(50 Sene önce mezun olduğumuz Beşikdüzü Öğretmen Okulu/Lisesini ziyaretimizi köşeme taşıdım.)
Zaman, üzerinden geçtiği her şeyi sessizce dönüştürür; mekânların çehresi değişir, binalar yıpranır, saçlara aklar düşer ve yüzlerdeki çizgiler derinleşir... Ancak öyle hafızalar vardır ki ne zamanın yıkıcı akışına teslim olur ne de hatıraların üzerini örten tozlu yıllara... Beşikdüzü Öğretmen Okulu’nun ruhu; yalnızca bir okul binasına, birkaç ders saatine ya da dönemsel bir takvime sığmayacak kadar derin, yarım asır geçse de tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeyecek kadar duru bir sevdadır.
Geçtiğimiz günlerde, 1970’li yılların o çıkarsız, katıksız ve çocuksu dostluklarıyla yoğrulmuş Beşikdüzü Öğretmen Lisesi mezunları, günümüzün karmaşık ve telaşlı buluşmalarından uzak, kalpten kalbe uzanan sessiz bir ahde vefa çağrısına kulak verdiler. Beşikdüzü Eski Camii’nin arkasındaki o mütevazı parkta içilen ilk çay, aslında sıradan bir içecek değil; tam elli yıl öncesine açılan büyülü bir zaman kapısının anahtarıydı. Çay bardağından yükselen buharın ardında gözler birbirini aradı; değişen hatların, bükülen belin ve geçen yılların ardındaki o tanıdık, sıcacık bakışlar yakalandı. İsmi hafızalarda, cismi ise yılların ötesinde kalan eski dostlar, bir tebessümle birbirini yeniden buldu.
Ve sonra yola koyulundu...
Ne elde taşınan ağır bir çanta ne sabah yoklamasının stresi ne ders kitabının kaygısı ne de okul kapısındaki kılık kıyafet kontrolünün o tatlı, ürkek heyecanı vardı bu kez. Fakat taşınan yük çok daha derindi: Elli yılın birikimi, ilk gençliğin masumiyeti ve artık geri gelmeyecek olan günlerin o buruk, koyu özlemi...
Aynı yoldan, tam 50 yıl önceki o küçük, heyecanlı adımların izini sürerek yüründü okula doğru. Her adımda zihinde canlanan bir hatıra, her dönemeçte fısıldayan bir ses vardı. Ancak eğitim görülen ek binaların yerini başka yapılara bıraktığını, en az altı yıl boyunca adım adım yaşanmış, emekle dokunmuş hatıraların mekânsal olarak yok edildiğini görmek; o sıralardan geçmiş her bir mezunun yüreğine derin bir sızı düşürdü. Saf, dürüst ve hiçbir çıkar kirliliğine bulaşmamış tertemiz gençlik anılarının yok sayılması, o hafızanın mekândan kazınması; kabullenilmesi imkânsız bir eylül soğukluğu gibi kesti eski mezunların ayaklarını.
Eski bekçi Salih Amca’nın nöbet tuttuğu, bir zamanlar yatılı kız öğrencilerin gezinti alanına çıkan ve “yasak bölge” olarak adlandırılan o köprünün başında durulduğunda zaman bir anlığına asılı kaldı. Bir fotoğraf çekinirken yalnızca bir kareye sığmadı hisler; o günlerin disiplini, o disiplinin ardında yatan görünmez şefkat ve gençlik yıllarının o saf, gizli heyecanları yeniden canlandı. Tarım derslerinde buram buram toprak kokusuyla kazılan mısır tarlalarının yerinde soğuk binaların yükseldiğini görmek, toprağa dokunan, üreten ve emekle biçimlenen o eski eğitim kültürünün ne kadar uzağına düşüldüğünü bir kez daha hatırlattı kalplere.
Bugünkü adıyla Beşikdüzü Borsa İstanbul Fen Lisesi olan ciltler dolusu kitaplara sığmayacak hatıralarla dolu ana binanın kapısından içeri adım atıldığında ise göğüsleri sıkıştıran derin bir hüzün yerini tanıdık bir sıcaklığa bıraktı. Eski öğretmenler lokalinin o atıl ve mahzun duruşu iç geçirtse de okul yönetiminin içten karşılaması ve U düzeninde kurulan o gönül meclisi, geçmişin tatlı esintisini yeniden salona yaydı. Okul Müdürü Kamil Gürsoy’un samimi ev sahipliğinde; eski mezunlardan ve okulda örnek bir öğretmenlik anlayışına imza atan Ömer Çıtlak’ın ve sırayla söz alan her mezunun dilinden dökülen kelimeler, salonu bir nostalji durağına çevirdi. Herkes mezuniyet yılını, görev yaptığı diyarları ve bu kutsal çatı altında biriktirdiği en unutulmaz kısa anılarını anlattı. Anlatılan her hikâyede gönüllere şelale gibi duygu yoğunluğu sağanağı yaşandı. Gözlerin hepsi anlatanlara çevrilerek aynı anı yaşamanın veya hissetmenin mutluluğuan erildi. O sınıflarda sadece müfredatın değil, bir ömür boyu silinmeyecek insanlık ve dostluk hamurunun samimiyet ile mayalandığının tek ve bütün oluşun en değerli kanıtıydı.
Buluşma; Köy Enstitüsü ve daha sonraki dönemlerden bugüne miras kalan sararmış diplomaların, el emeği araç gereçlerin ve yaşanmışlık kokan eski giysilerin sergilendiği iki katlı ahşap müzenin gezilmesiyle son buldu. Müzenin ahşap kokusunda geçmişe dokunan eller, Beşikdüzü merkezine doğru yapılan dönüş yürüyüşünde yerini derin bir tebessüme bıraktı. Yarım asır önce aynı sırayı paylaşan, aynı hayalleri kuran ve hayatın farklı yollarına savrulan dostlar; elli yıl sonra aynı yolda yeniden yürümenin, aynı havayı solumanın ve en önemlisi dostluğun hiç eskimediğini görmenin eşsiz huzurunu taşıyorlardı yüreklerinde.
Henüz ayrılık vakti gelmeden dudaklardan dökülen "Gelecek yıl yine bu yoldan yürüyelim" sözleri, Beşikdüzü Öğretmen Okulu’nun sadece beton ve taştan ibaret bir bina değil; insanı insan yapan, vefayı ruhlara işleyen ölümsüz bir yuva olduğunu bir kez daha ilan etti.
Zaman her şeyi eskitebilir; ancak çıkar kaygısından uzak, samimiyetle kurulan dostluklar ne yılların yüküne yenilir ne de mesafelerin soğukluğuna...
Bizimle bu okulda eğitim görürken veya daha sonra ahirete göçen bütün okul arkadaşlarımıza rahmet diliyorum. Mekanları cennet olsun diyorum. Hayatta olan bütün arkadaşlarımıza sağlık, sıhhat ve mutluluk dolu uzun ömürler diliyorum.
Var olsun hafızayı diri tutan vefa, var olsun o vefayı yüreğinde bir meşale gibi taşıyan Beşikdüzü ruhu...











