık, riyakarlık, kul hakkı yeme, liyakatsizlik ve her türlü adaletsizliğe karşı ateist ve deistleri bile çileden çıkaracak haksızlık ve harama bulaşmış olduklarından, bu insanlara bile artık dayanamayarak şu soruyu sordurmayı başarmışlardır:
"Sizde hiç mi Allah korkusu yok?!"
Şimdi ben de kendime soruyorum: Ne Tanrı’ya ne de dinlerin varlığına inanmayan bu gruplar acaba yarın bir gün sorumluluk mevkiine gelseler bu yapılanları yaparlar mı? İçimden cevap vermeyeyim, Allah ıslah etsin; tanıdığım bu tür inançsız kişiler de var ama yapacaklarını hiç zannetmiyorum. (Şimdi bu konu da ayrı, girersek çıkamayız…) İşte ahlaki çürüme ve kokuşma bu derece vahimdir.
Kalemimi çok dikkatli kullanmaya çalışıyorum; afakilikten ve abartıdan uzağım. Şanlı, koskoca "Profesör" sıfatlı ve fetva mevkiinde olan sözde bir din aliminin verdiği fetvayı hatırlatayım size. H. K. Efendi, Eylül 2021’de buyuruyorlar:
"İktidara zarar verecekse doğruları söylemek caiz değildir…"
Bak, bak, bak… Yani ne diyor bu efendi, ne demek istiyor fetvasında? "Zulümle savaştayız; doğruya, yanlışa bakılmaz, isterse yanlış olsun! AKP’ye zarar verecekse doğru olmasının bir anlamı yok, isterseniz yalan söyleyin" demek istemiştir. Mademki zulümle savaşılıyor, o hâlde karşıdakiler "Dârülharp" anlayışına göre kafir demektir… Bunun hakkında ve bu anlayışta olanlar için akşama kadar yazsak da yine yazılanlar eksik kalır…
4. Kamu Gücünün Şahsi Çıkarlara Tahsis Edilmesi
Devletin kamu gücü kişisel menfaatler ve özel çıkarlar için kullanılmıştır. İhale Kanunu’nda ve İmar Kanunlarında yakınlara sağlanan ayrıcalık alanlarında şeffaflık ve bağımsız denetim zayıfladığından, yolsuzluklar ortaya çıkabilir ve çıkıyor da…
5. Cezasızlık ve Denetimsizlik Algısı
Cezasızlık ve denetimsizlik algısı nüfuz kazanmıştır. Yani yolsuzluklara tevessül edenler; siyasi veya ekonomik güçleri, makam ve mevkileri sayesinde hesap vermeyeceklerine inanıyorlarsa bu tür gayrimeşru davranışların önüne geçmek zorlaşacaktır.
Ve maalesef bugün Türk siyasetinde yargının iktidarın sopası olarak kullanıldığını bilmeyen yok. Çifte standart; muktedirlere uygulanan adalet ile muhalif görüşlere uygulanan adaletin aynı olmadığını bilmem yazmaya ve tarife gerek var mı?
6. Dini Meşruiyetin Siyasi Korumaya Dönüşmesi
Ülkemizdeki Siyasal İslamcılığın en yumuşak karnı belki de burasıdır. AKP’nin yürüttüğü siyasi hareket, kendisini dini değerlerin temsilcisi olarak görmesidir.
Kendilerini dindar olarak, dini değerlerin hamisi, koruyucusu ve temsilcisi olarak gören bu zihniyet; karşısındaki kişi ve grupların "din dışı ve dinle mücadele eden" siyasi aktörler olduğu algısını zihinlere paslı bir çivi gibi yerleştirmiştir. Bunun sonucu olarak kendi partilerine ve siyasi görüştekilerine yönelik her türlü eleştiri, dine yönelik saldırı olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır.
Bu durum ise kendilerine göre her yolu mübah kılmış; diğer tarafı ise mücadele edilmesi gereken kişi ve gruplar olarak manipülasyon ve güçlü propaganda yollarıyla hedef göstermiştir. Böylece kendileri tarafından yapılan tüm yolsuzlukların hesap verilebilirliğini zayıflatmışlardır.
İslami değerlerin aşındırılmasında Türk toplumu, kanaatime göre yolsuzlukların nedenini kendilerini İslam’ın temsilcisi yerine koyan kişi ve partinin hataları ile İslami kıstasları tam olarak ayırmada ikileme düşmektedir. Hırsızlıkların, yolsuzlukların ve ahlaki zafiyetin nedeni "İslam ya da İslamcılık" olarak düşünülemez. Çünkü İslam’ın emir ve yasakları ortadadır ve değişmez.
İslam’ın emirleri tarihsellik olarak da yorumlanamaz. Hırsızlık, yolsuzluk ve kul hakkı yemek her zaman ve her devirde haramdır, yasaktır. İslam Peygamberi; "Hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa elini keserdim" ve "Kişi beytülmaldan bir hırka dahi aşırsa ve savaşta bile ölse şehit sayılmaz" buyurmuştur. Bunlar toplumumuzda herkesin bildiği düsturlardır.
Bir kişinin dindar olması veya dindar olarak geçinmesi, onun dürüst olduğuna bir karine teşkil etmez. O zaman soruyu şöyle sorarsak belki de taşlar yerli yerine oturur:
Siyasal İslamcılar neden ahlaklı ve dürüst oldukları iddiasıyla ortaya çıkıp sonunda yolsuzluk ve hırsızlık yapmaktadırlar?
Bu sorunun cevabını Siyasal İslam’ın çıkmazlarında aramak en doğrusudur. Tabii ki tüm Müslümanları ve tüm İslamcı hareketleri aynı kategoride değerlendirmek yerine, bilhassa ülkemizde dini değerleri siyasal iktidarın programına dönüştürme çabasının gerilimi daha da artırdığı görülmektedir.
Siyasal İslam’ın Temel Çıkmazları
Dini Değerler ile İktidar Söyleminin Karışması: Din, ahlak ve manevi değerler devlet yönetimi ve parti programına dönüştürülmemelidir. Eğer dönüştürülürse iktidarın tüm olumsuzluk ve başarısızlıkları dinin kendisiyle ilişkilendirileceğinden din anlayışı ve manevi değerler zarar görecektir. Maalesef ülkemizde manevi değerlere ve İslami anlayışa bu yolla en büyük zarar verilmiştir. Siyasi başarısızlıkların faturası, dini bir başarısızlık olarak algılanmıştır.
Eleştiriyi "Dine Saldırı" Görmek: Bir siyasi hareket kendisini dini değerlerin temsilcisi olarak görürse kendisine yöneltilen eleştiri ve tenkitleri de hemen "dine saldırı" olarak yorumlar. Bu ise hem demokratik kurallara aykırıdır hem de o hareketin denetlenmesini zayıflatır. Yani hiçbir siyasal hareket kutsal değildir.
Liyakat Yerine Biat ve Sadakat: Adam kayırmacılık anlayışı güçlendikçe liyakat problemi ortaya çıkar. "Bizden olsun" anlayışı zaman içinde o devleti ortak kamu alanı olmaktan çıkarıp bir siyasi grubun alanı hâline dönüştürür. İşler ehil olan ve hak edenlere verilmeyip ahbap-çavuş ilişkisi içinde yetersiz ve liyakatsiz kişilerle doldurulur. Sadakat ve biat devlet kadrolarında yeterli olmanın önüne geçerse en kötü kırılma ve yozlaşma başlamış demektir. Bir kişinin belirli bir siyasi görüşten yana olması ya da o çevreye yakın ilişkiler içinde bulunması, onun kamu görevine uygun olduğunun kanıtı olamaz.
Dinin İktidarı Meşrulaştırma Aracına Dönüşmesi: İktidarını kaybetmek istemeyen Siyasal İslamcı siyaset, dinin kendi iktidarlarının meşruiyet kaynağı olduğu algısını yerleştirmeye çalışır. Bu algı ülkemizde maalesef büyük oranda başarılmıştır. Böyle olduğunda ise din ve dini değerler iktidarı meşrulaştıran bir araca dönüştüğünden, vatandaş nezdinde her türlü yolsuzluk ve başarısızlık dine fatura edilir.
Halbuki dinin temel amacı insanları olumlu yönde yönlendirmek ve değiştirmektir. Siyaset ise toplumu ve devleti yönetmek isterken burada değerler birbiriyle çatışmaya başlar. Zaman içinde siyasetin din üzerindeki tahakkümü ve getirdiği olumsuzluklar dini değerleri aşındırdığından, dinsizlik hareketleri yeni bir oluşum olarak ortaya çıkmaya başlar. Yani din; iktidarın argümanlarını ve iktidarı ahlaken denetleyen bir ölçü olmaktan çıkıp iktidarı meşrulaştıran bir araca dönüşür.
Bir siyasetçinin dindar olması, dini söylemler kullanması, camiye gitmesi, beş vakit namaz kılması veya muhafazakar değerleri savunmuş olması; o kişinin devletin kamu kaynaklarını doğru kullanacağının kanıtı olarak değerlendirilemez. Aynı şekilde bir kişinin seküler olması da onun yolsuzluk yapacağının kanıtı olarak görülemez.
Dini bir meşruiyet aracı olarak kullanan siyasi hareket, kendi kadrolarını daha sıkı denetleyecek kurumlara ve teşkilatlara sahip olmalıdır. Bunun için bağımsız yargıdan, şeffaflıktan, mal varlıklarının denetiminden ve özgür basın tarafından denetlenmekten korkmamalıdır. Bunlar yapılmazsa "Bizim kadrolarımız ve siyasi hareketimizin temsilcileri İslam’ı referans aldıkları için hırsızlık yapmaz" düşüncesi oluşur ki bu da "Bizim hareketimizde hiç kimseyi yargılamaya gerek yoktur" anlayışını doğurur.
Maalesef yukarıda Ziya Paşa’nın dediği gibi; fırından veya marketten açlıktan bir simit çalan çocuk apar topar tutuklanıp hemen yargılanırken; bakanlardan, milletvekillerinden ve iktidara yakın çevrelerden itibarlı pek sayın kişiler milletin malını hamuduyla götürürlerken bırakın yargılanmayı, ifadeye bile çağrılmadıkları yaşanan bir gerçek!
...
Bunların hesabı bir gün mutlaka verilecektir...
Son yılların en büyük soygunu ve hırsızlığı olan fon vurgunu ve hırsızlığı başta olmak üzere tüm yolsuzluk iddiaları yargı soruşturmasından geçmelidir. İktidarın bu soruşturmaları siyasi tehdit olarak görerek yargı ve emniyet üzerinde baskı kurması, hırsızlığa giden yolun kapılarını daha da kolaylaştırmaktadır.
Son Cümle ve Siyasal Milliyetçilerin Tutumu
Son cümleyle bağlayalım konumuzu:
Siyasal İslamcı olarak tanınan bu "foncu" muhteremler ahlaksızlık ve hırsızlığın her türlüsünü yaparken, devlet hazinesinin içini boşaltırlarken; peki Siyasal Milliyetçiler, iktidarın payanda ortağı muhteremler ne düşünmektedirler?
Biz söyleyelim:
Bir gazeteci tarafından, iktidara bastonluk yapan ortağın başına (D.B.’ye) yolsuzluklar hakkında ne düşündüğü sorulmuştur. Çok sayın büyüğümüz dalgın ve yorgun biçimde, 50 bin vatandaşımızın katiline ve bebek katiline selam yollamakla meşgul olduğundan olsa gerek:
"Yolsuzluklar hakkında yorum yapmıyoruz..."
diyerek o tarihi cevabını vermiştir...
Hey Rabbilalemin! Sen her şeyin en iyisini bilirsin. Hikmetinden, büyüklüğünden, kadir ve kıymetinden sual olunmaz...











