Başlıkla ilgili TDV.İslâm Ansiklopedisi’nde (c.3, s.501) yer alan Abdülkerim ÖZAYDIN’a ait yazıda “Hz.Peygamber’in yaşadığı devir hakkında kullanılan bir terimdir.” denilmektedir. Konuya girmeden önce bu maddeyi okuyalım istiyorum: “Arapça asr (devir, zaman, çağ) ve saâdet (mutluluk, bahtiyarlık) kelimelerinden meydana gelen asr-ı saâdet terimi ‘mutluluk dönemi, insanların en bahtiyar oldukları çağ’ mânasını taşımaktadır.
Muhtemelen Hz.Peygamber’in, ‘İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır.’ meâlindeki hadîs-i şerifinden ilham alınarak kullanılan asr-ı saâdet tabiri, insanlık için hidayet kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olduğu, bütün insanlığa rahmet ve örnek olarak gönderilen Hz.Peygamber’in yaşadığı, ashabını terbiye edip yetiştirdiği, İslâmiyet’in tebliğ edildiği ve tam anlamıyla uygulandığı zaman dilimini ifade etmektedir. Müslümanların en ideal zaman olarak kabul ettikleri, özlem duydukları ve saygıyla andıkları bu eşsiz devri, bilhassa Türkler saygı ve hayranlıklarının bir ifadesi olmak üzere ‘asr-ı saâdet’ diye adlandırmışlardır. Aynı mânada fazla yaygın olmamakla beraber ‘zamân-ı saâdet’ ve ‘vakt-i saâdet’ tabirleri de kullanılmaktadır. Ayrıca bazı müfessirler Cenâb-ı Hakk’ın Asr sûresindeki yemininin (ve’l-asr), çeşitli delâletleri yanında hak ile bâtılı birbirinden kesin olarak ayırması sebebiyle Asr-ı saâdet üzerine olduğunu da söylerler.
Genellikle sadece Hz.Peygamber dönemini belirlediği kabul edilen asr-ı saâdet terimi bazan Hulefâ-yi Râşidîn devri, hatta tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn devirleri için de kullanılmaktadır. Bu tabirin özellikle Şiblî Nu’mânî’nin Sîretü’n-nebî adlı eserinin Ömer Rıza Doğrul tarafından ‘İslâm Tarihi: Asr-ı Saâdet’ adıyla Türkçe’ye çevrilip neşredilmesinden sonra daha fazla yaygınlık kazanmış olduğu söylenebilir.”
Metne bakarak “ne güzel” diye düşünebilirsiniz ama maalesef bazen “kaş yapalım derken göz çıkarıyoruz.”
Sizler de fark etmişsinizdir; bazı insanlar sohbetlerde, hocalar da vaaz sırasında anlatacaklarını büyüterek, aşırı süsleyerek, abartarak aktarırlar. Bu anlattıkları gerçek bile olsa inanasınız gelmez. İçten içe kızarsınız ama bir şey diyemezsiniz. Bazen de güler geçersiniz. Son zamanları bu durumu en çok din adına konuşanlar yapıyor.
Zaman zaman yazılarımda -sıkılsam da- bahsetmek zorunda kalıyorum. Çocukluğumdan beri “ibadetimi yapan birisiyim” desem yalan olmaz. Özellikle Ramazan’da camilere daha çok giderim. Bu sebeple geçmişte çok vaaz, cumaları da çok hutbe dinledim. Tabii o zaman çocuk olduğumuz, biraz da fazla bilgi sahibi olmadığımız için tartışmasız her söyleneni kabul ediyorduk. Zaten büyükler soru bile sordurmazlardı. Ne söylendi veya anlatıldı ise ona inanacaksın!.. Mutlak itaat. (Belkide kendileri de bilmiyorlardı.) Ama kafamda birçok soru ile camiden çıkardım.
Yukarıda belirttiğim gibi son zamanları bunu bazı din görevlileri çok yapıyor. Düşünmüyor ki karşısındaki cemaat 50-60 yıl önceki cemaat değil. Artık halkın birçoğu -yeterli olmasa da- okuyor, öğreniyor; yani dinini biliyor. Mesela bana hocaların anlattıkları yavan geliyor. Hatta bazı sözleri de tartışmaya sebeb oluyor. Sanıyorum bu tip hocalar özellikle böyle konuşuyorlar: Belki de meşhur olmak ya da bir yerlere göz kırpmak, şirin görünmek için yapıyorlar.
Yine mesela Diyanet Vakfı takviminde bazı muhaddislerin (hadisçilerin) adıyla yer verilen hadisler de aynı şekilde… Hadis sahih mi değil mi bilemem fakat bence bugünün insanı için çok basit ve yavan kalıyor. Takvime daha özlü hadisler seçilip konulmalıdır.
Bu Ramazan’da da hocalardan benzer sözler duymaya başladık. Hepsini söylemek istemiyorum ama din görevlileri aynı teraneye başladılar. Anlatımları abartarak yapıyorlar. Bazen de kendi kendime soruyorum: “Acaba anlattıklarına kendileri inanıyorlar mı?” diye…
Bazıları hariç hiç farklı konulara girmiyorlar. Sanki ezberlemişler, çok eski bilgileri papagan gibi aktarıyorlar. Dinî konuları işleyen çok farklı kitaplar okudum ve okumaya da devam ediyorum. Anlatılanlarla benim öğrendiklerim arasında dağlar kadar fark var. Bir de hocaların konuları çağımıza göre anlatmaları veya çağımıza uygun, çocukların ve gençlerin anlayacağı şekilde ifade etmeleri gerekiyor. Öncelikle vaaz ve hutbelerin anlatım dilini daha arı Türkçeyle yapmaları gerekiyor. Yüzyıllar öncesi Arapça sözcüklerle anlatırsan kimse anlamaz. Mesela bize yakın bir caminin yaklaşık 50 yıl önceki müezzini, emekli olduktan sonra aynı camiye geliyor ve Cuma öncesi 50 yıl önce yaptığı duayı hiç değiştirmeden okuyor. Bazı müezzin ve imamlar da Arapça dua ediyor; cemaat anlamadığı için cılız bir “amin”le geçiştiriyor. Oysa dua Türkçe olduğu zaman cemaatin ağzından daha gür, açıktan ve gönülden “amin” çıkıyor. Türk vatanında olduğumuzu unutmayalım!..
Bugün artık dün söylediğiniz her söz, her ifade, her konuşma anında önünüze çıkarılıyor. Ayrıca insanlar dinlerken bile sorgulama yapıyor çünkü anlatandan daha fazla bilgiye sahipler; araştırıyorlar, öğreniyorlar ve sorguluyorlar.
Bu konulardan biri de yazının başlığındaki konudur. Metni okudunuz; çok güzel yazılmış ama biraz abartı var gibi… Nedense bana, Müslümanlardan bazı gerçek ve doğru bilgiler saklanıyor gibi geliyor. Hocalar bazı konuların üstünü örtüyorlar, kapatıyorlar gibi… Mesela Muharrem ayındaki Kerbela hutbeleri gibi. Bu hutbeleri dinleyince sanırsınız ki Hz.Hüseyin ve taraftarlarını -I.Yezid ve ordusu değil de- kâfirler öldürdü!..
Bildiğiniz gibi asır, yüzyıl demektir. Peygamberimizin doğumu -tam bilinmemekle birlikte- kaynaklarda 569, 570, 571 olarak yazılı. Ölümü ise 632 yılıdır. 63 yaşında vefat etmiştir. Bu durumda Peygamberimiz 501 ilâ 600 yılları arasında yani 6.yüzyılda doğmuş ve 601 ilâ 700 yılları arasında yani 7.yüzyılda vefat etmiştir. Peygamberimizin ömrü açısından konuya bakarsak 100 yıl yaşamadığı için bir asır diyemeyiz. Gerçekte “Asr-ı Saâdet”, Peygamberimizin yaşadığı 63 yıl hatta Peygamberlik dönemi olan 23 yıl için kullanılmış olmalıdır. Ancak Peygamberimiz sonrası dört halife dönemi (Hulefâ-yi Râşidîn), Peygamberimizi gören sahabe dönemi (Tâbiîn), sahabeleri gören nesil (tebeu’t-tâbiîn) dönemleri de kastediliyor. İyi niyetle bakmak istiyorum ama Peygamberimizin vefatından sonraki dönemle ilgili okuduklarımı düşününce bu dönemlere “saadet dönemi ya da yüzyılı” denecek bir durum göremiyorum. Kargaşanın, çatışmaların, savaşların, cinayetlerin yaşandığı dönemleri nasıl “Asr-ı Saâdet Dönemi”ne dahil edebiliriz?..
Üstteki ifadeden hareketle bir insanın; Peygamberimiz döneminde yaşaması, Peygamberimizi görmesi, daha sonraki dönemlerde -sahabe dediğimiz- Peygamberimizi görenleri görmesi onlara ayrıcalık sağlamaz. Esas olan Müslümanın imanı, itikatı, ahlâkı ve amelidir; bu kurallara uygun yaşamasıdır.
Şimdi bu dönemle ilgili bazı gerçekleri öğrenmem ve eleştirmem beni dinden çıkardı mı? Hayır. Bunları bilmem, benim imanım da bir değişiklik yaptı mı? Hayır. İnancımı doğru, iyi, güzel, samimi yaşamama engel oldu mu? Hayır...
Hz.Muhammed’in Peygamberlik dönemini anlatın, ona itirazım olmaz ama ölümünden sonraki dönemi de abartmayın… Bu dönemleri savunup Arapları temize çıkartmaya uğraşmayın. Zaten bizi ilgilendiren bir dönem de değil. Biz derken Türkleri kastediyorum. Türk değilseniz ya da Türklüğü benimsemiyorsanız, o da sizin bileceğiniz iş… Çok umurumuzda olmaz. Ancak Arabın ekmeğini yemediğinize göre Arabın kılıcını sallamayı da bırakın.
Osmanlı döneminde maaşınız mı vardı? Nerede görev yapıyorsanız o şehrin, köyün halkı tarafından ihtiyaçlarınız karşılanıyordu, karşılanabiliyorsa!..
Bu millet ve devlet size her imkânı sağladı. Şimdi çok rahat bir hayatınız var: Daha ne olacak. Getirmek için uğraştığınız rejimlerde daha mı rahat edeceğinizi sanıyorsunuz?..











